Demek ki yapacak işlerimiz var
Ülkenin başındaki şu AKP iktidarının öyle kolay gitmeyeceğinden pek çok kesim emin olmalı ki...
Ülkenin başındaki şu AKP iktidarının öyle kolay gitmeyeceğinden pek çok kesim emin olmalı ki umut hep başka yerlerde aranıyor. Önceleri dış politikadaki “eksen kaymasına” umut bağlanmış, ABD’nin ve ünlü “Musevi lobisinin” AKP’nin ipini çekmesi beklenmişti.
Bu olmadı; yakın dönemde olacağa da hiç benzemiyor.
Şimdi bir başka umut ışığı belirdi: Merhum Mustafa Ekmekçi’nin üslubuyla söylersek, “AKP kendi içinden çatlıyor mu ne?”
Göreli olarak bakıldığında, AKP’nin yakın geleceğe dönük hesaplar sonucunda birtakım iç gerilimler yaşaması ve/veya cemaat ile AKP arasına belirli mesafeler girmesi, ABD’nin ve uluslararası güç odaklarının tercih değişikliği yapmalarından daha yakın ve gerçekçi bir olasılıktır.
Biri “AKP ötesi” yapısallık taşıyan, diğeri ise “AKP’ye özel” iki nedenle…
“Eşyanın tabiatı” diyebileceğimiz yapısal neden şudur: AKP olsun bir başkası olsun, Türkiye’de herhangi bir siyasal iktidarın toplum ve devlet içinde doğrudan ve hiç kaçak yapmayacak biçimde kendi denetiminde tutamadığı bir başka güç odağına, “müttefik” de olsa sonuna kadar tahammül etmesi beklenemez. Her siyasal iktidarın, hoş tutması, parsa dağıtması, rant sağlaması ve önünü açması gereken farklı kesimler vardır. Başka bir deyişle her siyasal iktidar belirli dengeleri kollamak zorundadır. Bu dengelerin belirli bir odaktan yana fazlaca bozulması hoşnutsuzluğu artırır ve iktidarın pek işine gelmez.
Anlaşıldığı kadarıyla, Şamil Tayyar, Mehmet Baransu gibileri ve Zaman tayfası bir iktidar ve onun başı için böyle sınırlar olabileceğini pek kestirememiştir.
Ancak, böyle olsa bile, “tamam, bir kez başladı, çorap söküğü gibi gider” demek de pek gerçekçi olmayacaktır. Önümüzdeki dönem karmaşık ve çok faktörlüdür; şimdilik taraflardan her biri bir yolunu bulup modus vivendi’yi sürdürme gereğini duyacaktır.
***
Diğer nedene gelince:
Her iktidar, politikalarını belirlerken kendi bürokratlarından ve teknisyenlerinden gelen girdilerle beslenmek zorundadır. Kuşkusuz hiçbir siyasal iktidar özel alanlara ilişkin politikalarını salt buralardan gelen bilgi, veri ve önerilerle sıfırdan başlayıp oluşturmaz. Her iktidarın kendi vizyonunu ve hedeflerini içeren kalın politika çizgileri vardır; “aşağısı” ise hem bunların uygulamaya dönük yanlarıyla meşgul olur, hem de “yukarıya” girdi sağlar. İkisi arasında örtüşme ve tutarlılık sürdükçe pek sorun çıkmaz.
Gelgelelim, öyle görünüyor ki AKP’nin özellikle emniyeti, yargısı ve medyası ya bir yerlere fazlaca bağımlı olduğundan ya da üçüncü sınıf kadrolardan oluştuğundan (ki ikisi birden de olabilir), ortaya çıkan sonuçlar iktidar için zaman zaman baş ağrısı olabilmekte, “kamu vicdanında” kimi önemli soru işaretleri yaratabilmektedir.
Emniyetse, kamuoyunda yankı uyandıran davalara (Ergenekon, Balyoz, OdaTV, Hopa vb) ilişkin “delil ve belge toplama” tarzı evlere şenliktir.
Yargıysa, bu ülkede 1969 yılında elçi Komer’in arabasını yakanlar yaklaşık 40 gün tutuklu kalırken, Hopa olaylarını protesto eden gençler 6 aylarını içerde geçirmişlerdir.
Medyaysa, “vur” ve “öldür” emirleri arasındaki farkı hiç önemsememektedir. Örneğin Mehmet Baransu ister “darbe” ister “şike” sanıklarından söz etsin, hali, tavrı ve pervasızlığıyla adeta “var mı lan!” demekte, arkasının çok güçlü olduğunu hissettirmektedir.
Kısacası, köy tek olduğu halde muhtarlık için biti kanlananların sayısı artmıştır.
Ancak böyle olsa bile, bu da geri dönülmez bir “çatlama” süreci sayılmamalıdır.
Üstelik hepsi Mehmet Metiner ve Şamil Tayyar gibiyse çözüm de o kadar güç olmayacaktır.
***
İşler böyleyken, ya bu ülkenin solu ne yapmalı?
Hopa davası bu ülkede ses getirdiyse, medyanın en kokmaz bulaşmaz simaları bile bu vesileyle “vicdan muhasebesi” yapma gereği duyduysa ve daha önemlisi içeri giren gençler dışarıya çakı gibi çıktıysa…
Türk-İş’te yeniden başkan olan Mustafa Kumlu bile seçilmesinin hemen ardından “iktidarın emeğe karşı bitmez tükenmez saldırılarından” söz etmek zorunda kaldıysa…
Ülkenin YÖK’çü üniversiteleri bile yeni anayasa sürecini Cemil Çiçek’i üzecek kadar ciddiye almıyorsa…
Demek ki bizim de yapmamız gerekenler, yapabileceklerimiz var…
Bu olmadı; yakın dönemde olacağa da hiç benzemiyor.
