Google Play Store
App Store

“İstifa erdemdir sayın Bakan! Aralarında gencecik çocukların da olduğu 6 kadın işçi bakanlığınızın sorumluluk alanında kaçak bir fabrikada yanarak ölmüş ve soğuk toprağa gömülmüşken sıcak koltuğunuzu bırakmak o kadar zor mu sayın Bakan!”

Cinayet, siyasi sorumluluk ve istifa!
Dilovası’ndaki yangında 3’ü çocuk 6 kadın yaşamını yitirdi. (Fotoğraf: Depo Photos)

Kocaeli’nin Dilovası ilçesinde 8 Kasım 2025’te kaçak bir parfüm atölyesinde meydana gelen yangın sonucunda 6 işçi yaşamını yitirirken ilk belirlemelere göre 7 işçi de yaralandı. Tümü kadın olan işçilerin yaşları 16 ile 65 arasında değişiyor. Böylece Türkiye kapitalizmin sayısız işçi cehenneminde göz göre göre bir katliam daha yaşandı. Dilovası’ndaki iş cinayetinden sonra kaçak işyerinin resmi makamlara şikayet edildiği ancak bir önlem alınmadığı ortaya çıktı.

Cinayetten sonra Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı ve beraberindeki heyet olay yerine geldi ve Bakan üzgün bir suratla gerekli incelemenin yapılacağını söyledi. Çalışma Bakanı Işıkhan, “Yaşanan elim olay nedeniyle bakanlığımız başmüfettiş görevlendirmiştir. Süreci yakından takip ediyoruz" şeklinde konuştu. Oysa ortada “elim bir olay” değil beklenen bir cinayet vardı!

Ardından Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı bazı idari yetkililerin soruşturmanın selameti açısından açığa alındığını ve müfettiş görevlendirildiğini açıkladı. Adalet Bakanı da adli soruşturma başlatıldığını, bir Cumhuriyet başsavcı vekili, iki Cumhuriyet savcısı ve bilirkişi heyetinin görevlendirildiğini bildirdi.

SİYASİ SORUMLULUK!

Görüldüğü gibi 6 kadın işçinin yanarak öldüğü cinayetin ardından hükümet meseleyle “yakından” ilgilenmiş, idari ve adli soruşturmayı derhal başlatmıştır. İşçiler kaçak bir şirkette kayıtdışı çalışırken ortada olmayan, gerekli denetimleri ve yaptırımları uygulamayan hükümet altı kadın işçi yanarak öldükten sonra “ben buradayım” demiştir. Şimdiye kadar yaşanan pek çok cinayet ve katliamda olduğu gibi Dilovası katliamı da muhtemelen alt düzey idari ve şirket sorumlularına yüklenerek kapatılacak. Yanarak ölen kadın işçiler öldükleriyle kalacak. Hiçbir siyasi yetkili istifa etmeyecek ve hesap vermeyecek.

Oysa bir hukuk devletinde siyasetçiler, bakanlar, üst düzey yetkililer böylesi büyük felaketlerden ve katliamlardan siyaseten sorumludur. Büyük felaketler, katliamlar ve cinayetler sadece insani bir trajedi, sadece can ve mal kaybı değil siyasi otoritenin, hükümetin de siyasi sorumluluğunun da sorgulandığı yerlerdir.

Toplumsal yaşamı sarsan bu tip büyük felaketler hükümetin, siyasi iradenin yetersizliği, ihmali veya öngörüsüzlüğü ile yakından ilgilidir. Böylesi durumlarda demokratik hesap verebilirlik mekanizmalarının nasıl işlediği hayati öneme sahiptir. Mesele sadece teknik bir soruşturma değil bir siyasi sorumluluk meselesidir. Bir işyerinin kaçak çalışması, işçilerin sigortasız olması, işçi sağlığı ve işgüvenliği önlemlerinin alınmaması işverenin doğrudan sorumluluğudur ancak kamu otoritesi olarak Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı bu işlerin siyasi sorumlusudur. İşyerinin denetlenmesi konusunda çeşitli yerel ve merkezi kamu makamlarının doğrudan sorumluluğu vardır.

