Devletin ta kendisi
Biliriz ki, acıyı en iyi çeken bilir. Düşünürüz ki, mağduriyeti en iyi mağdur anlar. İnanırız ki, yoksunluğu en iyi eksikliğini duyan bitirir. Biliriz, düşünürüz, inanırız da, yaşadığımız bu değil. Olanlar, herkesi kucakladığını söyleyen bir iktidarın varlığını kanıtlar nitelikte değil. Mağduriyetlerin altından çıkan kılıçların sallandığı o meydan, demokrasi meydanı değil. Olsa olsa, kaleyi ele geçirmeyi hedefleyen bir savaş alanı. Yolları yeni esaretlere açılan… Aksi olsaydı, ileri aşamasına geçildiğinin ilân edildiği bir ülkede hâlâ en temel haliyle ne demokrasi ne de özgürlük ve adalet arayışı sürüyor olurdu.
Ama değil işte… Günde kırk kere söylemekle demokrat olunmuyor. Faşist ağızlarda döndürüldükçe tutsaklaşıyor özgürlük. Mağdur dilden mağrur tavra geçiş, istense de saklanamıyor. Mağduriyet ekmeğini yemek de bir yere kadar. Misal, ana dilde eğitim alması engellenen Kürtlere kadar... Misal, cemevi isteyen Alevilere camiyi gösterene kadar… Bunca zaman ekmeğini yedikleri mağduriyet, işte buraya kadar…
***
‘Öteki’ydiler. İnançlarını özgürce yaşamalarına izin verilmiyordu. Mağdurdular. Ayrımcılığa şiddetle karşıydılar. Herkesi, bütün renkleriyle kucaklamaya hazırdılar. Gömleklerini çıkarmış, Âdem babamız Havva anamız gibi, çıplaktılar. Ne oldu? Devlet oldular. Demokratlıkları, muhafaza ettiklerine ağır geldi. Özgürlük, tutuculuklarına büyük geldi. Herkesi kucaklayan kolları, ‘tek ırk, tek din, tek dil’ diyecek kadar küt ve kısa kaldı. Muhafazakâr demokratlardan, ancak kendilerini muhafaza edecek kadar demokrasi çıktı. Bir hayal kırıklığı değil elbet yaşattıkları; çünkü hayale fırsat vermeyecek kadar göz önündeydi geçmişleri...
CHP Dersim Milletvekili Hüseyin Aygün’ün, TBMM’de cemevi açılması amacıyla verdiği dilekçeye, TBMM Başkanı Cemil Çiçek’ten cevap geldi. Uygun değil! Sebep? Diyanet İşleri Başkanlığı’na (DİB) göre, “Alevilik ayrı bir din olmayıp İslam içi bir oluşum, İslam’ın tarihi süreçte ortaya çıkmış bir zenginliğidir ve İslam dininin ibadet yerleri camilerdir.” Bu cümlede ne var? 1) İnanç özgürlüğü konusunda ayrımcılık var. 2) Yurttaşın ihtiyacını karşılamakla yükümlü bir devletin topu taca atması var. 3) Anayasa tarafından güvenceye alınmış hak ve özgürlük sınırının, DİB’nin izin verdiği yere kadar uzandığının ilânı var. Bu cümlede olmayan şey ise laiklik.
***
Türkiye laik bir ülke değil; çünkü devletin bir dini ve mezhebi var. DİB de, bu Sünni Müslüman inanışın temsilcisi. Dolayısıyla Alevileri temsil etmiyor ve onlarla ilgili bir konunun danışılabileceği merci değil. Meclisin, karar alma iradesini DİB’ye teslim ederek, din ve vicdan özgürlüğünü ayaklar altına alması ise ayrı bir facia; ama şaşırtıcı değil; çünkü farklılıkları bir kazanda eritme zihniyetiyle harcı karılan devlet, elbette ki dinini koruması için DİB’ye başvuracak ve Alevilere bu resmi dini zorla dayatacaktı. Herhangi bir yerin ibadethane olup olmadığına karar verme ve ibadetin yapılış şekline karışma cüreti buradan geliyor.
Aleviler, ibadet yerlerinin cemevleri olduğunu; öğretilerinin ve ibadet şekillerinin de Sünni Müslüman gelenekten farklı olduğunu söylüyor. Devletin değil, kişilerin dini olabileceği gibi basit bir gerçeğin ısrarla göz ardı edilmesi sonucu, Alevilerin bu konudaki talepleri hep cevapsız bırakılıyor. Aynı şekilde, inanmama hakkını kullanan yurttaşların da özgürlüklerinin güvence altına alınması, laik ve demokratik ülkelerin olmazda olmazıdır. Bunun evrensel hukuktaki yeri, din ve inanç özgürlüğünün korunmasıdır.
***
Bir caminin yer aldığı TBMM’de kuşkusuz cemevi, havra ve kiliseye de yer var. Topluluklar kendilerini nasıl tanımlıyorsa devlet de onları öyle kabul etmek zorunda. Senin dilini, senin dinini, senin ırkını beğenmedim diyemez. Yerine başka bir şey öneremez. Vergiyi alırken farklılık gözetmeyen devlet, hizmet verirken farklılık gözetemez. Demokrasilerde devlet yurttaşın ihtiyacını karşılamak için vardır, yurttaşı kendi ihtiyacına göre dönüştürmek için değil. Dersim’i, Çorum’u, Sivas’ı, Maraş’ı yaşamış, daha düne kadar evleri işaretlenmiş Alevilerin tedirginliğini ortadan kaldırmak yerine; cemevlerine cümbüş evi diye hakaret ettikten sonra camiye çağırmak, kelimenin tam anlamıyla onlarla dalga geçmek demektir.
Biliriz ki, acıyı en iyi çeken bilir. Düşünürüz ki, mağduriyeti en iyi mağdur anlar. İnanırız ki, yoksunluğu en iyi eksikliğini duyan bitirir. Biliriz, düşünürüz, inanırız da, yaşadığımız bu değil. Mağduriyetlerin altından çıkan kılıçların sallandığı o meydan, demokrasi değil, savaş meydanı. “Vesayet yıkıldı” diyenlere duyurulur; AKP, devletin ta kendisidir.


