Google Play Store
App Store

Saymaya ne gerek, hepimizdik, çocuklar gibi şendik, hatta o bahar biraz da bizimle şenlendi, bahar olduğunun farkına vardı. Sormaya ne gerek, hepimiz oradaydık, yoksa kalbimizi, aklımızı, fikrimizi, gönlümüzü orada bırakarak evimize nasıl dönerdik?

Çocuklar gibi şen

“Şiirimizin üçüncü ve son büyük kalkışması” diyorum ya ona, aslında “şair burda ne demek istiyor?” diye soruyorum, cümle içinde anacak kadar da “şair” sayayım kendimi, asıl şairin “o gün çocuklar gibi şendik” dizesinin tam da bu hali anlattığını, yaşattığını düşünüyorum.

O günden kalan, tazeliğini yitirmeyen, coşkusu çiçeği gibi burnunda, aşka benzer o duygunun telaşı karnında, o baharın pembeliği, allığı yanağında, sabahın çiği bir süs gibi bıyığında, sakalında, saçında, geleceğe havalanan güvercinler omzunda, “günün en güzel saatleri bunlar / yanımda kal” diyen o şiir dudağında, ona bakan, zaman zaman azalıp artsa da umutsuz yaşayamayan, inancının, düşüncesinin genci olanın, “çok şükür çok şükür bugünleri de gördük / ölsem gam yemem gayrı”nın sevinci bakışlarında...

Şenlik olur da... İnsan geri kalır mı, evde kalır mı, iki arada bir derede kalır mı, niye kalsın hem, üstelik davet varken? Şiirin biri “cemi cümle bir sofrada / muhannetlik kalmayana”, diğeri “dostların arasındayız / güneşin sofrasındayız” diye davet ederken!

İster güneşin sofrası diyelim adına, ister Halil İbrahim Sofrası, ister yeryüzü sofrası, bir bahar şenliğindeydik. Parklar sessiz olur, parkları seslendiren, o çın çın öten, cıvıldaşan, koşuşturan, ürperen, ıtırlı, yeni yetme, acemi seslerdir ki onlar parkları da şenlendirirler!

Her yer şenlik her yer güzellik olur o vakit, olmuştur. Duvarların nasıl şenlendiğini kim unutabilir, şiir sokaktaydı çünkü, şairler duvardaydı, Gülten Akın “aydınlığım, deliyim, rüzgarlıyım” diyerek Metin Altıok’a göz kırpıyordu, “anamın bıraktığı yerden sarıl bana” diyordu o da, sözü sevgili dostu Turgut Uyar’a verirken, “Hadi gel bağışlayalım birbirimizi” diyen “Büyük Saat”in ustasından sonra Cahit Zarifoğlu görünüyordu duvarda, “ve oturdu mu bir masaya / hakkını verir çay içmenin” dizelerini Cemal Süreya’nın “Biz yeni bir hayatın acemileriyiz” dizesi sürdürüyordu.

Öyle ya “göz kırparsan, taşın bile kalbi var”dı, duvarlar gülümsüyordu, ağaçlar nasıl parklara, parklar nasıl kentlere yakışıyorsa, şiirler de duvarlara yakışıyordu! Şarkılar sokaklara dağılıyordu, kederi, efkârı dağıtıyordu, “kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz” oluyordu, yapıların üstü yıllardır görmediği sevdalılarını, hasretlerini görüyor, onların uzun rüzgârlar gibi salınan resimlerinin, sözlerinin yan yana oluşturduğu özgürlük denizini ağırlıyordu, yalnız insanlar mı, yoldaşlardan kediler, köpekler, parklardan sincaplar, kurbağalar, yürürden karınca, uçardan kuşlar, cümle tabiat, hayvanat, kâinat, börtü böcek, nerdeyse yeri göğüyle buluşturan bu mavi zamanlarda orada olmanın iyiliğini tadıyordu.

Kırmızı giymiş kadınlar ıslatılıyor, bu ânın köpüklü sevinci fotoğraflardan taşıyor, bir adam duruyor, kitap okuyor, ama onun duruşu binlerce kişilik bir yürüyüşten bile hareketli oluyor, evlerden kadınlar, erkekler, ellerinde tepsiler, tencereler, şişelerle parka kurulan güneşin sofrasına yarışır gibi gidiyorlardı. Öyle ya kimseden geri kalmak olmazdı, yoksa tarih biraz yüzünü buruşturur, “ne yazık ki geç kaldınız!” derdi. Böyle bir komşuluk görülmemiştir. Gündüz boşalan tencereler akşamları evlerin pencerelerinde davula, darbukaya dönüşüyor, kentin iki yakasında işitilmemiş bir orkestranın müziği yankılanıyor, bazı gençler bazı türkülerin sözlerini iyilik, güzellik, şenlik makamında yeniden düzenliyor, hep bir ağızdan söylüyorlardı: “Çapulcu musun vay vay?”

Saymaya ne gerek, hepimizdik, çocuklar gibi şendik, hatta o bahar biraz da bizimle şenlendi, bahar olduğunun farkına vardı. Sormaya ne gerek, hepimiz oradaydık, yoksa kalbimizi, aklımızı, fikrimizi, gönlümüzü orada bırakarak evimize nasıl dönerdik?