Google Play Store
App Store

Amedspor’un Süper Lig’e yükselişi sonrası koparılan fırtına, bir futbol kulübüne yönelmiş sıradan bir tepki değil. Diyarbakırspor’un Bursa’da, Mersin’de, yaşadıklarıyla Amedspor’un Beyaz Toros ve “Yeşil” pankartları altında sahaya çıkmaya zorlandığı atmosfer, Türkiye’de sağ milliyetçi siyasetin tribünler üzerinden nasıl bir nefret dili kurduğunu gösteriyor.

Diyarbakırspor'dan Amedspor'a Türk sağının sahalara taşıdığı nefret dili

Amedspor’un Süper Lig’e yükselişi sonrası koparılan fırtına, bir futbol kulübüne yönelmiş sıradan bir tepki değil.

Diyarbakırspor’un Bursa’da, Mersin’de, yaşadıklarıyla Amedspor’un Beyaz Toros ve Yeşil pankartları altında sahaya çıkmaya zorlandığı atmosfer, Türkiye’de sağ-milliyetçi siyasetin tribünler üzerinden nasıl bir nefret dili kurduğunu gösteriyor.

Bir takım düşünün: Sahaya çıkıyor, 90 dakika futbol oynaması bekleniyor. Ama daha top santraya konmadan maçın adı değişiyor. Rakip artık rakip değil tribünlerin, sosyal medyanın, siyasetin ve yıllardır biriktirilmiş öfkenin hedef tahtası. Forma, arma, şehir, isim…

Hepsi bir anda futbolun dışına taşınıyor. Amedspor’un Süper Lig’e yükselmesiyle birlikte yaşananlar tam olarak bu. Skor tabelasında sade bir gerçek var: Diyarbakır temsilcisi, tarihinde ilk kez Süper Lig’e çıktı.

TEBRİK SONRASI GELEN GÜRÜLTÜ

Fakat Türkiye’de bazı başarılar sadece başarı olarak okunmaz. Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş’ın Amedspor’u tebrik etmesi bile bu yüzden olağan bir sportif jest olarak kalmadı.

Sağ-milliyetçi ve ırkçı çevrelerin tepkisiyle karşılaştı. Bu tepkilerin ortak cümlesi neredeyse ezber gibiydi: “Bizim Kürtlerle sorunumuz yok ama…” İşte Türkiye’nin uzun ve yorucu hikâyesi çoğu zaman o “ama”dan sonra başlar.

Bu “ama”, bir bağlaçtan fazlası, kapı eşiği. İlk cümlede içeri davet eder gibi yapar, ikinci cümlede kapıyı yüzünüze kapatır. “Sorunumuz yok” diyerek kendini masumlaştırır “ama” diyerek sınırı çizer. "Sorun Kürtlerin varlığı değil" denir ama Kürtlerin kendi adıyla, kendi diliyle, kendi hafızasıyla görünür olması sorun edilir.

Amedspor meselesi tam da burada başlıyor. Çünkü tepki, bir kulübün Süper Lig’e çıkmasına değil o kulübün Amed adıyla, Diyarbakır’ın Kürt hafızasına temas eden bir sembol olarak en görünür sahaya çıkmasına yöneliyor.

DİYARBAKIRSPOR'UN HİKÂYESİ

Bu hikâyeyi bugünden başlatmak kolaycılık. Çünkü Amedspor’a yönelen öfkenin arkasında, Diyarbakırspor’un sahalarda biriktirdiği uzun bir hafıza var.

Diyarbakırspor, 1968’de kuruldu. Doğu ve Güneydoğu’dan Süper Lig’e yükselen ilk kulüplerden biri olarak kentin futbol belleğinde çok güçlü bir yer edindi. Kuruluşu, dönemin her ile güçlü takım fikriyle de örtüşüyordu.

