Google Play Store
App Store

Okullara din görevlilerinin atanması, müfredatın dinsel içerikle doldurulması, bilim insanlarının değil din ulularının yaşamöykülerinin öğretilmesi gibi çağdışı uygulamaların acınası sığlıkta bir eğitim yaklaşımı olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Dar toplumsallaşma, sığ kişilikler

Bekir Onur -  Emekli Öğr. Üyesi, Prof. Dr. 

Sosyoloji, sosyal psikoloji, gelişlim psikolojisi gibi insanla doğrudan ilgili bilimler, toplumsallaşma olgusuna ve kavramına önem verirler. Çünkü toplumsallaşma, yaşam boyu süren ve biyolojik bir varlığı insani bir varlığa dönüştüren temel deneyimdir. Toplum içinde yaşamayı, ilişki kurmayı, düşünmeyi, duyumsamayı toplumsallaşma deneyimi ile öğreniriz. Ne var ki bu denli yaşamsal bir önemi ve değeri olan bu süreç her zaman beklendiği gibi işlemez.

Toplumsallaşma, insanoğlunu toplumun bir üyesi haline getiren temel süreçtir. Ancak bu süreçte kişinin (çocuk, genç, yetişkin) edilgin değil etkin ve katılımcı bir varlık olduğu varsayılır. İşte bütün sorun, insanın bu süreçte ne derece etkin ve bilinçli olduğu noktasında düğümlenir. Başka bir deyişle, bizi biz yapan bu oluşumda ne denli etkeniz? Toplum bizi bu süreçte ne derece destekliyor ya da sınırlıyor? (Toplumun gelişmiş ve karmaşık ya da geri kalmış ve basit diye nitelenmesinin sakıncaları konumuz dışındadır, ancak kötü ekonomik koşulların dar toplumsallaşmayı besleyeceğini anımsatmakta yarar var.)

KÜLTÜREL SİSTEM

Toplumsallaşma sürecinde kültürü temel alan yaklaşımda genellikle aile, okul, yaşıtlar, topluluk, iş çevresi, iletişim araçları başlıca etkenler olarak sayılır. Ancak kimi yazarlar kültürel toplumsallaşmada geniş ve dar toplumsallaşma türlerini ayırt etmişlerdir (J. J. Arnett, 1995). Geniş toplumsallaşmaya önem veren kültürler, bağımsızlığı, bireyselliği, kendini ifade etmeyi önemserler. Dar toplumsallaşmayı destekleyen kültürler ise bağımlı olmayı, boyun eğmeyi, buyruklara koşulsuz uymayı, soru sormamayı savunurlar. Bu yazının konusu olan dar toplumsallaşmada temel süreç uyma, grup normlarına uygun yaşama, yönetenlere sessizce itaat etmedir. Dar toplumsallaşmada doğruyu ve yanlışı, iyiyi ve kötüyü kültürel sistem (siyasal ve/ya da dinsel ideoloji) belirler, dayatır, yönetir. Bu sürece tutsak olan bireylerin sığ bir kişilik geliştirmeleri kaçınılmazdır. Asıl sorun da budur.

