Google Play Store
App Store
Demet Ekmekçioğlu: Geçmişi çocuklarla keşfetmek

Yunus Emre Ceren

Arkeolojiye yönelik kültürel üretim ve atölyeler her geçen gün artıyor. Her ne kadar hâlâ yurdun barındırdığı kadar ciddi bir sıçrama olmasa da her geçen gün arkeolojiyi halka sevdirecek pek çok kitap yazılıyor. Bunlardan birisi de aldığı arkeoloji eğitimini kitaplar üzerinden çocuklarla buluşturan Demet Ekmekçioğlu.

Bu hafta Demet Ekmekçioğlu ile son kitabı Küçük Kazı Büyük Keşif üzerine söyleştik.

Öncelikle bilmeyen okurlarımız için sizi biraz tanıyalım mı? Kimdir Demet Ekmekçioğlu? 

19 Mayıs 1975’te İstanbul’da doğdum. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Arkeoloji Bölümü’nden mezun oldum. Antalya Karain Mağarası ve Belçika Scladina Mağarası kazılarında görev yaptım. Mezun olduktan sonra hep yayıncılık sektöründe çalıştım. Aldığım eğitim ve bu alana duyduğum ilgi, tarih ve arkeolojinin iç içe geçtiği çocuk kitapları yazmama vesile oldu.

Indiana Jones detayı da mevcut kitapta, bir nesli arkeolojiye yönlendiren serilerden diyebiliriz. Sizin de böyle bir durumunuz var mı? 

Indiana Jones filmleri benim kuşağımdan pek çok kişi için arkeolojiyle ilk temas noktasıydı. O nedenle popüler kültürdeki etkisini yadsımak mümkün değil. Ancak gerçek arkeolojiye baktığımızda işler filmlerdeki gibi ilerlemiyor. Indiana Jones’un aksine, arkeologların büyük kısmı elde edilen verileri bilimsel bir bütünlük içinde değerlendirmekle yükümlüdür. Hatta filmde hiç görünmeyen bu kısımlar aslında mesleğin özünü oluşturur. Filmlerde bu ayrıntılar göz ardı ediliyor, çünkü aksiyon ön planda ve seyirciye keşfetme duygusunun büyüsü hissettirilmek isteniyor. Ben de çocuklara yönelik hikâyelerimde tam olarak bu merakı uyandırmayı önemsiyorum. Çünkü bir çocuğu arkeolojiye çeken şey çoğu zaman, önce hayal gücüdür.

Çocuklar ve arkeoloji buluşturma fikri nasıl ortaya çıktı?  

Çocuklarla arkeolojiyi buluşturma fikri, aslında kişisel bir yolculuğun sonucu olarak ortaya çıktı. Arkeoloji eğitimi aldım, kazılarda çalıştım; ancak çeşitli nedenlerle mesleğimi sürdürme imkânı bulamadım. Zamanla içimde kalan bu yarım kalmışlık duygusunun, çocuklara arkeolojiyle kurguyu bir araya getiren hikâyeler yazarak tamamlanabileceğini fark ettim. İlk kitabımın mekânı olarak Karain Mağarası’nı seçmem tesadüf değildi. Beş yıl boyunca kazılarına katıldığım, yakından tanıdığım bu mekân, benim için hem bilimsel hem de duygusal olarak güçlü bir bağ taşıyordu. İlk hikâyemde uzmanlık alanım olan tarih öncesi dönemi merkeze alan bir kurguyla, bildiğim ve güvendiğim bir zeminden ilerledim. Böylece hem arkeolojiye olan bağımı korudum hem de çocuklara bu alanı hikâye yoluyla sevdirebileceğim bir kapı araladım.

Kitapta hemen hemen arkeolojinin bütün temel dallarına değiniliyor. Çocuklar için arkeoloji sözlüğü de mevcut. Bir nevi çocukları eğitme, “böyle bir alan da var” deme gibi düşünebilir miyiz? 

Kesinlikle öyle düşünebiliriz. Ancak bunu didaktik bir çerçevede değil, merak duygusunu tetikleyen bir hikâye akışı içinde yapmaya özen gösterdim. Hikâyelerimde arkeolojinin temel dallarına yer vererek çocukların zihninde bu dünyanın kapısını aralamak istedim.