Türkiye liglerini ülke geneline yayma hedefiyle başlatılan futbol seferberliğinin bir parçasıydı. Başka bir ifadeyle Diyarbakırspor, başlangıçta devletin de itiraz etmediği, hatta teşvik ettiği bir bölgesel temsil projesiydi. Ancak mesele futbol sahasının dışındaki kimlik gerilimlerine temas etmeye başlayınca, o temsil alanı giderek daraldı.

"İSPAT MECBURİYETİ"

2000’lerin sonuna gelindiğinde Diyarbakırspor’un deplasmanları artık sadece maç yolculuğu değildi. Her deplasman, bir sınav, bir gerilim, bir “kendini ispat” mecburiyetine dönüştü. 26 Eylül 2009’daki Bursaspor-Diyarbakırspor maçı bu hafızanın en sert kırılma anlarından biri oldu.

2009'DA YAŞANAN OLAYLAR

Dönemin Diyarbakırspor Basın Sözcüsü Suat Önen, Bursa’da “PKK dışarı” sloganlarıyla başlayan ve şiddetle süren olayları “ırkçı tavır” olarak niteledi. Kulüp ceza verilmemesi halinde ligden çekilmeyi dahi gündemine aldı. O gün tribünlerde yaşanan şey sıradan bir rekabet değildi. Futbol maçı, bir anda 'milli güvenlik' ayinine çevrilmişti. Rakip tribün, karşısındaki takımı sportif bir rakip gibi değil, ülkenin düşmanıymış gibi kodlayan bir dil kuruyordu.

O maçın ardından bir taraftarın anlattıkları, bu meselenin neden “tribün olayı” diye geçiştirilemeyeceğini gösteriyor. Diyarbakırsporlu taraftarlar maç öncesi ve sırasında “PKK dışarı” sloganları atıldığını, buna karşı “Biz PKK değiliz” diye cevap verdiklerini anlatıyordu.

"BAŞKA ÜLKENİN VATANDAŞI GİBİ HİSSETTİM"

O gün tribünde yer alan bir taraftarın sözleri ise durumu net bir biçimde özetliyordu: “Başka ülkenin vatandaşıyım gibi hissettim.” Bir futbol taraftarının deplasmanda hissettiği şey buysa, orada sadece futbol konuşulmuyordur. Orada bir yurttaşlık eşiği, bir aidiyet testi, bir “sen bizden misin?” sorgusu vardır.

Burada kritik nokta şu: Sağ-milliyetçi dil, futbol tribününü bir tür cepheye çeviriyor. Karşısındaki takımın oyuncularını, taraftarlarını, yöneticilerini birey olarak değil, topluca kriminalize edilmiş bir kimliğin taşıyıcıları olarak görüyor. Böylece futbolun rekabet duygusu, etnik ve politik bir düşmanlaştırma ritüeline dönüşüyor.

Diyarbakırspor’un başına gelenler Bursa’yla sınırlı kalmadı. Mersin deplasmanında “PKK dışarı” ve “Apo’nun uşakları dışarı” sloganları atıldı, Diyarbakırspor taraftarlarının buna karşı nüfus cüzdanlarını çıkarıp İstiklal Marşı okudu.

NEFRET DİLİNİN YARATTIKLARI

Bu sahne neredeyse trajik bir Türkiye alegorisi gibi: Bir takımın taraftarı, maç izlemeye gittiği tribünde yurttaşlığını ispatlamak zorunda kalıyor. Futbol biletiyle stada giren insan, kimliğini çıkarıp “Ben de buradayım, bu ülkenin vatandaşıyım” demek zorunda bırakılıyor. İşte nefret dilinin en sinsi tarafı burada: İnsanı sürekli savunmaya iter. Sürekli “değilim” demeye zorlar. Oysa kimse bir futbol maçına kendini kanıtlamak için gitmez.

