Google Play Store
App Store

Havalar artık soğudu. Uzun bir sonbaharın içinde kalakalmıştık; hatta bazen ilkbahardaki gibi parlıyordu güneş. Balıkçılar Kahvesi’nde odun sobasının yanan sesi bir süredir yoktu. Bugün biraz hasta hissettiğim için yazıyı bitirebileceğimden emin değildim; yine de denize ve dalgalara karşı oturup zihnimi toparlamaya çalışıyorum. Bu kahvehane, uzun zamandır benim için bir içebakış mekânı. Bir şeyler yaşadıktan sonra buraya gelip onları deneyime dönüştürecek içgörüye burada kavuşurum. Bu tür bir derinlik, bilincin içsel dünyaya yönelmesiyle, yaşantının anlamlarına duyulan merakla oluşur. Gördüğümüz ve yaşadığımız şeyler, içebakışla işlenmedikçe deneyime dönüşemiyor; sadece akıp gidiyor. Ruhtaki asıl zayıflama da burada ortaya çıkıyor: Yaşantılarımız, bizde iz bırakacak kadar içeri giremiyor.

Yapay Zekâ

Rüzgârda savrulan bir yaprak gibi, bir manzaradan diğerine, bir yaşantıdan ötekine savrulup duruyoruz. Tıkandığımız yerde de bu kez Yapay Zekâ’ya soruyoruz: “Şimdi ne oldu, ne yapmam gerek?” O da kendi sınırları içinde, bazen isabetli, bazen uydurma, iç dünyamızı bize tercüme etmeye çalışıyor. Yakın zamanda izlediğim ‘Pluribus’ dizisini sorduğumda, var olmayan bir hikâye uydurdu; sonra ‘halüsinatif davrandığını’ kabul etti. Yapay Zekâ’nın bu halüsinatif durumu, günümüz insanının çelişkilerini ve kafa karışıklığını yansıtıyor. Her konuda uzman olduğunu sanan, kanaatini bilgi yerine koyan insanlar dünyasında, makine de uydurmanın kolaycılığına kaçabiliyor. İnsan ile makine, aynı yüzeysellikte buluşuyor—ve yüzeysellik arttıkça, benliğin kendi iç deneyimini ayırt etme yetisi de aşınıyor. Christopher Bollas, 'Anlam ve Melankoli’de tartıştığı üzere, 21. yüzyılda yeni bir tür düşüncenin doğduğunu söylüyor: Yataycılık. Tüm fikirleri eşit derecede geçerli kılan, hiyerarşileri ve öncelikleri silen bir düşünme tarzı bu. Yataycılık, içgörünün gerektirdiği derinlik duygusunu aşındırıyor; çünkü tüm fikirlerin eşitlendiği bir zeminde, düşüncenin ağırlığı kayboluyor. İnternet ve Yapay Zekâ aracılığıyla herkes, bilmediği alanlarda bile kendini yetkin hissedebiliyor. Yetkinlik yanılsaması arttıkça düşüncenin dolaşımı hızlanıyor ama derinliği azalıyor. Dışarıdan bakıldığında bu durum bir tür demokratikleşme gibi görünse de, gerçekte farkların silindiği ve düşüncenin homojenleştiği bir düzlem oluşuyor. Adorno’nun kitle kültürü için kullandığı “Kitle Canavarı” metaforunu hatırlatan bir tablo bu: Her şeyi hızla tüketerek değersizleştiren, uydurma bilgileri gerçekmiş gibi dolaşıma sokan ve sonunda herkesi aynı yüzeye çeken bir kitle. İçgörünün yerini hızlı kanaatler ve eşdeğerlik alıyor.

Homojenleşme

Üniversite öğrencisiyken de bu kahvehaneye gelirdim. Benim gibi kitabını, defterini alıp gelen arkadaşlarım olurdu. Saatlerce şiir ya da felsefi bir konu üzerine, keskin fikirlerimizi çarpıştırarak konuşurduk. Herkes biraz da farklı olmak için bir araya gelirdi; düşüncenin riski ve tartışmanın gerilimi oradaydı. Bugün biri aynı cesaretle, keskin bir fikrini bir eser üzerinden ortaya koysa ne olur? Gerçek bir tartışma mı çıkar, yoksa linç refleksi mi devreye girer? Yataycılık diye sunulan şey, giderek farklı seslere tahammülsüz, tek tonda bir homojenleşmeye dönüşüyor. Çünkü derinlik, ancak farklı seslerin çarpışmasıyla oluşur; homojenleşme bu çarpışmayı imkânsız kıldığı için içgörüyü sessizleştiriyor. Şimdi kafelere baktığımda benzer bir manzara görüyorum: Herkes cep telefonuna ya da bilgisayarına gömülmüş. Tartışma, yüz yüze risk almanın alanından çıkıp, benzer fikirde olanların sanal bir kümelenmesine taşınmış durumda. Kolektif bir normun parçası olmakla meşgulüz; ama aynı zamanda derin bir yalnızlık içindeyiz. Derinlik kaybolduğunda yalnızca benlik değil, ortak gerçeklik duygumuz da zedelenir. İçgörüyü felce uğratan bu zihinsel ve toplumsal güçler üzerine düşünmeden ruhsal dayanıklılığımızı yeniden kurmamız mümkün değil. Yaşadıklarımızı içebakışla yoğuramadığımız sürece dünyaya yeniden inanmanın sahici yollarına da kavuşamayacağız. İçgörüyü kaybettiğimiz yerde hem kendimize hem birbirimize yabancılaşıyoruz ve bunu fark edecek derinliği de yitiriyoruz.