Çocuklar bir terimle karşılaştıklarında “Bu da neymiş?” diye düşünüp, hemen arka sayfaya göz atarak mini bir keşif yaşayabilsinler diye arkeoloji sözlüğü ekledim. Yani hikâyenin içinde hem bir macera akıyor hem de bu maceranın arasında ‘Böyle bir meslek var; geçmişi böyle keşfediyoruz’ diye usulca fısıldayan bilgiler yer alıyor. Sonuçta amacım çocuklara arkeolojiyi sevdirmek, merak uyandırmak ve belki de bir gün kazı alanında karşılaşacağımız yeni küçük arkeologlara ilham vermekti.

Arkeoloji açısından bu kadar zengin bir ülkede çocuklar için eğitim sisteminde yeteri kadar arkeoloji konusunda bilinçlendirme var mı? 

Ne yazık ki çocuklara yönelik eğitim sisteminde arkeoloji bilinci hâlâ yeterince güçlü değil. Müfredatta tarih var, kültürel miras geçiyor; ama bunların çoğu soyut bilgiler olarak kalıyor. Oysa çocukların doğrudan deneyimle, dokunarak, gözlemleyerek öğrenebileceği harika bir alan arkeoloji.

Benim hep savunduğum şey şu: Arkeoloji, sadece “geçmişi kazmak” değildir; sabrı, merakı, problem çözmeyi, gözlem yapmayı ve veriye saygıyı öğreten bir eğitim biçimidir. Çocuklara bu bakış açısını kazandırmak hem geçmişi anlamalarını sağlar hem de bugüne daha bilinçli bakmalarına yardımcı olur.

Bu yüzden çocuk kitaplarında, atölyelerde ve sunumlarda arkeolojiyi daha görünür kılmaya çalışıyorum. Eğitim sisteminde eksik olan bu alanı, hikâyelerle ve oyunlarla tamamlamak mümkün.

Bir diğer kitabınız da Son Tablet. Ondan da kısaca söz etmek ister miydiniz? 

Son Tablet, yazı yazmayı sevmeyen bir çocuğun dönüşüm hikâyesini, arkeolojiyle buluşturan bir çocuk romanı. Hikâyenin merkezindeki Doğa, yaz tatilini teyzesi ve kuzeninin yanında geçirir. Yazıyla arasındaki mesafenin nedeni solak olmanın getirdiği günlük zorluklardır. Bunu fark eden teyzesi, Doğa’yı zorlamak yerine küçük oyunlar ve yaratıcı yöntemlerle onu desteklemeyi seçer. Bu sırada teyzesinin dâhil olduğu bir arkeolojik kazı, Doğa’nın hayatında beklenmedik bir kapı aralar. Bulunan bir tablet parçası, yalnızca geçmişe ait bir buluntu değil; Doğa için de merakın, keşfin ve yazıyla kurulan yeni bir ilişkinin başlangıcı olur. Son Tablet’te yazının tarihi, ilk yazı örnekleri, çivi yazısı ve Gılgamış gibi konular hikâyenin doğal akışı içinde yer alır. Maceranın parçası hâline gelen bu bilgilerle kitap; yazının neden önemli olduğunu, insanlık tarihindeki dönüştürücü gücünü ve arkeolojinin nasıl çalıştığını sezdirerek anlatır. Böylece Doğa’nın kişisel yolculuğu, okur için de geçmişle kurulan heyecanlı bir keşfe dönüşür.

Galiba en çok işsiz arkeolog mevcudunun bulunduğu ülkeyiz, bu konuda fikirleriniz nelerdir? 

Evet, maalesef arkeoloji mezunu olup da kendi alanında çalışma imkânı bulamayan çok fazla kişi var. Bunun temel nedeni, arkeolojinin ülkemizde büyük bir potansiyele sahip olmasına rağmen yeterince desteklenmemesi. Oysa Anadolu coğrafyası, dünyanın en zengin arkeolojik miraslarından birine sahip ve bu alanın sağlıklı bir şekilde araştırılması, korunması ve geleceğe aktarılması için çok daha fazla uzman gerekiyor. Arkeologlar için istihdam alanlarının artırılması şart. Sadece kazılar değil; müzeler, koruma projeleri, kültürel miras eğitimi, yayıncılık, hatta oyun ve animasyon sektörü gibi pek çok alt alan var. Arkeologlar bu alanlarda değerlendirilirse meslek gerçekten hak ettiği yere gelir.

Ben kendi adıma, çocuklara yönelik arkeoloji anlatılarıyla, mesleğin görünürlüğünü artırmanın ve toplumda bir farkındalık yaratmanın küçük ama önemli bir adım olduğunu düşünüyorum. Çünkü toplumsal talep arttıkça, bu alanda istihdam yaratmak da kaçınılmaz hâle gelir.