Denizler halkındır
Kıyılar, denizler, plajlar halkındır. Kumsallar bizimdir. Dinlenmek bir ayrıcalık değil, haktır. Cüzdanımızı aralamadan havlumuzu serebileceğimiz, ticarileştirilmemiş tek bir santimetre bile bulamıyorken belki de havlu sermek, sanıldığından daha politik bir eylemdir. Dinlenip tatil yapmak bile sınıfsal bir ayrıcalıkken plajları, parkları, gölleri, doğayı, özgürlüğü sadece “güzellik” olarak değil; “hak” olarak yeniden talep etmenin vakti geldi de geçiyor.

Ayçe Cansu Yaşar - Eğitimci
Gündelik hayatın yıkıcı temposu eşliğinde baharı tüketip haziranla selamlaşmaya yaklaşırken yaz tatili planları yapılmaya başlandı, hatta havaların ısınmasıyla pek çok yurttaş şimdiden deniz sezonunu açtı. Bir adım ötemizde uzanan yaz aylarıysa “boş zaman”, “dinlenme” ve “yaz tatili” gibi kavramların kime ne ifade ettiğini masaya yatırmamıza neden olan derin mekânsal adaletsizliği bize bir kere daha hatırlattı.
Yaz sadece bir mevsim olmanın ötesinde; çocukluk deneyimlerinin büsbütün farklılaştığı, sınıfsal eşitsizliklerin hafızaya en yumuşak tondan kazındığı unutulmaz bir zaman katmanıdır. Yaz kampları da, yaz aşkları da, yazlık anıları da, güneşin bellekte ördüğü imge de sınıfsal izler taşır. “Yaz”ın zihinde uyandırdığı çağrışım kimileri için dinlenme, uzaklaşma, maceraya atılma, kızgın kumlardan serin sulara dalmayken kimileri için hayatın yükünü alındaki terlere bindiren bunaltıcı bir sıcaklıktır.
Tatil yerleri aynı zamanda emek sömürüsünün en yoğun yaşandığı yerlerdendir. Yaz gelince şirin tatil beldeleri sosyal güvencesi olmadan uzun saatler çalışan sezonluk işçilerle dolup taşar. Sezonluk işçiler bir yandan başkalarının unutulmaz tatil anılarına fon oluştururken bir yandan da bahşiş toplamak için güneşin alnında ter döker. Tatile gitme imkânı bulamayıp şehre tıkılanlar ise AVM ve otobüs klimalarından medet umar. Mavi bayraklı koylarda dalga sesiyle günü selamlayanlar bir yana, öteki tarafta yoksul çocuklar polis, bekçi ve zabıta kovalamacası eşliğinde süs havuzlarında ferahlamanın peşine düşer.
Tatiller, kimi zaman yoğun ve yorucu hayat koşuşturmacasında dinlenebileceğimiz küçük bir mola kimi zamansa rutinin dışına çıkma olanağı yakaladığımız nadide bir dönemdir. Tatili neyle özdeşleştirirsek özdeşleştirelim fark etmez; tatil temel haklarımızdan biridir. Tatile çıkmak ve dinlenmek en önemli özlük hakkıdır. Gel gör ki neredeyse tüm yaşamını dinlenerek ve tatil yaparak geçiren ayrıcalıklı azınlığı kenara ayırırsak geniş halk kesimleri için dinlenememek kronikleşen bir sınıfsal yorgunluk biçimine dönüşmüştür.
Bu sınıfsal yorgunluğun bellibaşlı sebepleri var elbette. Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi Türkiye’de de birçok plajın özel işletmelere kiralanarak halkın ücretsiz kullanımına kapatılması, sırtta taşınan çadırı doğaya kurmak için bile özel işletmelere devredilen kamp alanlarınca fahiş ücretler beklenmesi, rahatça kumda oturmanın bile suç sayıldığı Şezlong-Kafe iktidarı bu sebeplerden birkaçı. Yerle gök arasında kalan tüm kamusal alanların, sermayenin çıkarları uğruna parsel parsel satılması sonucundaysa doğayla baş başa kalınacak birkaç günlük mütevazı bir tatil bile emekçilerin sırtına yük oluyor.
