Cumhuriyet’i yazanların “yapanlarla” sınavı
Türkiye tarihinin son bir ya da iki yüzyılının gerçek anlamıyla alternatif ve özgürleştirici bir okuması ise, her bir tarihsel ânı, çatışma ve mücadele halindeki farklı toplumsal aktörlerin karşılıklı olarak farklı farklı biçimlerde mevzilendikleri ve farklı koalisyonlar ya da hegemonik siyasal konfigürasyonlar meydana getirdikleri bağımsız birer “enstantane” olarak, bu enstantaneleri bir tarihsel akış içerisinde birbirine bağlayanı ise toplumsal aktörlerin istikrarlı talep ve mücadeleleri olarak kavramaktır.

Ege HAZER*
Tarihin yönü önceden tayin edilmiş çizgisel bir ilerleme olduğu inancı kapitalizmin kendini doğallaştırdığı temel ideolojik araçlardan biridir. Bu inanç aracılığıyla toplumsal çelişkiler ve tarihsel alternatifler görünmez kılınır; tarihteki kurucu rol toplumsal aktörlerin somut mücadelelerinden alınarak soyut prensiplere havale edilir ve eylemleriyle tarihi şekillendiren aktörler bu prensiplerin pasif aracılarına indirgenir.
Bu inancın pratikte aldığı en yaygın biçim, son birkaç yüzyıllık karmaşık bir tarihsel sürecin “modernleşme” kavramı etrafında normatif bir anlam yüklenerek Batı-merkezli kapitalist küresel düzenin “otomatik”, “mukadder” ve “arzulanan” genişleme ve yaygınlaşma hikayesi olarak kavranmasıdır. Batı coğrafyasından uzaklaşıldığında ise “modernleşme” anlatısı karşımıza Batı-dışı toplumların bir o kadar çok-boyutlu ve çok-aktörlü tarihlerinin bu hikayeye uyumu ya da uyumsuzluğu sorunsalına indirgendiği “Batılılaşma” kavramı şeklinde çıkar. Bu noktada Batılı olmayan tarihçi ya da sosyal bilimci için anlamı olan yegane soru toplumunun neden “başarısız olduğu”, “geciktiği” ya da “geri kaldığı” sorusu; siyasi aktörlerin sunabileceği yegane vaat ise onu “muasır medeniyetler seviyesi”ne çıkarma vaadidir. Bu süreçte karşılaşılan her türlü hayal kırıklığının sebepleri, artık tamamıyla parantez içine alınmış ve şeyleştirilmiş bir “geçmiş”te aranır, tarih tek-boyutlu bir ilerici-gerici kavgası olarak kavranır, onu yapan aktörler ise yaratıcı failler olmaktan çıkarak Batılı kapitalist “merkez”in belirlediği parametreleri kendi toplumsal ortamlarına uygulayan pasif “reformculara” dönüşür. Ancak Türkiye özelinde muhafazakarlar ve bazı liberallerin 1980 sonrasının postmodernist eğilimleri paralelinde kültürel bir çerçevede sorunsallaştırdığı bu “tarihsizleştirme” ya da “susturma” süreci, aslında, Batı-dışı dünyaya has değildir. Meşhur eserinde endüstriyel kapitalizm öncesi oluşum halindeki İngiliz işçi sınıfını bütün mücadeleleriyle yeniden görünür kılmaya çalışan Marksist tarihçi E.P. Thompson da, uzun yıllar kapitalist dünya sisteminin merkezi olan bu ülkenin işçi sınıfını kendi deyimiyle “gelecek nesillerin muazzam küçümsemesinden” kurtarmaya çalıştığını söylediğinde aslında bir ve aynı susturma sürecine göndermede bulunuyordu.
Türkiye özelinde bu “susturma” süreci, Tanzimat ya da daha öncesine kadar geriye götürülen bir “tepeden” ya da “seçkinci” “modernleşme” sürecinin Cumhuriyet’in kurduğu laik, ulusal rejimle mantıksal sonucuna ulaştığı varsayımının gerisinde saklıdır. Neredeyse otomatik bir süreç tasvir eden bu anlatı içerisinde “toplum”, (doğrudan “gerici” bir güç olduğu varsayılmıyorsa) bu sürecin pasif bir alıcı ya da seyircisi olarak kavranarak tarihsel sürecin merkezinden dışlanır, tarihin itici gücü olma vasfı toplumsal bütünün ortak yararı için mesihçi bir misyon üstlendiği varsayılan reformcu siyasal seçkinlerin eylemlerine ve bunların normatif bir anlam yüklenen “ideallerine” havale edilir. Bu anlatı geçmiş tarihi süzgeçten geçirerek aktörlerin bir kısmını “susturmakla” kalmaz, aynı zamanda bizzat bugüne ait bir “susturma” edimi bağlamında da işlev görür. Toplum, tarihin yönünü tayin eden Batılı parametrelere yabancılığı ya da uzaklığı sebebiyle tarihsel sürecin paydaşlığına layık görülmez, Türkiye tarihindeki önemli toplumsal ya da siyasal gelişme ya da kırılmaların tamamı birer sipariş, proje, mühendislik olarak kurgulanır, onları tatbik eden “siyasal seçkinler” ise zaten durağan ya da kısır olduğu varsayılan bir toplumdan özerk duran, toplumsal ilişki ve mücadelelerin dışında konumlanmış bir “kast” olarak kavranarak zamansızlaştırılır.
Türkiye tarihinin son bir ya da iki yüzyılının gerçek anlamıyla alternatif ve özgürleştirici bir okuması ise, her bir tarihsel ânı, çatışma ve mücadele halindeki farklı toplumsal aktörlerin karşılıklı olarak farklı farklı biçimlerde mevzilendikleri ve farklı koalisyonlar ya da hegemonik siyasal konfigürasyonlar meydana getirdikleri bağımsız birer “enstantane” olarak, bu enstantaneleri bir tarihsel akış içerisinde birbirine bağlayanı ise toplumsal aktörlerin istikrarlı talep ve mücadeleleri olarak kavramaktır. Yakın Türkiye tarihinin bu türden bir kavranışı hem muhafazakar ve liberallerin postmodernist kuramlara dayanarak “epistemik kolonizasyon” olarak kavramsallaştırdıkları “susturma” sürecinin üstesinden gelir, hem de bugünün ütopyalarına fener olabilecek bir karşı-hegemonik tarihsel belleği ortaya çıkarır. Bu anlamda Türkiye’nin son iki yüzyıllık tarihini oluşturan bütün kesitler için olduğu gibi (Erken) Cumhuriyet için de onun kazanım ve noksanlarını siyasal seçkinlerin tarihin ve toplumun dışında ya da üzerindeymiş gibi ele alınan misyon, erdem ya da zaaflarını merkeze almadan, toplumsal aktörlerin mevzilenmeleri ve mücadeleleri üzerinden okuyup anlamlandırabilen bir tarihyazımı alışkanlığına olan ihtiyaç, Cumhuriyet’in 102. yılını kutladığımız bugün, şu an içinde bulunduğumuz tarihsel ânı layıkıyla anlayıp mücadelelerimizi bu doğrultuda sürekli yeniden biçimlendirebilmemiz için büyük önem taşımaya devam ediyor.
*Araştırma Görevlisi


