Daha çetin günler…
Uzun bir aradan sonra balıkçılar kahvesine gittim bugün. Hava bahardan kalma bir yumuşaklıktaydı. Denizin kıpır kıpır sessizliği, bulutların gösterisi, rüya gibiydi. Önümden kayıklar geçiyordu. Durmaya, yavaşlamaya ihtiyacım vardı. Saatlerce ufka bakarak düşünmeye.
Ingeborg Bachmann’ın dizeleri geldi aklıma: “Bakışların bir hayalet olmuş sisler denizinde: / bir zaman ki, geri çağrılmak üzere / ertelenmiş, görünüyor şimdi ufukta.” Şiirin tekrarlanan dizesi “Daha çetin günler gelmekte”ydi. Ve hiç kimsenin hazırlığı yoktu gelmekte olan o günlere. Dijital bir balonun içinde, temassız ve havasız yaşayan bir çoğunluk.
Byung-Chul Han, ‘Şey Olmayanlar’da “Zaman alan uygulamalar kayboluyor. Hakikat de zaman alır” der. Enformasyonun birbirini kovaladığı bir dünyada düşünceye nefes kalmaz. Sadakat, güven, nezaket, bağlılık… Hepsi zaman alan şeylerdi; şimdi hızın içinde eriyorlar. Bir kitabı okumak yerine yapay zekâdan özetini almak nasıl bir bilgi olabilir ki? Pek çok iyi fikir, kitapların satır aralarında gizlidir; bazen dipnotların içine sıkışmış bir ayrıntı, serbest kaldığında insanı hiç ummadığı yerlere götürür.
Artık hiçbir şeyin deneyime dönüşmemesi asıl tehlike. Her şey o kadar hızla olup bitiyor ki, yaşananlar içselleşemeden kayboluyor. Balıkçılar kahvesi benim için bir tür sığınak, bir dijital detoks alanı. Winnicott’ın “geçiş alanı” dediği şeyi yaratıyor bende, iç ve dış dünyanın arasında bir yer.
Geçiş alanı, ne tamamen içimizdeki arzularla ne de dış dünyanın gerçekliğiyle özdeştir. Bu aralıkta insan, hem içinden gelen anlamları hem de dış dünyanın verilerini bir araya getirir; orada oyun kurar, yaratır, düşünür. Winnicott’a göre bu, insanın ilk “ben olmayan nesneyle ilişkisi”nden itibaren başlar. Dijitalleşme ise bu alanı hem genişletti hem de çökertti: yeni bir oyun alanı açarken aynı anda hız, müdahale ve yapaylıkla onu boğdu. Oysa geçiş alanı yavaşlık ve bekleme ister. Hızlı yaratıcılık diye bir şey yok.
Bugün sosyal medyada içsel ve dışsal alanlar birbirine karışmış durumda. Gerçek ile fantezi iç içe geçti. Üstelik herkesin sürekli gözetim altında olduğu bir yerde, dışsal ölçütlere bağlılık içsel alanı daraltıyor. “Bu dünya benimle anlam kazanıyor” diyebilme gücü zayıfladı. Artık anlam, paylaşılan fikrin alacağı beğeni oranına göre belirleniyor. Yazar da kendi sesini bulmak yerine beğeniye göre yazma riskine giriyor.
Yine de dijitalleşme doğru kullanılırsa geçiş alanı için yeni imkânlar sunabilir. Yapay zekâ da, deneyimi sığlaştırmak yerine derinleştiren bir araç haline gelebilir. Mesele, eleştirmek kadar yeniden kurmakta. Çünkü hiçbir şey tamamen geri alınamaz; ama pek çok şey başka bir bakışla dönüştürülebilir.
Belki de gelmekte olan daha çetin günlere hazırlanmak, tam da bu aralığı, içle dışın kesiştiği o kırılgan alanı, koruyabilmekten geçiyor.


