Google Play Store
App Store

“Rüzgâr geniş eğriler çiziyor
Yine kendisinin sildiği” *

Türkiye siyasetinin her dönemi kendine özgü kırılma eşikleri taşıyor. Sürekli seçim / erken seçim gündemi, hukuksuz seçim iptalleri, seçmen iradesini yok sayan müdahaleler, adaylaşma yarışları ve parti içi hesaplaşmalar arasında savrulan bir gündem var. Bunların üzerine iktidarın başarıyla yerleştirdiği kutuplaştırma, ara tonları ve farklı sesleri yok eden bir taraftarlık hali yaratıyor; muhalifleri de şu ya da bu ismin arkasında hizaya sokuyor ya da partiler üzerinden ayrıştırıyor. Bu kavganın en çok kimi rahatlattığı ve muhalefeti hangi sorunları konuşamaz hale getirdiği ortada. CHP için de son yıllar, bu sarkaç hareketinin olağanüstü hızla yaşandığı bir dönem olarak akıllarda yer edecek. Yargı sopasıyla mücadele etmek için zorunlu stratejiler, iç tartışmaları aşmak adına art arda gelen kurultaylar, aday listeleri, sürekli “erken seçim” çağrıları… Bu zemin, sokağın CHP’den uzun süredir beklediği dinamizmin genç ve yeni bir liderle, hızlı ve aktif siyasi çıkışlarla, belagat gücüyle yakalanmasını sağlasa da; toplumsal ihtiyaçlarla parti gündemi arasındaki mesafenin, sürekli değişen gündemin peşinde koşan bir muhalefet sistematiğine dönüşerek açıldığını da gösteriyor.

Oysa halkın beklentileri artık şahıslar üzerinden yürüyen siyasi rekabeti aşmış durumda. İnsanlar güvende hissetmek, kaybettikleri hak ve özgürlükleri geri alabilecekleri bir ülke umudunu duyumsamak, yaşamlarına doğrudan değen çözümleri görmek, adalet ve alım gücü temelinde geleceğe dair somut bir yön sezmek istiyor. Bu nedenle CHP’nin bugün, yalnızca “aday kim olacak?” sorusuna yanıt üretmekle kalmayan; sosyal demokrat kimliğiyle nasıl bir Türkiye hayal ettiğini, bu hayalin hangi somut programlara dayandığını ve halkın hayatında nasıl karşılık bulacağını cesaretle ortaya koyduğu bir netliğe ihtiyacı olduğu inancındayım.

CHP’nin son iki yılda yaşadığı sürekli “yenilenme”, dışarıdan bakıldığında demokratik bir devinim gibi görünse de, içeride giderek kurultaylara, isimlere ya da birbirini tasfiye etmeye çalışan kanatların nüanssız karşıtlıklarına sıkışmış durumda. Sanki içeride kongreler, kurultaylar; dışarıda mitingler, partinin siyaset yapma biçiminin kendisi haline geliyor ve ülkenin gerçek sorunlarına alternatif üretmek yerine tüm enerjisini tüketiyor.

Kurultaylar partilerin aklı, hafızası ve cesaretidir. Hem yenilenme iradesini hem de kendi kendini eleştirebilme kapasitesini ortaya çıkarır. Ancak uzun süredir bu önemli zemin, çok sesli tartışma alanından çok, delegelerin el kaldırdığı bir onay mekanizmasına dönüşmüş durumda.

Parti kadroları yenilenebilir, PM listeleri değişebilir, kurultay salonları büyük coşkularla dolabilir… Bunlar olağan ve gereklidir. Ancak tüm sıfatların gelip geçici olduğunu içselleştirmek, asıl olanın ideolojik tutarlık ve program olduğunu unutmamak gerekir. Bir siyasi hareketi gerçekten dönüştüren ve temsil etmeye aday olduğu halkın güvenine ulaştıran şey programdır: Ne yapacağını bilen, nasıl yapacağını anlatabilen, halkın yaralarını gören ve iyileştirmeye talip bir program. Kanımca bugün CHP’nin en fazla ihtiyaç duyduğu şey tam da budur.