Sonra aynı gerilim Diyarbakır’a taşındı. Bursa'da başlayan nefret dili karşılık buldu. 2010’da Diyarbakırspor-Bursaspor maçı 17. dakikada çıkan olaylar nedeniyle tatil edildi. Nefretin nefretle beslendiğini net bir biçimde gördüğümüz, taşların sopaların ortaya çıktığı bu maçta en büyük zararı sporcular gördü. TFF, Diyarbakırspor’u 3-0 hükmen mağlup saydı. Bu karar, sezonun sportif kaderini de etkileyen bir halka oldu.

Elbette Diyarbakırspor’un çöküşünü tek bir maça, tek bir karara bağlamak doğru olmaz. Kulübün mali, idari ve sportif sorunları vardı ama bu uzun gerilim hattının kulübün omuzlarına yüklediği ağırlığı görmezden gelmek de aynı ölçüde eksik olur.

Çünkü bir kulüp yalnızca bütçeyle değil, iklimle de yaşar. Sürekli hedef gösterildiği, deplasmanda kimlik sorgusuna çekildiği, kendi sahasında gerilimin içine hapsedildiği bir iklimde futbolun normal kalması beklenemez.

AMATÖRE KADAR GERİLEDİLER

Nitekim Diyarbakırspor’un düşüşü keskin oldu. 2009-10 sezonunda Süper Lig’de yer alan kulüp, ardından alt liglere savruldu. 2013’te amatöre düştü. Bir zamanların kent hafızasına kazınmış takımı, sahneden çekilirken geride yalnızca sportif bir enkaz bırakmadı aynı zamanda Türkiye futbolunun görmezden gelmek istediği bir aynayı da bıraktı.

O aynanın karşısına yıllar sonra Amedspor çıktı. Amedspor, Diyarbakırspor’un bıraktığı boşluğu sadece sportif olarak doldurmadı. Aynı zamanda kentin başka bir temsil biçimini sahaya taşıdı ama bu kez tepki daha baştan hazırdı. Çünkü Amed adı, sağ-milliyetçi siyasetin tahammül sınırlarını zorlayan bir görünürlüğe sahipti.

Bir şehrin tarihsel adının forma üstünde, skorbordda, fikstürde, televizyonda yer alması bile bazı çevreler için bir tür “sınır ihlali” sayıldı. Amedspor’un daha alt liglerdeyken bile olağan dışı biçimde tartışılması, aldığı cezalar, deplasmanlarda yaşadığı saldırılar ve sosyal medyada hedef gösterilmesi bu yüzden tesadüf değildi.

PANKARTA VERİLEN CEZA

2016’daki Fenerbahçe maçı bu açıdan sembolik bir örnek. Amedspor, Türkiye Kupası çeyrek finalinde Fenerbahçe karşısına “Çocuklar ölmesin maça gelsin” pankartıyla çıktı. PFDK, bu pankart nedeniyle kulübe para cezası verdi. Bir futbol sahasında çocukların ölmemesini istemek bile talimatlara aykırılık diliyle cezalandırıldığında, sorun sadece talimat meselesi olmaktan çıkar. Orada politik alanın daraltılması, söz konusudur.

Amedspor’un yaşadıkları bununla da sınırlı değildi. 2016’da Ankaragücü-Amedspor maçı sonrası protokol tribününde Amedspor yöneticilerine saldırı yaşandı. PFDK, Ankaragücü’ne seyircisiz ve tarafsız sahada oynama cezaları verdi, bazı yöneticilere hak mahrumiyeti uygulandı.

YÖNETİCİLERE YAPILAN SALDIRILAR

2018’de yayımlanan bir röportajda, Amedspor’un gittiği birçok şehirde ırkçı söylemlerle karşılaştığı, Ankaragücü maçında teknik heyete fiziki saldırı olduğu ve bir yöneticinin burnunun kırıldığı aktarılıyordu. Bunlar bir araya geldiğinde karşımıza münferit olaylar değil, süreklilik kazanmış bir muamele biçimi ortaya çıkıyor.

