Dikkat boşluk! Düşme tehlikesi
Bir insan neden tutunur? Hayat, yaşamaya değerdir çünkü. İnsanın neye tutunduğu da önemlidir. Tutunduğu şeylerle kurar küçük dünyasını. Ve tutunduğu şeylerle hayatı değer kazanır. Karşılık olarak tutunduğu şeyler de ona hayatının anlamını ve kimliğini verir. Beckett’in kahramanları “gizlendikleri çöp kutularının içinde ne kadar acınası olurlarsa olsunlar, kendilerine ait küçük bir bölgeleri vardır… Büyük Molloy’un “malım mülküm” dediği şey. Artık hareket etmiyordur; küçük bir kancası vardır ve çok çok bir metrelik bir yarıçap içinde, kancasıyla bir şeyleri, malını mülkünü çekip almaktadır… Bu, ifade ettiği açık ve seçik bölgedir. Hepimiz oradayız işte.” (Deleuze). Kimi atasının sözünü dinler, bir baltaya sap olur ve balta sayesinde kendi küçük dünyasını inşa eder; burası, kendini ve dünyayı ifade edeceği açık seçik bölgedir. Açık ve seçik bölgesinden gözüne kestirdiği ağaçları baltasıyla kesip mülk edinir. Kimi paraya tutunur, her şeyin bir fiyatı vardır, küçük dünyasını satın aldığı metalarla inşa eder. Kimi toprağa, toprağın üzerinde canlı cansız ne varsa onlara tutunur, tutunduğu şeyler çoğaldıkça kendini ifade ettiği açık ve seçik bölge de giderek genişler. Yeryüzüne körleşenler ise göklere tutunur ve göklerden gelecek kararları bekler. “Estragon: Ne hoş bir yer. Güzel manzara hadi, gidelim./ Vladimir: Gidemeyiz./ Estragon: Neden?/ Vladimir: Godot’yu bekliyoruz.”
Ama insan, her şeyden önce kelimelere tutunur. Yuhanna’ya göre İncil, “Önce kelime vardı” diye başlar. Kelimeden önce kaos vardır, yani dipsiz boşluk. Ve o zamandan beri kelimelere tutunan insan durmadan konuşuyor, kelimelerle yaratıyor kozmosunu. Konuşmak zorunda, susarsa dipsiz boşluğa düşer. Sustuğu, kelimelerin tükendiği anlarda oluyor, dipsiz boşluğun korkunç uğultusunu işitir işitmez can havliyle yeniden konuşmaya başlıyor. Susmamalı, baksanıza boşluktaki anlam ağları sürekli çözülüp dağılıyor, susarsa anlamsızlığın dipsiz kuyusuna düşmesi işten bile değil. İnsan hayata pamuk ipliğiyle bağlı. Pamuk iplikleriyle ördüğü bir olay örgüsü, anlatacağı bir hikâyesi yoksa, “bir süreden beri üzerinde yürüdüğü şeyin hava olduğunu anımsayan bir çizgi film kahramanı gibi düşer” (Handke). İnsan hayata kelimelerle tutunur ve tutunduğu kelimeler onu bir konuma yerleştirir ve kimliklendirir. Nereli olduğu değil, hangi kelimelere tutunduğu önemli. Kelimeler kimin kelimeleri? Kim konuşuyor?
Yuhanna’ya göre İncil şöyle devam eder: “Kelime, tanrıyla birlikteydi. Her şey onun aracılığıyla var oldu. Var olan hiçbir şey onsuz yaşamadı.” Kelimeler artık tanrıyla birlikte değil. Tanrı yeryüzündeki egemenliğini temsilcilerine devrettiğinden beri despotlar kelimeleri mülk edindi. Tanrı değil, artık onlar konuşuyor. Ve onlar konuştukça despotik kelimelerle örülüyor boşluk. Ve düşmemek için can havliyle kelimelere sarılan bedenler, despotik ağlarda kıskıvrak asılı kalıyor. Herkes hayatının bir döneminde tutunduğu şeyleri yitirmiş ve boşluğa düşmenin ne berbat bir şey olduğunu mutlaka deneyimlemiştir. Bedenlerin kıskıvrak yakalandığı despotik ağlarda asla düşme tehlikesi yaşamazsınız. Kelimeler öylesine sıkı örülmüştür ki, özgürlüğün esintisini duyumsayacağınız en küçük bir boşluğa bile yer verilmemiştir. Yine de bazen kelimeler arasındaki gözden kaçan küçük çatlaklar özgürlüğün esintisini duyumsatmaya yetebilir. Böylesi zamanlarda despotik ağlarda kıskıvrak yakalanmış bedenlerde bir kıpırdanma olur. Kaçabilecekleri bir boşluk keşfetmeleri kimi bedenlerde heyecan yaratır. Fakat uyarı levhasını okur okumaz özgürlük hevesleri kursaklarında kalıyor: “Dikkat! Düşme Tehlikesi. Boşluğa Yaklaşmayın”. Düşmekten korkanlar, özgürlük heveslerinden vazgeçip despotik ağlara sımsıkı sarılıyor.
Boşluk tehlikelidir, düşebilirsiniz, fakat boşluğa düşmeden de özgürleşemezsiniz. Belki de insanoğlunun karşılaştığı en yaman çelişki bu. Ancak düşmeyi göze alanlar özgürleşebilir. Düşmek, tutunduğunuz şeyleri yitirmektir. Düşme korkusu, despotik ağlarda kıskıvrak asılı kalanlar arasında çok yaygın olan bir korku: Yeryüzüne düşme korkusu. Yeryüzünün bedenlerine tutunanlarda böyle bir korku yoktur. “Olduğum şeyle olmadığım şey arasında, hayal ettiğim şeyle hayatın beni yaptığı şey arasında bir boşluğum” (Pessoa).