∗∗∗

Ne yazık ki bunca kurultay kalabalığı içinde bir “program kurultayı” kendine yer bulamadı. CHP’nin 39. Kurultayı’nda değişim vaadinin ve ardından gelen yerel seçim başarısının altını dolduracak, sürdürülebilir, ideolojik tutarlığı güçlü, solun —hiç değilse sosyal demokrasinin— evrensel ilkelerine yaslanan sağlam bir program yerine, kim tarafından hazırlandığı dahi tam duyurulmayan bir seçim bildirgesi tartışılmadan oylandı.

Özgür Özel’in liderliğiyle birlikte parti içinde; uzun süredir eleştirilen tüzük içeriklerinin, sağa yaklaşan dilin ve yönetim tercihlerinin değişeceğine dair bir umut oluştu. Yerel seçim sonuçlarının ivmesiyle de “iktidar yolunda” bir enerji yeniden güç kazandı. Bu kıymetli. Ancak enerjiyi yönlendirecek içerik yoksa, “rüzgâr geniş eğriler çizer yine kendisinin sildiği” ve rengârenk yaprakları, çiçek tohumlarını sağa sola savurur; dağıtır.

Bugün CHP’nin önünde önemli bir fırsat var: Türkiye’nin içine sıkıştığı bu karanlık dönemden çıkışın toplumsal rotasını çizebilme fırsatı. Belki de Cumhurbaşkanlığı seçiminde Kemal Kılıçdaroğlu’nun adaylığıyla erişilen en yüksek ve rakibe en yakın oy oranının ardından iktidara en yakın olduğumuz dönemdeyiz. Ancak hepimizin bildiği gibi “iktidar zamanı” söylemi tek başına yetmez. Solun tarihi, içi doldurulmamış umutların değil; cesaretle yazılmış programların tarihidir. Cumhurbaşkanlığı seçiminin kaybedilmesinin bir nedeni baskı ve hukuksuz müdahaleler ise, bir nedeni de partinin temel ideolojisinden uzaklaşan neoliberal tercihler ve güçlü bir program eksikliğiydi. Parti içi değişim talebinin aldığı destek de bu eksiği giderecek bir irade arayışından doğmuştu. Büyük umut, altı boş bırakıldığında hızla yorgunluğa, dağınıklığa ve güvensizliğe dönüştü. Bu nedenle bugün aynı hataların tekrarını görmek ve yanlışı düzeltmek yeni bir hayal kırıklığını önlemek için elzem.

MYK üyesi olduğum dönemde, bugün partinin program ve tercihlerini belirleyen arkadaşlarımla ortak kaygımız; sağdan davet edilen, son derece tartışmalı isimlerin PM listelerine taşınarak yönetimde belirleyici konuma getirilmesiydi. Bugün aynı hatanın —hatta daha sıkıntılı bir biçimde— tekrarlandığını ve partiyi açıkça hedef almış isimlere alan açıldığını görüyoruz. 39. Kurultay’ın en fazla eleştirilmesi gereken yanlışlarından biri de bu tutarsızlık ve savrulmadır. Bu tercih, temiz ve aydınlık bir geleceği kişilere ve statükoya feda etmek anlamına gelir. Daha önce eleştirilenin normalleştirilmesi; iktidar uğruna verilen tavizlerin güç tuzağına dönüşerek sistemi yeniden üretmesi riskini doğurur.

Yapılması gereken; içe dönük siyasetten kurtulmak, şahıs tartışmalarının ötesine geçmek ve halkın gerçek ihtiyaçlarından beslenen bir sol programı cesaretle ortaya koymaktır. Altı Oku çağımızla buluşturarak tavizsiz bir siyaset hattı kurmaktır. Aksi halde yerel seçim rüzgârının yarattığı avantaj, tıpkı daha önce olduğu gibi büyük bir beklentinin ardından daha büyük bir hayal kırıklığına dönüşebilir.

Tam da bu noktada, yalnızca bugünü değil, yarın bu ülkede nasıl bir siyaset kültürü bırakacağımızı düşünmek ve ilkelerimizden sapmadan iktidar talebimizi güçlendirmek için eksikleri ve yanlışları dile getirmenin bir sorumluluk olduğunu düşünüyorum. Türkiye’nin buna ihtiyacı var. CHP’nin buna ihtiyacı var. Solun vicdanı buna işaret ediyor. Ve biz, bu karanlık dönemde;

– Eksik olanı söylemek,

– Halkın yaraları görülmüyorsa işaret etmek,

– Parti kendini iç tartışmalara kapatıyorsa uyarmak,

– Aday tartışmaları ve kutuplaşmalar sürecin nefesini kesiyorsa müdahale etmekle yükümlüyüz.

