Cumhur’da senkron sorunu
2016’da Fethullahçı çetenin askeri darbe girişiminin ardından yakınlaşan Erdoğan ve Bahçeli, o günden bugüne Cumhur İttifakı çatısı altında birlikteliklerini sürdürüyor. MHP, Fethullahçıların tasfiyesiyle birlikte iktidarın yeni ortağı olarak devletin kritik kademelerinde kadrolaşırken, Erdoğan ise Bahçeli’den aldığı destekle kendi etrafında antidemokratik bir siyasal düzen inşa etti.
Cumhur İttifakı, kurumsal işleyişe sahip iki partinin ittifakından çok, elindeki gücü kaybetmek istemeyen bir siyasi lider ile kendini “devletin sigortası” olarak gören bir siyasi geleneğin çıkar ortaklığına dayanıyor. Dün de öyleydi bugün de öyle. Bu ortaklık, milliyetçi ve İslamcı çizgideki tüm hamasi söylemlere rağmen hâlâ karşılıklı kazancı ön planda tutuyor. İttifakın devamlılığını sağlayan temel motivasyon olan çıkar birliği, bugüne kadar görüş ayrılıklarının üzerini örttü ve ittifak ortaklarının gelişen kriz durumlarını yönetebilmelerini sağladı. Bu uzlaşmazlıkların bazıları “dondurulmuş ihtilaf” haline getirilip rafa kaldırılırken bazıları da bir denge noktası bulunarak idare edilebildi.
Ekim 2024’te şekillenmeye başlayan “süreç” ise ittifakı daha önce karşılaştığından daha yapısal bir senkron sorunuyla yüz yüze bıraktı. Bahçeli, geçen yıl 1 Ekim’de DEM Parti sıralarına gidip tokalaşmak için elini uzattığında ve daha sonra Öcalan’ı Meclis’e davet edip onu milliyetçi jargonuna aykırı şekilde “kurucu önder” olarak nitelendirdiğinde, devletin atacağı varsayılan birtakım adımların bu kadar ağırdan alınacağını kimse tahmin etmiyordu. Amaç, başından bu yana Kürt sorununu hakkıyla çözmek değildi, sorunun varlığı bile “sürecin mimarı” tarafından reddediliyordu; ama yine de birçokları bugün gelinen yerden daha ileri noktaya varılabileceğini düşünüyordu. PKK’nin silah bırakma töreni ve kendini feshetmesi kuşkusuz önemliydi ancak siyasi iradenin mütereddit tutumu, sürecin “yasal düzenleme” ve “İmralı’ya ziyaret” aşamasında tıkanmasına yol açtı.
Bahçeli dün bir kez daha çıtayı yukarı taşıdı. Öcalan’ı Meclis’e çağırmaktan daha radikal olmasa bile daha şaşırtıcı bir hamle varsa, bu da Bahçeli’nin onu İmralı’da ziyaret etmesi olurdu. Kulağa oldukça fantastik geliyor ama Bahçeli dün, gerekirse yanına üç arkadaşını alarak kendi imkânlarıyla adaya gidip bu görüşmeyi sağlayabileceğini söyledi. Öcalan’la konuşma konusunda, “Bir masa etrafında yüz yüze gelmekten imtina etmem” dedi. Tabii ki Bahçeli’nin İmralı’ya gitmesi, en yakın ihtimal değil. Tıpkı yaptığı çağrıya rağmen Öcalan’ın Meclis’e gelip konuşması senaryosunun gerçeğe dönüşmemesi gibi… Ancak bu türden sansasyonel sözler güçlü bir ısrarı temsil eder ve bu yüzden önemsenmelidir.
Şimdi doğal olarak birçok yerde “Cumhur İttifakı’nda sorun var mı?” sorusuna cevap aranıyor. Elbette var; ama dün de vardı. Birçok çelişkiyi barındıran bir yapı için bu yeni bir durum olarak ele alınmamalı. Hatta ittifak bileşenlerinin, son sürecin tetiklediği gerilimleri bugüne kadar iyi soğuttuğu ve idare ettiği bile söylenebilir. Çünkü ittifakı yaratan büyük çıkar ortaklığı hâlâ yerli yerinde duruyor. Rejimin devamlılığına dair mevcut irade de bu çıkar ortaklığına dayanıyor. Fakat bu ortaklık, rejimin hangi istikamette yol alacağına dair bir dil ve eylem birliğini kendiliğinden yaratmıyor. Bugün sürece dair yaşanan uyumsuzluğun ve artan sürtünmenin temel nedenini buralarda aramak lazım.
İktidar bloku, bünyesinde ikili bir dinamik taşıyor. AKP-MHP birlikteliğini ayakta tutmakta olan çıkar ortaklığının karşısında, “Ne tarafa gidilecek?” sorusuna verilen farklı cevaplar var. Bunlardan biri demokrasi, diğeri otokrasi değil, orası kesin. Ne Erdoğan’ın ne de Bahçeli’nin aklında özgürlüklerin genişlediği demokratik bir Türkiye var. Fakat ikili henüz, rejimin hangi yörüngeye oturacağı konusunda müşterek bir rota çizemedi. Erdoğan, iktidar iddiası taşıyan muhalefetin ebediyen denklemden çıktığı aile merkezli bir düzen isterken, Bahçeli devletin kimliklere karşı tarihsel yaklaşımının değiştirilmesi yoluyla kurulacak yeni otoriter nizamın, görece “kurumsal” bir yapıyla sürdürülmesi gerektiğini savunuyor. Erdoğan’ın perspektifi, uzun vadede MHP’ye olan ihtiyacı sorgulanır hale getirecek. Çünkü iktidarı zorlayan bir muhalefet yoksa, başka bir aktörü iktidara ortak etmeye de gerek kalmaz. Bahçeli’nin perspektifi ise Erdoğan açısından ciddi siyasi riskler ve belirsizlikler içeriyor.
Burada Cumhur İttifakı’na ömür biçme hatasına düşmemek gerek. Bu muhalefetin kudreti ve toplumsal karşılığının büyümesiyle ilgili. Bahçeli’nin henüz bugünden CHP’ye göz kırptığı da iddialı bir yorum olur. MHP lideri her ne kadar Erdoğan ile senkron sorunu yaşıyor olsa da aynı anda CHP’yi de hedef tahtasına oturtmayı ihmal etmiyor. Bahçeli’nin ortağına seslendiği açıklamalarında, CHP’ye yönelik oldukça sert sözler ve ithamlar yer alıyor. Dün de bunun bir örneğini gördük. İttifak ortakları, sahip olduklarını kaybetmemek için son ana kadar ellerinden geleni yapacaktır. Halkın kurtuluş umudunu tepedeki olası çatlaklara değil, kendi birliğine ve mücadele kararlılığına bağlamak gerekiyor.