Dünyanın pek çok ülkesinde büyük çaplı ölümlere veya ciddi risklere yol açan başarısızlıklar, felaketler ve cinayetlerden sonra "siyasi sorumluluk" gündeme gelir. Siyasi sorumluluk, doğrudan ve teknik açıdan cezai bir sorumluluk olmasa dahi (bazen bu da mümkün), bir bakanın, bir başbakanın veya bir valinin, yönettiği sistemin başarısızlığını kabul ederek kamuoyundan özür dilemesi ve görevinden ayrılması (istifa etmesi) şeklinde ortaya çıkar.

Ancak Türkiye'deki duruma bakıldığında, dünya örnekleriyle arasında derin bir uçurum olduğu görülmektedir. On binlerce insanın hayatını kaybettiği depremler, yüzlerce işçinin can verdiği maden faciaları, iş cinayetleri ve onlarca vatandaşın öldüğü tren felaketleri ve otel yangınları Türkiye'de siyasi sorumluların istifasına yol açmamıştır.  On binlerce insanın öldüğü felaket ve ihmallerden sonra tek bir siyasi bile koltuğunu bırakmamıştır.

Siyasi hesap verme ve istifa yerine "siyasi sorumluluk" ile "hukuki sorumluluk" arasındaki çizginin kasıtlı olarak belirsizleştirildiği ve hesap verebilirliğin sistematik olarak daha alt kademelere veya uzun yargı süreçlerine havale edildiği görülmektedir. Dilovası cinayetinde aynı durum yaşanıyor. İstifa eden bakan ve üst düzey sorumlu yok. Olayın siyasi sorumluları itinayla görmezden geliniyor.

DÜNYADA İSTİFA VAR!

Oysa dünyadaki sayısız örnek siyasi sorumluluğun nasıl üstlenildiğini net bir şekilde ortaya koyuyor.

Siyasi sorumluluk açısından en çarpıcı örnek, 2013'te Letonya'da yaşandı. Başkent Riga'da bir süpermarketin çatısının çökmesi sonucu 54 kişi öldüğünde, Başbakan Valdis Dombrovskis, "Bu trajedinin siyasi sorumluluğunu üstlenerek" istifa etmiştir.

Benzer şekilde, 2020'de Beyrut Limanı'ndaki amonyum nitrat patlamasının (yaklaşık 200 ölü) ardından Lübnan Başbakanı Hassan Diab ve kabinesi topluca istifa etti.

Güney Kore'de çoğunluğu öğrencilerden oluşan 300'den fazla kişinin öldüğü Sewol feribotu faciası (2014) sonrasında Başbakan Chung Hong-won'un istifası veya Japonya Başbakanı Naoto Kan'ın Fukuşima nükleer krizini (2011) yönetimindeki eleştiriler üzerine görevi bırakması siyasi hesap verebilirlik anlayışının somut ve üst düzey örnekleridir.

Bu istifalar, başbakanların bizzat çatıyı inşa ettiği veya amonyum nitratı depoladığı için değil, liderlik ettikleri hükümet mekanizmasının bu felaketleri önleyemediği gerçeğini kabul ettikleri için gerçekleşti.  Elbette bu siyasi sorumluluğun bir kısmında vicdani sorumluluk da olsa gerek

Siyasi sorumluluk alarak istifa örnekleri, sadece başbakanlık düzeyinde değil, bakanlıklar düzeyinde de sıkça görülmektedir.

Yunanistan'da 57 kişinin öldüğü 2023 Tempi tren faciası sonrası Ulaştırma Bakanı Kostas Karamanlis'in "siyasi sorumluluk" alarak derhal istifası komşu bir ülkedeki tipik bir siyasi reflekstir.