Bu sürekliliğin en karanlık sahnelerinden biri ise 5 Mart 2023’te Bursa’da oynanan Bursaspor-Amedspor maçında yaşandı. Statta açılan pankartlar işin sadece “taraftar taşkınlığı” olmadığını bütün çıplaklığıyla gösterdi: Beyaz Toros ve Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım.

Bu iki sembol, herhangi iki pankart değildir. Beyaz Toros, 1990’larda bölgede faili meçhullerin, şiddetinin toplumsal hafızadaki en ağır imgelerinden biri. Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım ise aynı karanlık dönemin adı en çok anılan figürlerinden. Bu pankartlar bir futbol maçında açıldığında, karşı tarafa verilen mesaj “sizi yenmek istiyoruz” değil, çok daha karanlık: “Sizin hafızanızı biliyoruz ve o hafızanın korkusunu tribüne taşıyoruz.” Bu, futbol rekabeti değil; travmanın pankarta dönüştürülmesidir. Topun oyunda olduğu bir yerde, 90’ların hayaletleri tribüne çağrılmıştır.

Dahası, olay sonrası yalnızca birkaç taraftarın heyecanıyla açıklanamayacak bir tablo ortaya çıktı. Fakat sorun şu ki bu sembollerin tribüne girebilmesini sağlayan iklim bir günde oluşmadı. Bu iklim, yıllarca “Bizim Kürtlerle sorunumuz yok ama…” cümlesinin arkasına saklanan siyasal dilin ürünü.

TRİBÜNDEN DEVŞİRİLEN SİYASAL GÜÇ

Burada siyasal kazanç mekanizması çok net işliyor. Sağ-milliyetçi siyaset, futbol tribününü hazır bir duygu deposu olarak görüyor. Taraftarlık zaten güçlü bir “biz” duygusu üretir. Renkler, marşlar, semboller, öfke ve sevinç zaten sahnededir. Bu zemine etnik ve politik düşmanlaştırma dili eklendiğinde, tribün bir anda siyasal mobilizasyon alanına dönüşür.

Genç taraftar, farkında olmadan kendisine miras bırakılan bir cümleyi tekrar eder. Önce “PKK dışarı” diye bağırır, sonra her Kürt görünürlüğünü bu cümlenin içine sıkıştırır. Sonra, “Bizim Kürtlerle sorunumuz yok” der ama Amedspor’un tebrik edilmesine tahammül edemez. Çünkü sorun Kürtlerle değilse bile Kürtlerin eşit, görünür ve kendi adıyla var olma ihtimaliyledir.

Amedspor’un Süper Lig’e çıkışı sonrası yaşanan tebrik tartışmaları bu yüzden sadece sosyal medya gürültüsü değil. Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş’ın tebrik mesajları, Trabzonspor’un ise Amedspor’u tebrik etmeyip '3 Mayıs Türkçülük Günü' paylaşımı yapması ayrıca gündem oldu.

Burada mesele tek tek kulüplerin sosyal medya tercihinden ibaret değil, bir futbol başarısının ardından bile nefret dilini içeren reflekslerin nasıl devreye girdiği. Tebrik eden kulüpler “Neden tebrik ettiniz?” diye hedefe konulurken tebrik etmeyenlerin tutumu belli çevrelerde “duruş” diye alkışlanıyor. Yani spor etiğinin en basit jesti bile sadakat testine çevriliyor.

ŞÜPHELİ İLAN ETME YÖNTEMİ

Türkiye’de tarihsel olarak örgütlenmiş sağ-milliyetçi ve ırkçı siyasetin ürettiği somut bir dilden söz ediyoruz. Bu dilin yöntemi belli: Önce kimliği kriminalize eder, sonra o kimliğin her görünürlüğünü şüpheli ilan eder. Sonra bu şüpheyi tribüne, sosyal medyaya, televizyon yorumlarına, kulüp reflekslerine taşır. En sonunda da ortaya çıkan nefreti “halkın hassasiyeti” diye pazarlamaya çalışır. Oysa bu, kendiliğinden doğmuş bir hassasiyet değil yıllarca sulanmış bir öfke bahçesi.