DAR KALIPLAR

Dar toplumsallaşma dar düşünmeyi, sınırlı yaşamayı, sığ kişiliği getirir. Dar toplumsallaşma vurgusu en çok dinden destek alır, dar bir dünya görüşüne dayanır. Dindar bir nesil yaratma projesinin düpedüz dar toplumsallaşmayı ve sığ kişilikler yaratmayı savunduğu söylenebilir. Cemaat/tarikat yurtlarında zihinleri ve bedenleri sömürülen çocuklar ve gençler bu tabloda önemli bir yer tutar. 4-6 yaş çocuklarını bile dar kalıplara sokarak toplumsallaştırmaya yönelik politikalar ve uygulamalar bunları düşünen ve uygulayanların da ne derece sığ kişilikler olduğunu gösterir. Adının önünde “kendinden menkul” birtakım unvanlar ve sıfatlar bulunan kişilerin “mürşitin emrine riayet”in en önemli yaşam kuralı olduğunu üstüne basa basa söyledikleri dikkati çekmektedir. Bu kişilerin “hikmetli sözler” diye dile getirdiği düşüncelerin de son derece sıradan, yüzeysel, sayılı sözcükler çevresinde dönen, birbirinin aynı laflardan ibaret olduğu kolayca görülebilir. Bu kişiler dünyaya yönelik her türlü ilgiyi –bilim de bunun içinde– “dünya sevgisi” olarak niteler ve yanlış (“dinden çıkarıcı”) bulurlar. Müze, resim sergisi gezmek; konser, tiyatro oyunu izlemek; ormanda gezmek, dağda yürümek, denizde yüzmek, kuşları dinlemek, hayvanları sevmek sığ kişiliklerin akıllarına gelmez; gelse de “dünya zevklerinin iğvasına kapılmak”tan korkup gözlerini kapatırlar. Felsefeden şeytan görmüş gibi korkarlar. İlgi alanlarını genişletmekten, çoğaltmaktan özellikle kaçtıkları görülür. Önceliği okula değil camiye veren, kadın-erkek arkadaşlığını, sinema/tiyatro yapıtını “zinaya giden yol” olarak gören anlayışın sadece dar değil aynı zamanda çağdışı olduğu da açıktır. Bütün “ilimler”i Tanrı yaratmış, kutsal kitabına koymuştur; başka kaynağa, merak etmeye, araştırmaya, ilgi duymaya gerek yoktur.

KADININ ROLÜ, EĞİTİMİN İŞLEVİ

Dar toplumsallaşma sürecinin en çok zarar verdiği kesimin kadınlar olduğu söylenebilir. Kadınların toplumsal rolü evde oturmak, eş ve annelik görevlerini yapmakla sınırlıdır. Oysa Türkiye’nin ilk kadın kimya profesörünün Remziye Hisar (1902-1992), tıpta ilk kadın patoloji profesörünün Kâmile Şevki Mutlu (1906-1987), ilk kadın astronomi profesörünün Hatice Nüzhet Gökdoğan (1910-2003), ilk kadın matematik profesörünün Fatma Selma Soysal (1924- 2011), NASA’da çalışan ilk Türk bilimkadınının Dilhan Ezer Eryurt (1926-2012) olduğunu bilmezler, merak da etmezler (Ö. Özdemir, 2023). Daha nice “ilk”lerin kadınlarımız arasından çıktığını, çoğunun dünya çapında tanındığını, bu sonucun geniş toplumsallaşmanın eseri olduğunu da bilmez ve üzerinde düşünmezler.

En kötüsü de dar toplumsallaşma ve sığ kişilikler yaratma siyasetinin toplumun genelinden devletin okullarına taşınmasıdır. Serbest seçimle öğrenmeye izin vermeyen; öğrenilecek, konuşulacak tüm konuları kendisi seçen; soru sormaya yüreklendirmeyen, soru soranı azarlayan, karşı çıkanı cezalandıran bir sitem yaratılmak istenmektedir. Bunlar bildik geleneksel sorunlar, asıl bilmemiz gereken ise bu egemen yaklaşımın dar ve sığ kuşaklar yaratması gerçeğidir. Okullara din görevlilerinin atanması, müfredatın dinsel içerikle doldurulması, biliminsanlarının değil din ulularının yaşamöykülerinin öğretilmesi gibi çağdışı uygulamaların acınası sığlıkta bir eğitim yaklaşımı olduğunu söylemek yanlış olmaz. Cumhuriyetin ne denli geniş ve zengin bir toplumsallaşma ve kişilik kazanma projesi olduğunu görmekte ve üzerinde bir kez daha düşünmekte yarar var.

(Meraklısı için: J. J. Arnett, “Broad and narrow socialization”, Journal of Marriage and Family, cilt 57, no 3, 1995; Ö. Özdemir, Kadınlar Cumhuriyeti: Bilimin Öncü Kadınları. DK, 2023).