Daha da çarpıcı bir örnek, 2018'de Bulgaristan'da 17 kişinin öldüğü bir otobüs kazasının ardından Ulaştırma, Bölgesel Kalkınma ve İçişleri bakanlarının üçünün birden istifa etmesidir.

Mısır'da 2012'de yaklaşık 50 çocuğun öldüğü okul servisi-tren çarpışması veya 2019'daki Kahire tren yangını sonrası Ulaştırma Bakanlarının istifaları, siyasi refleksin tipik örnekleridir.

Bu siyasi sorumluluğun yerel düzeyde de örnekleri görülmektedir.

Rusya'nın Kemerovo kentinde 64 kişinin (çoğu çocuk) öldüğü AVM yangını (2018) sonrası Vali Aman Tuleyev istifası,

Londra'da 72 kişinin can verdiği Grenfell Tower yangını (2017) sonrası İlçe Konseyi Başkanı Nicholas Paget-Brown'ın istifaları, sorumluluğun yerel örnekleridir.

TÜRKİYE'DE "İSTİFASIZLIK" ZİHNİYETİ

Türkiye'deki tablo ise bu uluslararası örneklerle taban tabana zıttır. 2000'li yıllardan itibaren Türkiye'de yaşanan ve binlerce insanın hayatına mal olan korkunç felaketler silsilesini unutulacak gibi değil. Bu katliam, cinayet ve felaketlerin bazıları ve yaklaşık can kaybı ve yaralı sayısı şöyledir.

2003 Bingöl Depremi (en az 176 ölü)

2004 Konya, Zümrüt Apartmanı çökmesi: (92 ölü, 30 yaralı)

2004 Pamukova tren faciası (41 ölü)

2008 İstanbul-Davutpaşa patlaması: (20–21 ölü, 100’den fazla yaralı)

2010 Balıkesir, Dursunbey maden patlaması: 13–17 ölü

2012 Afyonkarahisar cephanelik patlaması (askerî): 25 ölü.

2014 Soma maden katliamı (301 ölü)

2014 Karaman, Ermenek maden faciası (18 ölü)

2018 Çorlu tren faciası (25 ölü)

2022 Amasra maden katliamı (42 ölü)

2023 Kahramanmaraş depremleri (resmî 53.537 ölü)

2024 İstanbul, Gayrettepe gece kulübü yangını (29 ölü)

2025 Kartalkaya otel yangını (78 ölü)

Bu listeyi daha da uzatmak mümkün. Bu listedeki her bir olay, tek başına bir Avrupa ülkesinde hükümetleri sarsacak, en azından ilgili bakanın istifasını zorunlu kılacak niteliktedir. Ancak, bu olayların hiçbirinde üst düzey (bakan, başbakan, vali, belediye başkanı) bir siyasi istifa yaşanmamıştır. Dahası bu cinayet ve katliamların pek çoğunda hükümet üst düzey kamu görevlilerinin yargılanmasına dahi izin vermemiştir.

Soma'da 301 madencinin ölümü, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük iş cinayetidir. Çorlu'da bilirkişi raporlarıyla "öngörülebilir" olduğu belirtilen bir ihmal sonucu 25 kişi ölmüştür. Ve 6 Şubat 2023 depremleri, sadece bir doğal afet değil, aynı zamanda denetimsizlik, imar afları ve liyakatsizliğin sebep olduğu devasa bir "insan yapımı" siyasi felaket olarak kayıtlara geçmiştir. 53.000'den fazla insanın ölümü, ülkenin imar, denetim ve afet müdahale sistemlerinin topyekûn iflas ettiğini göstermiştir.

Letonya'da bir süpermarket çatısının çöküşünde 54 kişinin ölümü başbakanı istifaya götürmesi, Türkiye'deki 53 binden fazla insanın ölümünün ardından hiçbir siyasi sorumlunun istifa etmemesiyle kıyaslandığında, "siyasi sorumluluk" kavramının Türkiye'de neredeyse tamamen içinin boşaltıldığı ve siyasi sorumluluğun yerini siyasi pişkinliğe bıraktığını göstermektedir.