Oysa bu durum, Anayasanın, kıyıların devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğunu ve bu alanlardan yararlanırken öncelikle kamu yararının gözetilmesi gerektiğini açıkça belirten 43. maddesiyle açıkça çelişiyor. İktidarın ve yerel yönetimlerin yıllardır pek çok hayati konuda Anayasayla aleni olarak çeliştiği düşünülürse kıyılara turnike koyulup ücret bariyerleri çekilmesinin de görünmez hale gelecek kadar sıradanlaşması şaşırtıcı değil. Gözümüzün önünde normalleştirilen nice haksızlığın, yolsuzluğun yanında kıyıların kamusal mücadelesinin esamesinin bile okunmamasına neden hayret edelim ki?
Geçtiğimiz yaz Yunanistan’da halk, havlu sermenin devrimci bir eylem olabileceğini bize gösterdi. Yunanistan’ın Paros Adası’nda başlayan havlu hareketiyle halk, “kıyılar sermayenin değil, halkındır,” diyerek plajların özelleştirilmesine karşı örgütlü bir direniş gösterdi. Havlu eylemlerinin başarısı sonucunda hükümet, 198 plajı imara kapatıp bu bölgelerde ticari faaliyetleri yasaklamak zorunda kaldı. Yunanistan’daki plaj mücadelesinin burada da benzer bir harekete ilham verdiğine ve Datça, Ayvalık, Çeşme gibi bölgelerde halkın “havlunu da al gel” çağrısıyla eylemler düzenlediğine tanık olsak da buradaki eylemler yerel ve örgütsüz kalarak yeterince ses getiremedi.
Türkiye’de kıyıların kamusal kullanım hakkına dair güçlü ve kitlesel bir toplumsal tepki oluşmamasının ardında birçok etken yatıyor: Mücadele kültürünün yıllardır sistematik biçimde bastırılması, insanların geçim kaygısıyla kıyıların gaspına dair bir duyarlılığı önceliklendirecek takati bulamaması ya da bu ihlallerin fark edilmesini engelleyen söylem ve medya stratejileri… Ancak tüm bunlara rağmen toplumsal bellekte kamusal alanlara sahip çıkma iradesi hâlâ tamamen silinmiş değil. Gezi Parkı’nda ortaya konan o kitlesel iradenin güncel bir yansıması olarak, 19 Mart 2024’te gerçekleştirilen eylemlerde halkın demokratik haklarına kararlılıkla sahip çıktığını gördük. Bu da gösteriyor ki, baskılara rağmen mücadele kültürü tümüyle yok edilemedi; sadece bastırıldı, geçici olarak geri çekildi. Uygun zemin ve koşullar oluştuğunda yeniden ortaya çıkma potansiyelini coşkuyla içinde taşıyor. Ayrıca tüketimden gelen gücümüzü idrak edip boykot çağrısı yaptığımız, direnişi gündelik hayat pratiği haline getirmeyi tartıştığımız bu günlerde; en temel gündelik hayat hakkımız olan dinlenme hakkını savunmak, kıyıları tekrar sahiplenmek, mekânsal adaletsizliğe karşı çıkmak açısından havlu hareketi bize güncel bir perspektif sunuyor.
Tatil yapmak sadece parayla değil, zamanla ve kültürel sermayeyle de ilişkilidir. Zaman tasarrufu yapabilmek, plansız bir özgürlükle yola koyulabilmek, spontane keyifler yaratabilmek de sınıfsal bir imtiyazdır. Üstsınıflar zamana hükmetmekle kalmayıp zamanı daha yaratıcı biçimlerde kullanabilir. Altsınıflar ise yelkovan akrebi hışımla kovalarken sürekli bir şeylere yetişmeye çalışır. Üstelik sadece tatil yapabilmek değil, tatili nasıl yapabileceğini bilmek bile bir sermaye biçimidir. Sosyolog Pierre Bourdieu’nün kavramsallaştırdığı “kültürel sermaye” ile açıklanabilecek bu durum, tatilin sadece kendisini değil “doğal” bilgisini de kapsar.
