Çöl-dünya ve uyurgezerler
Düşünmek kendi kendine itiraz eden, eleştirel bir iç sestir. İç sesimizi yitirmek düşünememektir. Düşünmeyen kişi genel kabullerin konforuna sığınan, konfor alanından ödün vermek istemeyen bir fanatiktir.

Önder KULAK - Kurtul GÜLENÇ
Modern düşünce, tüm toplumsal eşitsizliklerine rağmen insanlar arasında en iyi ve adilane paylaştırılan şeyin düşünme kudreti olduğuna yönelik bir güvenle başlar. Ne var ki bu kudreti harekete geçirmek sanıldığından çok daha zordur. Sıklıkla felsefe ve mantık kitaplarında eleştirel ve yaratıcı düşünmenin önemi vurgulanır, tanımları verilir, bunların hangi ölçütleri içerdiği anlatılır. Oysa bu tanımların ve ölçütlerin bilgisine hakim olmak düşünmeye ilişkin özsel problemi çözmez. Düşünebilme yeteneğine sahip olmakla düşünüyor olmak farklı şeylerdir. Hatta kimi düşüncelere sahip olmamıza rağmen düşünmüyor olabiliriz. Peki bu ne demektir, ne anlama gelmektedir?
Bugün modern insanlar olarak farklı konu ve temalar hakkında birtakım düşüncelere sahip olsak bile bu düşünceler düşünüyor olduğumuz anlamına gelmemektedir. Heidegger (1889-1976) içinde bulunduğumuz bu durumu epey düşündürücü bularak “Düşünmek ne demektir?” eserinde şöyle söyler: “Düşündürücü zamanımızın en düşündürücü şeyi, bizim henüz düşünmüyor oluşumuzdur.”1 Bu problemi derinleştirebilecek iki unsur daha vardır. Bunlardan ilki bu durumun farkında olmamak, yani kişinin düşünmüyor olduğunun bilincinde olmamasıdır.
Bu vahim konum Hegel’in kölenin köle olduğunun farkına varamadığı için asla özgür olamayacağı saptamasına benzer. Kendinde varlığının bile farkında olmayan bir kişinin kendisi için varlığa sıçraması olanaksızdır. Diğeri ise, ilkiyle de ilişkili biçimde, kişinin neyin doğru, neyin iyi, neyin güzel olduğu, neyin nasıl olması gerektiği konusundaki düşüncelerinden bir an için bile olsa kuşku duymaması, bu düşüncelerinin doğruluğundan emin şekilde eylemlerini belirlemesi ve yaşamasıdır. Düşünmeye ilişkin bu dogmatik tutum insanları düşünmekten bütünüyle alıkoyarak genelleşen (popülerleşen) kanılara bağımlı hale getirir.
BİREY UYURGEZER BİR VARLIĞA DÖNÜŞÜR
Bu sorunsala politik teori bağlamında yaklaşan Arendt (1906-1975) düşünme yetersizliğini bilişsel-psikolojik kapasitelerin bir eksikliği ya da zeka seviyesindeki bir düşüklük olarak değil, tüm insanlar için geçerli olabilecek bir negatif olasılık olarak değerlendirir. Arendt yaşamın tinsel özüyle birlikte ele alınması gereken düşünme etkinliği gerçekleştirilmediğinde yaşamın dolayımsız kalacağını, bunun sonucunda da sadece anlam yitiminin değil, bu duruma eşlik eden birey-insanın uyurgezer bir varlığa dönüşeceğini ileri sürer. Düşünür yaşamın manevi özünün yitirildiği bu dönüşümün etik ve politik sonuçlarını en açık şekilde Adolf Eichmann’ın yargılanma sürecinde gözlemlemiştir. İkinci Dünya Savaşı sırasında Yahudilerin Almanya başta olmak üzere Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden ölüm kamplarına taşınmasından sorumlu bürokratlardan biri olan Eichmann 1960 yılında Arjantin’de yakalandıktan sonra işlediği suçlardan dolayı yargılanır. Arendt The New Yorker dergisi için bu