Bugün CHP’ye en çok gereken şey işte bu eleştirel sadakattir. Bu sorumlulukla önemli gördüğüm birkaç konuya değinmek isterim.

KAPSAMLI VE KATILIMA AÇIK PARTİ PROGRAMI

Partinin bugünkü en kritik eksikliği; toplumun sorunlarına yönelik kapsamlı, uygulanabilir, gerçekçi ve kökünü CHP’nin omurgasından alan bir programın katılımcı ve çoğulcu bir kurultayla hâlâ ele alınmamış olmasıdır. Türkiye’nin derin eşitsizliği, toplumsal yoksullaşma, gençlerin umutsuzluğu, kadınların artan güvensizliği, faili meçhul cinayetler, düşünce suçları, cezasızlığın sürekliliği, ekolojik yıkım, kültürel yozlaşma, göç politikalarının yarattığı yeni toplumsal yapılar… Bunların her biri güçlü bir programla ele alınmadıkça kurultaylar, adaylar, yeni kadrolar ve değişim söylemleri gerçeği değiştirmeye, gücünü neopolitik politikalarla sağlamlaştıran sistemi kırmaya yetmeyecektir.  Çünkü program, yalnızca “ne yapacağız?” sorusuna yanıt vermez. “Nasıl yapacağız ve kaynak nereden gelecek?” sorularını da yanıtlar. Toplumdaki karşıtlarını rahatsız etme, ürkütme riskini göze alır. Herkesi memnun etmek için beklenti simyacılığı yapmaz. Söylemini, eylemini toplum mühendisliğinin dilinden korur.

Açıklanan metin birçok doğru tespiti ve işaret fişeğini barındırıyor olsa da, sınıf meselesine, kamucu politikalara, gelir dağılımı eşitsizliğine, bölgesel gelişmişlik farklarına, insan hakları ihlallerine, laiklik ve barış politikalarına ilişkin konularda daha çok başlık ve niyet düzeyinde. Özellikle laiklik anlamında önemli ve mesnedini yitirmiş görünen Diyanet kurumuna değinilmemesi gibi çok önemli konular programı zayıflatıyor.

DELEGE DÜZENİNİN GÖLGESİNDE İÇ DEMOKRASİ

Birçok ilçe ve ilde tek adaylı kongrelerle belirlenen örgüt yöneticileri ve delege yapısı, demokrasi kültürünü zayıflatıyor. Delege ağırlıklı kapalı bir siyaset kültürü, yerelin, tabanın sesinin yukarıya ulaşamadığı yapısal bir tıkanma getirir. Değişim iddiasının tabandan gelmeyip yukarıdan ilan edilen bir şifreye dönüşmesi tehlikesi var. Eğer “çok seslilik” delege üzerinden tek sesli onaya dönüşüyorsa demokratik tartışma alanı ortadan kalkar, alternatif seslerin susması boyutsuz, katmansız ve sorgulanamayan bir yönetim sistematiği getirir. Gerçek yenilenme ancak tabanın söz hakkıyla mümkündür.

GÖLGE BAKANLIKLAR

Özgür Özel’in liderliğinde tanımlanan çok yerinde ve önemli bu çalışma alanı ne yazık ki pratikte 60 kişilik parti meclisi içinde doğrudan uzmanlık ya da çalışma alanı bambaşka olan kişilere elverdiğince dağıtılmış kişilerin iyi niyetli çabası ve inisiyatifinde son derece sınırlı, yetersiz kalmıştı.  Şimdi kısmen doğru bir kararla konuların uzmanlık ve deneyim ölçütünde etkin ve güçlü bir muhalefet alanı tanımlanacaksa da bu kez de sistemin Cumhurbaşkanlığı Ofisi’ne bağlı ve parti yönetiminden bağımsız tanımlanışı özellikle laiklik ve kuvvetler ayrılığı ilkesi ve demokrasi açısından çok önemli olan parlamenter sistemin dışında AKP’nin karşı rejim modeli olan başkanlık sistemi ile uyumlanacağı anlaşılıyor. Bu da Cumhuriyetimizin kurucu partisinin katılımcı, çoğulcu, sosyal adalet temelli misyonuyla çelişir. Bu da önemli bir sapma anlamına geliyor.