Diyarbakırspor’dan Amedspor’a uzanan çizgi bu yüzden aynı hikâyenin iki perdesi gibi. İlk perdede Diyarbakırspor vardı: Devletin de desteklediği bir bölge takımı olarak sahaya çıktı ama tribünlerde “PKK dışarı” sloganlarıyla karşılandı, taraftarları kimlik göstermek zorunda bırakıldı. Bursa’da ve başka deplasmanlarda hedef oldu, kendi sahasındaki gerilimlerin ardından hükmen yenilgilerle ve çöküşle anıldı.

İkinci perdede Amedspor var. Yine aynı deplasmanlarda saldırılar yaşadı, Beyaz Toros ve Yeşil pankartlarıyla 90’ların karanlığına gönderme yapan bir nefret koreografisinin ortasına itildi ve bugün Süper Lig’e çıktığında, yine aynı cümlelerle karşılandı.

Bu hikâyede en tehlikeli şey nefretin bağırarak değil, tekrar edilerek normalleşmesi. Bir slogan ilk duyulduğunda ürpertir. İkinci kez duyulduğunda öfkelendirir. Yüzüncü kez duyulduğunda bazıları için 'tribün kültürü' olur. İşte nefret dili siyasetin tribünlerdeki başarısı burada yatıyor: Nefreti gündelikleştiriyor. Bir pankartı 'şaka', bir sloganı 'tepki', bir saldırıyı 'gerginlik', bir dışlamayı 'hassasiyet' diye ambalajlıyor. Böylece genç taraftar, hangi tarihin hangi karanlık sembolünü taşıdığını bilmeden ya da bilerek o sembolün taşıyıcısına dönüşüyor.

Oysa futbolun hafızası güçlü. Top yuvarlak ama hafıza düz bir çizgide ilerlemez. Bazen yıllar sonra aynı stada, aynı slogana, aynı korkuya geri döner. 2009’da Bursa’da Diyarbakırspor’a söylenenlerle 2023’te Amedspor’a açılan pankartlar arasında düz bir çizgi var.

TAHAMMÜL SINIRLARI

O çizgi, sadece iki kulübü değil, Türkiye’de bir kimliğe yönelik tahammül sınırlarını da gösteriyor. Bugün Amedspor Süper Lig’e çıktı diye koparılan öfke, aslında bir futbol kulübünün yükselişinden duyulan rahatsızlık değil, yıllardır aşağıda, kenarda, 'makbul sınırlar içinde' tutulmak istenen bir kimliğin merkez sahneye çıkmasından duyulan rahatsızlık.

Bu yüzden Amedspor’un Süper Lig’e gelişi sadece sportif bir başarı değil. Aynı zamanda ülke futbolunun önüne konmuş bir ayna. Bu aynada herkes kendi yüzünü görecek: Tebrik etmeyi bile risk sayanlar, tebrik eden kulüplere saldıranlar, Beyaz Toros pankartını “tribün tepkisi” diye geçiştirenler, “Bizim Kürtlerle sorunumuz yok ama” cümlesinin arkasına saklananlar…

Sonuçta mesele şu kadar basit ve ağır: Eğer bu sadece futbol olsaydı, bir tebrik mesajı bu kadar öfke doğurmazdı. Eğer bu sadece futbol olsaydı, bir takımın adı bu kadar tartışılmazdı. Eğer bu sadece futbol olsaydı, tribüne Beyaz Toros’un hayaleti çağrılmazdı.

Demek ki sahada oynanan maç başka, tribünde oynanan oyun başka. Amedspor bugün Süper Lig’e yükseldi ama onunla birlikte Türkiye futbolunun bastırılmış hafızası da yeniden en üst lige çıktı ve bu kez mesele, sadece kimin kazanacağı değil, bu ülkenin futbol sahasında kimin insan, kimin hedef, kimin yurttaş, kimin “ama”dan sonra gelen şüpheli sayılacağı.