ÇALIŞMA BAKANI İSTİFA ETMELİ!

Türkiye'deki genel olarak siyasi erkin ve özel olarak da AKP hükümetlerinin felaketler ve katliamlar karşısındaki temel savunma mekanizması, siyasi sorumluluğu reddederek “hukuki süreci” işaret etmektir. Yargı süreçlerinde de alt düzey sorumluların cezalandırılmasıyla, şirketlerin ve siyasi sorumluluğun üstü örtülerek mesele “elim bir olay” ve “fıtrat” olarak geçiştirilmektedir. Oysa bir felaketin hukuki ve cezai sorumluluğu ile idari ve siyasi sorumluluğu bir bütündür. Siyasi ve idari sorumlular hesap vermeden sadece sınırlı cezai sorumlulukla yetinmek meselenin esasının karartılmasına yol açar.

Dünya örneklerinde (Yunanistan, Bulgaristan, Güney Kore) bakanlar, treni bizzat sürdükleri, yangına sebebiyet verdikleri veya feribotu batırdıkları için değil, o sistemin başındaki siyasi sorumlu oldukları ve sistemin çöküşünü önleyemedikleri için istifa ediyorlar. Bazılarının vicdani bir azap duyması da mümkün.

Türkiye'de ise bu siyasi sorumluluk, "Yargı gereğini yapacaktır" veya "Konu yargıya intikal etmiştir, takipçisiyiz" gibi ifadelerle sürekli olarak ötelenmektedir. Sorumluluk, en üstteki siyasi karar vericiden, sistemin içindeki en alttaki uygulayıcıya (mühendis, memur, müteahhit) doğru itilmektedir. Bu durum, hükümeti denetimden ve hesap verebilirlikten muaf tutan bir "cezasızlık" veya "istifasızlık" pratiği yaratmaktadır.

Türkiye'nin 2003 Bingöl Depremi'nden, 2014 Soma katliamına 2025 Kartalkaya ve Dilovası yangınına kadar uzanan ve binlerce insanın göz göre göre öldüğü felaketler listesi aynı zamanda siyasi bir meseledir.

Bu vahim tablo karşısında siyasi istifaların yaşanmaması, siyasette derin bir erozyona işaret etmektedir. Bu erozyon bu katliamları “kader ve fıtrat” olarak gören muhafazakâr ideoloji ile sermayeye yönelik denetimleri bilerek gevşeten neoliberal iktisadi zihniyetin oluşturduğu zehirli sarmaşıktır. Sahi, siz “Fırat’ın kenarında bir koyunu kurt kapsa sorumlusu benim” diyenlerden bugünlere nasıl geldiniz!

Siyasi sorumluluğun üstlenilmediği, "fıtrat", "kader planı" veya "yargı süreci" gibi söylemlerle geçiştirildiği bir sistemde, yeni Somaların, Çorluların ve deprem yıkımlarının önlenmesi için gereken köklü sistemsel derslerin çıkarılması da imkânsız hale gelmektedir.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Işıkhan’ın yapacağı en hayırlı iş Dilovası katliamının ardından amasız-fakatsız özür dileyip istifa etmesidir. İşçilerin çalışırken ölmesinin, 16 yaşında, 65 yaşında kadınların kaçak fabrikalarda yanarak ölmesinin siyasi ve idari sorumluluğu Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına ve o bakanlığın başındaki kişiye aittir.

Özür dileyin ve istifa edin sayın Bakan! Cinayeti önleyemediniz hiç olmazsa gereğini yapın ve siyasi cezasızlık ve istifasızlık dönemini bitirmeye dönük bir adım atın.

İstifa erdemdir sayın Bakan!  Aralarında gencecik çocukların da olduğu 6 kadın işçi bakanlığınızın sorumluluk alanında kaçak bir fabrikada yanarak ölmüş ve soğuk toprağa gömülmüşken sıcak koltuğunuzu bırakmak o kadar zor mu sayın Bakan!”