BARIŞ SÜRECİ, KÜRT SORUNU, İDEOLOJİK NETLİK

CHP, 2015’te şiddetli çatışmaya dönüşen çözüm sürecinin en başından itibaren barışın kapalı kapılar ardında değil; şeffaf, hesap verebilir, demokratik ve tüm partilerin katılımıyla Meclis çatısı altında yürütülmesi gerektiğini savundu. Bugün Özgür Özel’in dokunulmazlık oylamasına ilişkin özeleştirisi ve eşit yurttaşlık temelinde kimseyi dışarıda bırakmayan Kemal Kılıçdaroğlu’nun geçmiş seçim süreçlerinde sergilediği birleştirici tutumla sağladığı güven, Ekrem İmamoğlu’nun “kent uzlaşısı” iradesiyle daha da güçlendi. Bu yaklaşımın iktidar için yargılama gerekçesine dönüştürülmesi ise ayrıca düşündürücü.

Bu aşamada ben, CHP’nin sürecin hiçbir evresinden çekilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Her aşamada, köklü adalet ve demokrasi kültürüne bağlı kalarak söyleyecek sözü, koyacağı şerhi vardır. Şimdi iktidar paydaşlarının attığı adımların sahiciliğini açıkça ortaya koyabilecek ve geçmişte yapılan yanlışların tekrar edilmesini, geri dönüşü olmayan kırılmalara yol açmasını önlemek için, CHP’nin her alanda kendi köklü adalet ve demokrasi kültürüne bağlı kalarak söyleyeceği söze ihtiyaç var. Kabulünü de şerhini de tarihe bırakacağı bu sorumluluğun en kuvvetli ve adil paydaşı olmaktan çekinmek, sürecin denge ve adaletini bilinmeze terketmek olur. Çatışmayı değil çözümü arayan her demokratik girişimde, hareketin önderi dahil tüm tarafların konuşulabilir, sürecin parçası olması kaçınılmazdır. Nitekim dünyanın pek çok yerinde —örneğin Güney Afrika’da Mandela, Kolombiya’da FARC müzakereleri, Kuzey İrlanda’da Sinn Féin ve IRA gibi— barış masaları, tüm muhatapların dâhil edilmesiyle başarıya ulaşabilmiştir. Türkiye’de de barış, ancak siyasetin cesurca normalleştirdiği bir müzakere kültürüyle mümkündür; aksi halde toplumun en hayati meselesi yine devlet aklının koridorlarında bir bilinmezliğe sıkışır. CHP’nin İmralı’ya gitmeme kararı ise çözüm sürecinin iki taraf arasında kalmasıyla, toplumsal yaralara dair gerçek bir yüzleşme ve eşit yurttaşlık temelinde koruyucu yasaların oluşmasını zorlaştırabilecek bir ideolojik eksikliğe işaret ediyor. Geçmişte önemli iki Kürt Sorunu Raporu hazırlayan partinin programında bu konu kapsamlı, cesur ve net bir yer bulmalıydı.

Bugün CHP’nin tarihî sorumluluğu yalnızca iktidara yürümek değil; iktidar zamanı nasıl bir Türkiye kuracağını topluma anlatarak güven pekiştirmektir. Cesaretle yazılmış bir program, kuvvetli bir demokrasi ve parlamenter sistem, barışı temel hak olarak gören bir siyaset hattı değişimin gerçek teminatıdır. İç eleştiri ise kaçınılmaması gereken; tam tersine partiyi güçlendiren bir vicdan hattı. Bu ülke yeniden aydınlığa çıkacaksa, o yolu açacak olan da bu hat ilkelerinden ödün vermeyen, topluma güven veren, eşit yurttaşlığı ve barışı merkezine alan bir sol iradedir. Bu irade mümkün; yeter ki bugün doğru olanı söylemekten, yanlışı düzeltmekten, hakikatin yanında durmaktan vazgeçmeyelim.

*Metin Altıok / Rüzgâr