Yüksek döviz kurları, uçak biletleri, vize engelleri gibi pek çok sebepten dolayı işçi sınıfından bir genç için yurtdışı tatili maddi imkânsızlarla bezeli bir hayal olabilir. Fakat bu genç, yurtdışı tatili yapacak paraya sahip olsa bile, yurtdışı tatilini planlayacak kültürel sermayeden genellikle yoksundur. Tatilin “nasıl” planlanacağını bilmek de bir sermaye biçimidir. Yurtdışına çıkmak için vize nasıl alınacağı, nereye başvurulacağı, ne yapılacağı çetrefildir. Dolayısıyla pek çok bürokratik engelin devreye gireceği böyle bir plana kalkışıp bilinmezliği çözmeye çalışmak sadece maddi açıdan değil, psikolojik açıdan da zorlayıcı hale gelir. Yine Bourdieu’nün kavramlarından biri olan “habitus”, bireyin içinde yetiştiği sınıfa göre edindiği sezgisel yönelimler, davranış kalıplarıdır. Tatili “nasıl” yapacağımızı bile habitus belirler. Üstsınıfın kültürel sermayesinde bu sezgisel yönelim ve davranış kalıpları doğrudan ya da dolaylı olarak mevcuttur.
Bourdieu, meşruiyetin kültürel iktidar tarafından belirlendiğini söyler. Dolayısıyla kimin tatilinin daha estetik veya daha değerli olduğunu da kültürel iktidar belirler. Çadırda konaklayarak kamp yapmak gibi görece maliyetsiz tatiller, bir kesim için mecburiyetken bir kesim için romantize edilmiş sefalet turizmine dönüşebilir. Ya da mesire alanında mangal yakmak “kaba” ve “görgüsüz” bir eğlence biçimi olarak kodlanarak kültürel meşruiyet alanından dışlanırken afili bir villanın bahçesinde “barbekü partisi” yapmak fiyakalı bir etkinlik olarak kodlanabilir.
Bir kesim için hayal olan ayrıcalıklar, kendi deneyim evrenini mutlaklaştıran bir başka kesim tarafından sıradanlık olarak sunuluyor. Belki şimdi birileri diyecek ki: “Olur mu canım? Baksana Instagram hikâyelerine, her kesimden insan lüks tatillere çıkabiliyor artık…” Fakat bu argümanın sokak röportajlarında “Telefonunu göster!” demekten pek bir farkı yok maalesef. Belki de sorun birilerinin gündelik yaşamı olan tatillerin, birilerinin Instagram’da çarşaf çarşaf sergilemek isteyeceği gösterişli bir fedakârlık olmasıdır. Belki de sorun dinlenmenin, tatile çıkmanın, güzel bir yemek yiyebilmenin hak değil de havası atılacak bir lüks gibi görülmesidir. Hatta belki de asıl sorun, birilerinin erişemedikleri ayrıcalıklar karşısında öfke ve itiraz üretmek yerine, bu eşitsizliği içselleştirerek şükürcülüğe sarılan ya da erişebilenleri “doğal olarak üstün” gören zihniyettedir. Öfkenin ve tepkinin yerini üstün hissetme mücadelesinin almasıdır belki sorun.
Kıyılar, denizler, plajlar halkındır. Kumsallar bizimdir. Dinlenmek bir ayrıcalık değil, haktır. Cüzdanımızı aralamadan havlumuzu serebileceğimiz, ticarileştirilmemiş tek bir santimetre bile bulamıyorken belki de havlu sermek, sanıldığından daha politik bir eylemdir. Dinlenip tatil yapmak bile sınıfsal bir ayrıcalıkken plajları, parkları, gölleri, doğayı, özgürlüğü sadece “güzellik” olarak değil; “hak” olarak yeniden talep etmenin vakti geldi de geçiyor.


