Çoğul sosyoloji ve tekleştirici siyaset
Görünüşe göre sosyolojik analizler en fazla politikacılar için önem taşır. Çünkü temel politik tercihlerin inşasında sosyolojik analizler-haritalar belirleyici rol oynar. Bu durum bir ülkenin yöneticileri için olduğu kadar, küçük ölçekli idari birimler ve kurumlar için de geçerlidir. Buna göre yönetilecek evrenin demografik bilgisi, kültürü, dilleri, inanç ve diğer gelenekleri tespit edilir ve bu manzaranın “gerektirdiği” politik kararlar verilir.
Modern devletlerin yaptıkları ilk işlerden biri buydu ve esasen Sosyolojinin kuruluşu da bu ihtiyacın ürünüydü. Comte’un kurduğu sosyolojinin, Avrupa dışında ilgi görmesi de bundandı. Yine Avrupa’da başlayan ve sonra dünyaya yayılan İstatistik’in kuruluşu ve nüfus sayımları gibi bütün diğer kurumsal girişimler de, ulus devletlerin ihtiyaç duyduğu sosyolojik verileri ortaya çıkarmaya odaklanmıştı.
Normal şartlarda sosyolojinin verileri ile inşa edilen siyasetin uyumlu olması beklenir. Zira çağrıştırdığı şey budur ama süreç genellikle böyle işlememiştir. Sosyolojik analizlerin ortaya koyduğu manzaranın tam aksi yönde, bir siyaset geliştirilmiştir. Öyle ki sosyolojik manzarayı tahrip etmeyi en önemli hedef yapan bir siyasetin inşa edildiğini söylemek de mümkündür. Modern devletlerin politik tercih ve uygulamaları genellikle böyle işlemiştir.
∗∗∗
Bu genel eğilim Türk modernleşmesini de aynı şekilde etkilemiştir. Cumhuriyet’in ilanından sonra ilgili kamu görevlileri değişik alanlarda sosyolojik analizleri amaçlayan bir dizi rapor yazmışlardı. Neredeyse bir rapor seferberliği vardı. Kimi dilsel, kimi dinsel alanı “anlamaya” çalışan bu raporların bir kısmı dönemin politik iradesinin doğrudan izlerini taşıyordu ki bunu günlük politik söylemlerden de izlemek mümkündü.
Ülkenin sosyolojik fotoğrafını çekmeyi mümkün kılan asıl politik araç ise nüfus sayımlarıydı. Avrupa İstatistik Kurumu tarafından oluşturulan ve bağlı her ülkede uygulanan sayım soru cetvellerinde yer alan "Anadiliniz nedir" ve "Dininiz nedir" soruları tam olarak bu sosyolojik fotoğrafın anlaşılmasıyla ilgiliydi. Bu soruların yanıtlarıyla ülkenin sınırları içindeki dilsel ve dinsel manzara tespit edilmiş, alanın sosyolojik temel verileri üretebilmişti.
Resmi olarak 1927’de birincisi yapılan nüfus sayımı verilerine göre, Türkiye’de 21 farklı dil konuşan topluluk vardı. Bu dillerin bir bölümü geçmişten gelen coğrafyanın kadim dilleriydi. Bir kısmı da modernleşme sürecinde Kafkasya’dan ve Balkanlardan gelen göçmen grupların dilleriydi. Dillerin çokluğu, sosyolojik manzaradaki çoğulculuğu işaret ediyordu. Türkiye, çok etnikli bir coğrafya idi. Aynı nüfus sayımında “dininiz nedir” sorusuna verilen yanıtlar ise Türkiye’de neredeyse tüm inançlardan nüfus gruplarının yaşadığını gösteriyordu. Sadece “Aleviler”in adı yoktu ve bu da kimliğin görünmez kılınması tercihi ve bunu kolaylaştıracak bir “imkân” olarak Müslümanlık kategorisi içinde değerlendirilmesinden dolayı idi.
∗∗∗
Özetle 20’nci yüzyılın ilk çeyreğinde de Türkiye’nin sosyolojisi çoğul bir nitelik göstermekteydi. Bu coğrafyada pek çok dil ve dinden nüfus grupları yaşamaktaydı. Ne var ki bu sosyolojik çoğulculuğa karşın inşa edilen temel politik tercih, tekleştirici niteliğiyle dikkat çeliyordu. Çoğul sosyoloji ile tekleştirici siyasetin karşılaşması, o günden bu yana, ülkenin bir türlü üstesinden gelemediği gerilimlerin temel nedeni olarak kaldı. Bugün de yaşanılan meselelerin temelinde bu karşılaşma hali vardır. Bu ülkede herhangi bir toplumsal gerilimi ya da ülkenin bütününü meşgul eden herhangi bir toplumsal hadiseyi kazıyın, altından bu vak’a çıkar.
Dahası o günden beri hâkim siyasetin sürdürülme biçimi, bir yüzleşmeden çok hep tekleştirici siyasetin meşrulaştırılması şeklinde gerçekleşti. Keza o dönem dünyadaki konjonktüre dair ileri sürülen gerekçeler de, bu tekleştirici siyasetin meşrulaştırılması üzerine kuruldu. Gelgelelim çoğul sosyolojinin, tekleştirici siyasete maruz kalması, bu ülkeye maliyeti hesaplanamayan büyük ve ağır yükler getirdi. Şimdi yeni ‘barış arayışı süreci’nde, Türkiye’nin bu gerilimlerin üstesinden gelmesinin yegâne yolu, siyasetini de sosyolojiye uygun olarak çoğullaştırmasıdır.