davayı Kudüs’te takip eder. Dava başlamadan önce kamuoyunda Eichmann’a ilişkin genel kanı insanları planlı bir şekilde ölüme yollayan bir kişinin canavarca hislerle bu eylemi gerçekleştirdiğiydi. Arendt ise Eichmann’ın savunması sırasında başvurduğu basmakalıp ifadelerden, hayatı boyunca görevinin gereklerine itaat eden sadık bir yurttaş, iyi bir aile babası olarak yaşamış olduğunu sıklıkla vurgulamasından hareketle bu kişinin dikkat çekici yanının kötülük timsali bir şeytan olması değil, sıradanlığı, düşünme ve yargılama becerisinden yoksunluğu olduğunu vurgular.2 Başka bir ifadeyle, Eichmann tüm çıplaklığıyla bir akıl tutulması ve yargı yoksunluğu yaşamaktadır. Düşünme yetisini, vicdanını ve yargılama kabiliyetini dogmatik fikirlere teslim etmiştir. Elbette Arendt söz konusu eylemleri gerçekleştiren bir şahsın sıradan, herhangi bir suçlu olduğunu iddia etmez, ne var ki yargılama esnasındaki gözlemleri modern insanın tipolojisine dair yapısal bir perspektif sunmaktadır. Düşünür yakaladığı perspektiften o kadar etkilenmiştir ki son eseri Zihnin Yaşamı’nın girişinde insan zihninin yetileri ile ilgilenmeye karar vermesinin iki farklı gerekçeye dayandığını ve bunlardan birinin Eichmann davası olduğunu belirtmiştir.
Arendt’in buradan çıkardığı sonuç çağımızın temel probleminin modern insanın yargılama yetisindeki noksanlık olduğudur. Elbette Eichmann’ın ölüm kamplarında üstlendiği sorumluluklar sadece düşünme ve yargılama yetisiyle açıklanamaz. Beraberinde ideoloji ve faşizmin yarattığı toplumsal koşullar da dikkate alınmalıdır. Fakat Arendt’in de işaret ettiği gibi, yargılama yetisindeki noksanlık da hafife alınamayacak bir etkendir.
DÜŞÜNMEK ELEŞTİREL BİR İÇ SESTİR
Düşünmenin yargıda bulunmak olduğunu hatırlarsak bu eksiklik modern insanın doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden, güzeli çirkinden ayırma kapasitesi bağlamında bir kusura gönderimde bulunur. Bu saptamanın en önemli sonuçlarından biri nesnel koşullar uygun olduğunda modern toplumda yaşayan her bir insanın potansiyel olarak Eichmann’a dönüşebilme olasılığına sahip olmasıdır çünkü düşünme süreçlerinde ve yargı yetisindeki açmazlar modern kapitalist sistemin inşa ettiği araçsal öznelliğe içkindir. Araçsal öznellik hakiki bir eleştiriye alan açmaz. Oysa düşünmek kendi kendine itiraz eden, eleştirel bir iç sestir. Basmakalıp ifadeleri ve dogmatik tutumları ifşa eder. Bu iç ses kimi zaman bir at sineği, kimi zaman ise elektrik balığıdır (Sokrates!). İç sesimizi yitirmek düşünememektir. Düşünmeyen kişi genel kabullerin konforuna sığınan, konfor alanından ödün vermek istemeyen bir fanatiktir. Konforu arttıkça yığınlara katılır, dünyasızlaşır. Dünyasız kişi hem kendisiyle ilgili eleştirel-tarihsel farkındalığını yitirir hem de günden güne konforuna bağımlı hale geldiği için ortak-dünya mefhumunu kaybeder. Bu kayıp dünyanın çoraklaşması, çölleşmesidir. Çöl-dünyanın uyurgezerleri! Fanatizm bağımlıları! Sürü insanları! Siz de haklısınız, düşünmek çok tehlikelidir!
1. Heidegger, What is called Thinking?, Harper Perennial, 2004, s. 6.
2. Arendt, Kötülüğün Sıradanlığı, çev. Özge Çelik, 2002.


