Google Play Store
App Store

Müjde Ar’ın Dağınık Yatak filmindeki o gergin olmayan çarşafları hatırlayın. O çarşafları çok sevmiştim. Asker koğuşunun düzenden ibaret yataklarıyla kıyaslandığında, o dağınıklık bir özgürlük işaretiydi.

Yazılar da böyledir: Derli toplu, giriş-gelişme-sonuçla zincire vurulmuş olduklarında düzenli görünürler ama aslında düşünceyi hapsetmiş olurlar. Dağınık yazı ise zinciri kırar; patlamaya hazır bir bomba gibi içinde yeni fikirlerin tohumunu saklar.

Yazıyı giriş-gelişme-sonuç zincirine vurarak düzene sokmak, aslında düşünceyi zincirlemektir. Bu zincir, pedagojinin gövdesine sarılmıştır. Eğitim sisteminin kutsadığı o “derli toplu kompozisyon” anlayışı, bireyi disipline etmeyi hedefler. Yazının düzenli olmasını isteyen, aslında yazının özgürlüğünü istemez; yazının asker koğuşundaki yatak gibi denetlenebilir olmasını ister.

Dağınık yazı ise buna karşı itaatsizliktir. Anlaşılması zor olabilir, evet. Ama tam da bu zorluk, içinde sakladığı patlayıcı gücü gösterir. Dağınıklık düşüncenin doğurganlığıdır: Her köşesinde yeni bir kıvılcım, her kırığında başka bir ihtimal vardır. Derli toplu yazı tüketilir, dağınık yazıysa direnç gösterir. Eski düzenin kalıplarına sığmaz; tıpkı devrimci bir hareketin yasalarına sığmaması gibi.

Dağınıklığın devrimci tarafı tam da burada gizlidir: Düşünceyi eski kalıplardan kurtarır, onu serbest bırakır. Ama doğrusu, bu satırlarda anlattıklarım bile fazla derli toplu olmuş gibi geliyor bana. Madem öyle, biraz da dağıtayım sözü:

Bizim Zafer Hoca da son günlerde öyle felsefe patlatıyor ki insanın aklına "rüzgarı avuçla tutmak" gibi laflar getirtiyor. Anlaşılan sirken otu ile yabani semizotunu karıştırarak ve içine yumurta kırarak yaptığı yemekler ona felsefe yapma gücü veriyor. Karnı tok ve gönlü ferah olmalı ki sözleri bulut gibi hafif. TV ekranlarının başına geçmediği de belli. Bu gidişle telaffuzunda zorlandığı "bilmukabele" kelimesini de, suyun taşları oyması gibi ve onlarca yıldır kullanıyormuşçasına, hatta hatta dedesinden miras kalmışçasına zarafetle kullanma başarısına az kaldı gibi görülüyor. Bununla kalmayıp "bilcümle", "mümanaat" gibi kelimeleri de kullanması aşırı muhtemel, hiç şaşırmayın. Zaten birkaç yıl önce birkaç kez yemek sonrası "ziyade olsun", "sofranıza bereket versin" gibi temenni ifadelerini de bildiğim kadarıyla söylediği olmuştu. Ne dememişti Thales; bulut yerinde hafiftir.

“Arkadaşının kim olduğunu söyle dağınıklığın nedeni anlaşılsın” es geçilmemeli. Bir arkadaşım hakkında: Son zamanlarda yaptığı mantıksız uğraşlardan biri dereceli mantık yapısında "değişken"in ne olduğunu anlamak için harcadığı zamandı. Yapma etme, bu tür saçma sapan şeylerle uğraşma dedim, ama dinlemedi. Neyse ki sonunda anlamayı başardı. Ayrıca herkese her şey anlatılmıyor, dedi. Böyle bir süreçte birlikte şarap içtiği bir kadına bu şekildeki bir derdini nasıl anlatılabilir ki! Anlatsa kadın haklı olarak "deliyle uğraşamam," diye terk edecekti. Ciddi ve mantıklı şeylerle de uğraşıyor, Ahmet Büyükpaşaşahin'in kim olduğunu bulmaya çalışıyor! Muhtar’dan da yardım istedi.

Dağınıklığın nedeni diyalektiktir. Diyalektikler çatışmadan da diyalektik olmaz. Bu açıdan:  Bir ara Hegel ve Marks’ı bir masada buluşturmanın hayalini kurdum, şöyle başladım: Anladığım kadarıyla (anlayamamış da olabilirim, emin olamıyorum) Marksizm ve Hegelizm hep çatıştırılmaya çalışılır. Diğer taraftan mantıkta, ''bir önermenin karşıtı (değili, negation) o önermenin 'atomik diyalektiğidir' '' olarak tanımlanacak olunursa, bu çatışan ''izm"ler, "Her önermenin karşıtı, onun atomik çelişkisidir; bu çelişki, düşüncede kavramsal devinim, toplumda tarihsel devrim üretir'' bakışlı masada kadeh kaldırır. Ve böyle bir masada, burjuvazinin filozofu Hegel kaybederdi. Hesabı kim mi öderdi; sorun yok, masa kamulaştırılmıştır.

Bir gün baktım Hegel ve Marks yan masada oturmuş tartışıyorlar,  Kulak misafiri oldum:

Hegel: Çelişki (o çelişki, senin benim klasik anlamda bildiğim çelişki değil!) zorunludur; şeylerin doğasında vardır. Kabul edin. Çünkü çelişki olmadan ne düşünce olur ne tarih. Varlıkla hiçlik bir köşede birbirlerine değerler, kıvılcım olur ve aradan oluş çıkar. İşte hayat bu devinimdir.

Marks: Güzel söylüyorsun Hegel usta. Ama sen çelişkiyi göklere yazdın, ben yere indirdim. Senin diyalektiğin sırt üstü çevrilmiş kaplumbağa pozisyondaydı. Bak kardeşim; Çelişki fabrikadadır, maden ocağındadır. İşçiyle patron arasındaki masada peynir yoksa, kadeh boşsa, oradadır asıl çelişki.

Hegel: Tinde zaten fabrikada gezer, oğlum. Tin’in kendi bilince çıkışı dediğim şey bu. (Tin ne?)

Marks: Sen tinin peşinden koştun, ben cebimdeki ekmeğin. Sen devleti aklın yürüyüşü sandın, ben onu egemen sınıfın bekçisi gördüm.

Hegel: Öyleyse çelişkiyi inkar etmiyorsun.

Marks: Hayır, asla. Sadece çelişkinin gökte değil, yerde, alın terinde, üretimde olduğunu söylüyorum.

Hegel: O halde sen benim öğrencimsin.

Marks: Hayır, ben senin mirasını ters çevirenim.

Kapanma vakti gelmiştir. Garson yaklaşarak hesabı getirir.

Hegel: Hesabı devlet ödesin, çünkü devlet aklın tezahürüdür.

Marks: Hayır, masa kamulaştırılmıştır. Hesabı halk ödemeyecektir.

Ve kadehler çelişkiye kaldırılır. Tam bu sırada Bakunin’in gölgesi masaya yaklaşır; “Ne devlete ne sermayeye; bırakın masa devrilsin, kadehler yere saçılıp halkın eline geçsin…”

Ve artık Hegel Vehbi Koç Ödülü de dahil olmak üzere hiçbir sermaye sınıfının ödülünü alamayacaktır, özgürleşmiştir!