Google Play Store
App Store

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Cumhuriyetçi kadrolar tarafından kurulması, bu çevrede genellikle bir övünç vak’ası gibi anlatılır. Oysa arkaplanında İslam dinine yakınlık ya da karşıtlıktan çok, çeşitli siyasal eğilimler ve stratejiler etkili olmuştur. Mesela 1922’de Saltanat kaldırılırken Hilafet’in varlığına bir süre izin verilmesi, Müslüman dünyanın, Türkiye’deki yeni rejime dair olumsuz tutum almasını önlemekle ilgiliydi. Bu nedenle Saltanat kaldırılırken, Hilafet yüceltilmişti. Saltanatın kaldırıldığı gün, İslam dünyasında birliğin Halifelik ile sağlanabileceği ve Türkiye’nin Hilafetle güçlü konuma yükseleceğine özel vurgu yapılmış ve takip eden günlerde ‘en uygun aday’ olarak Abdülmecit Efendi Halife seçilmişti.

Yetkileri kısıtlandığı için sembolik bir kuruma dönüşen Hilafet, 16 ay daha varlığını sürdürse de neticede aynı akıbetle karşılaşmıştı. Üstelik bu karar adeta görülmemiş bir hızla alınmıştı. Öyle ki M. Kemal 1 Mart 1924’de ‘dünyevi ve uhrevi işlerin selameti için, din ve siyaset işlerinin ayrılması gerektiği’ni vurgulamış, 2 Mart’ta CHP ilgili yasa tasarısını TBMM’e sunmuş ve 3 Mart 1924’de de yasalaşarak, Hilafet hızlıca ortadan kaldırılmıştı. İstanbul Müftüsünün o gün, Halife yerine artık hükümete dua edilmesini tavsiye etmesi ilginçti.

Aynı günlerde din işleri ile siyaseti birbirinden ayırmak; dini ‘siyasetin mahzurlu tesirinden’ çıkarmak için Şer’iye Vekaleti de feshedilmişti. Zekeriye Sertel ‘bir haftada memleket büyük inkılaplara şahitlik etmiş, din adına ne kadar müessese varsa yıkıldı’ diye yazmıştı. İşte ‘Cumhuriyetin Diyaneti’ yetki alanı ‘ibadet ve itikat’ ile sınırlanmış olsa da, tam olarak böyle bir iklimde kurulmuştu. Bu yeni kurum, siyasi söylemin aksine ‘siyasetin mahzurlu tesirleri’ ihmal edilerek, her bakımdan hükümete bağlı kılınmış, dini alan devlete tabi hale getirilmişti.

Bu kararlar alınırken ‘devletin dini İslamdır’ maddesi anayasada yer alıyordu. Fakat devlet, İslami din alanını yeniden tanzim etme çabasındaydı. Yeni rejim, gerçekte din ile devletin kurumsal olarak birbirinden ayrılmasından çok, dini hayat üzerinde katı bir devlet kontrolü kurmaya yönelmişti. Önemli olan devletin bekası idi. Türlü yasal girişimlerle devlet, ‘din’den kurtulmuş gibiydi ama tersi geçerli değildi.

1928’de ‘devletin dini İslamdır’ maddesi anayasadan çıkarıldıktan sonra, bu alanı kontrol ve dizeyn çalışmaları daha da hız kazanmış, birbirini izleyen bir dizi yasal düzenleme yapılmıştı. Yeni rakamların benimsenmesi (1928) ve Osmanlıca yazının kamuda yasaklanması (1928), Arapça ve Farsça’nın okul müfredatından çıkarılması (1929), metrik sisteme geçilmesi (1933), camilerde Kuran ve ezanın Türkçe okunması (1932), Soyadı Kanunu (1934), ibadet yerleri dışında dini kıyafetlerin yasaklanması (1934), haftasonu tatilinin Cumartesi-Pazar günlerine alınması (1935), Ayasofya’nın müze yapılması kararı (1935) hep bu yeni politik eğilim ve tercihlerle ilgiliydi. Bütün bu kararlarda Diyanet İşleri Başkanlığı üzerine düşeni fazlasıyla yapmıştı.

Tek parti iktidarında Diyanet İşleri Başkanlığı’nı da kapsayan ve Cumhuriyetin din ve laiklik politikalarının tartışıldığı en kapsamlı platform, 17 Kasım 1947’de başlayan ve yaklaşık iki hafta süren CHP 7. Kurultayı idi. Bu kurultay bir bakıma CHP’nin din ve devlet işleri konusunda kendini sorguladığı bir platform işlevi görmüştü. Sonrasında DP iktidarı gelecek, dini alanı yeniden tanzim eden ilk yasal düzenlemeler yapılacak ve devamı artık çorap söküğü gibi gelecekti.

Kuruluşundan beri diğer tüm inançlara kapalı, sadece Sunni Müslüman dünya ile ilgili olan Diyanet İşleri Başkanlığı, bugün Cumhurbaşkanlığına bağlı bir kurum olarak var olmaya devam ediyor. Fakat artık yetkileri, ekonomik kaynakları, örgütlenme sahaları, alan dışında görünür olma seviyesi gibi pek çok açıdan kuruluş döneminin çok ötesine geçmiş görünüyor. Bir zamanlar devletin İslami dini hayatı kontrol etme politikasının bir aracı olarak kurulsa da, bugün neredeyse devleti de kontrol eden devasa bir güce dönüşmüş durumda. Türkiye Cumhuriyeti devletinin ‘laik’ olduğu ise, sadece bir anayasa maddesi olarak yerinde duruyor, ama işlevsiz.