Şimdi bir başka umut ışığı belirdi: Merhum Mustafa Ekmekçi’nin üslubuyla söylersek, “AKP kendi içinden çatlıyor mu ne?”
Göreli olarak bakıldığında, AKP’nin yakın geleceğe dönük hesaplar sonucunda birtakım iç gerilimler yaşaması ve/veya cemaat ile AKP arasına belirli mesafeler girmesi, ABD’nin ve uluslararası güç odaklarının tercih değişikliği yapmalarından daha yakın ve gerçekçi bir olasılıktır.
Biri “AKP ötesi” yapısallık taşıyan, diğeri ise “AKP’ye özel” iki nedenle…
“Eşyanın tabiatı” diyebileceğimiz yapısal neden şudur: AKP olsun bir başkası olsun, Türkiye’de herhangi bir siyasal iktidarın toplum ve devlet içinde doğrudan ve hiç kaçak yapmayacak biçimde kendi denetiminde tutamadığı bir başka güç odağına, “müttefik” de olsa sonuna kadar tahammül etmesi beklenemez. Her siyasal iktidarın, hoş tutması, parsa dağıtması, rant sağlaması ve önünü açması gereken farklı kesimler vardır. Başka bir deyişle her siyasal iktidar belirli dengeleri kollamak zorundadır. Bu dengelerin belirli bir odaktan yana fazlaca bozulması hoşnutsuzluğu artırır ve iktidarın pek işine gelmez.
Anlaşıldığı kadarıyla, Şamil Tayyar, Mehmet Baransu gibileri ve Zaman tayfası bir iktidar ve onun başı için böyle sınırlar olabileceğini pek kestirememiştir.
Ancak, böyle olsa bile, “tamam, bir kez başladı, çorap söküğü gibi gider” demek de pek gerçekçi olmayacaktır. Önümüzdeki dönem karmaşık ve çok faktörlüdür; şimdilik taraflardan her biri bir yolunu bulup modus vivendi’yi sürdürme gereğini duyacaktır.
***
Diğer nedene gelince:
Her iktidar, politikalarını belirlerken kendi bürokratlarından ve teknisyenlerinden gelen girdilerle beslenmek zorundadır. Kuşkusuz hiçbir siyasal iktidar özel alanlara ilişkin politikalarını salt buralardan gelen bilgi, veri ve önerilerle sıfırdan başlayıp oluşturmaz. Her iktidarın kendi vizyonunu ve hedeflerini içeren kalın politika çizgileri vardır; “aşağısı” ise hem bunların uygulamaya dönük yanlarıyla meşgul olur, hem de “yukarıya” girdi sağlar. İkisi arasında örtüşme ve tutarlılık sürdükçe pek sorun çıkmaz.
Gelgelelim, öyle görünüyor ki AKP’nin özellikle emniyeti, yargısı ve medyası ya bir yerlere fazlaca bağımlı olduğundan ya da üçüncü sınıf kadrolardan oluştuğundan (ki ikisi birden de olabilir), ortaya çıkan sonuçlar iktidar için zaman zaman baş ağrısı olabilmekte, “kamu vicdanında” kimi önemli soru işaretleri yaratabilmektedir.
Emniyetse, kamuoyunda yankı uyandıran davalara (Ergenekon, Balyoz, OdaTV, Hopa vb) ilişkin “delil ve belge toplama” tarzı evlere şenliktir.
Yargıysa, bu ülkede 1969 yılında elçi Komer’in arabasını yakanlar yaklaşık 40 gün tutuklu kalırken, Hopa olaylarını protesto eden gençler 6 aylarını içerde geçirmişlerdir.
Medyaysa, “vur” ve “öldür” emirleri arasındaki farkı hiç önemsememektedir. Örneğin Mehmet Baransu ister “darbe” ister “şike” sanıklarından söz etsin, hali, tavrı ve pervasızlığıyla adeta “var mı lan!” demekte, arkasının çok güçlü olduğunu hissettirmektedir.
Kısacası, köy tek olduğu halde muhtarlık için biti kanlananların sayısı artmıştır.
Ancak böyle olsa bile, bu da geri dönülmez bir “çatlama” süreci sayılmamalıdır.
Üstelik hepsi Mehmet Metiner ve Şamil Tayyar gibiyse çözüm de o kadar güç olmayacaktır.
***
İşler böyleyken, ya bu ülkenin solu ne yapmalı?
Hopa davası bu ülkede ses getirdiyse, medyanın en kokmaz bulaşmaz simaları bile bu vesileyle “vicdan muhasebesi” yapma gereği duyduysa ve daha önemlisi içeri giren gençler dışarıya çakı gibi çıktıysa…
Türk-İş’te yeniden başkan olan Mustafa Kumlu bile seçilmesinin hemen ardından “iktidarın emeğe karşı bitmez tükenmez saldırılarından” söz etmek zorunda kaldıysa…
Ülkenin YÖK’çü üniversiteleri bile yeni anayasa sürecini Cemil Çiçek’i üzecek kadar ciddiye almıyorsa…
Demek ki bizim de yapmamız gerekenler, yapabileceklerimiz var…


