Google Play Store
App Store

45. İstanbul Film Festivali’nde ödüller bu akşam sahiplerini bulacak. Festivalin 11 günlük süresi içinde izleyebildiğim ya da önceden izlemiş olduğum 35 film arasından hazırladığım bir seçkiyi okurlarımızla paylaşmak istiyorum.

Doğanın sineması, sinemanın doğası

Yorucu bir on günün ardından hafta sonunda izleyeceğim birkaç film daha kaldı: Markus Schleinzer’in ‘Rose’unun yanı sıra, Ali Kemal Güven’in ‘Sultana’sı, Erol Mintaş’ın ‘Yeryüzü Şarkısı’ ve Yeşim Ustaoğlu’nun belgeseli ‘Kuru Taşın Başı’. Umarım bu son üç film izlediğimiz yerli filmlerin yarattığı karamsarlık bulutlarını dağıtmaya yardımcı olur. Son yıllarda sıkça karşılaştığımız bir durum bu. Genç yönetmenlerimiz evlerine kapanmış, sokağa çıkmaya korkuyor sanki. Arkadaşları, sevgilileri ve aile fertleri ile sınırlamışlar dünyalarını. Gecikmiş bir yeni dalgaya ya da varoluşçuluğa tutunmaya çalışıyorlar. Bir de senaryo sorunumuz var, bir türlü aşamadığımız… Umutla gittiğim pek çok filmden üzülerek çıktım ne yazık ki.

Şimdilik iki filmimiz var izleyicilere önerebileceğim: İlki, Pınar Yorgancıoğlu’nun ‘Karanlıkta Islık Çalanlar’ adlı filmi. Gerçekçi yaklaşım ile fantezi ögesini ustaca buluşturan, estetik kaygıları ve oyuncu yönetimi ile öne çıkan, Bulgaristan ve Almanya’dan ortak yapımcıları olan bir ilk film. Altın Lale Yarışmasından eli boş dönmemesini diliyorum. Beğeni ile izlediğim diğer yapım da bir ilk film: Nuri Cihan Özdoğan’ın ‘Ölü Köpekler Isırmaz’ adlı yapımı. Güncel sorunlarımızdan gençlik çetelerini ve yılın gözde temalarından doğa kirliliğini odak noktasına alan, iyi yönetilmiş, iyi oynanmış bir yapım. O da Altın Lale için yarışıyor.

Uluslararası Altın Lale Yarışmasında bu yıl 15 film var; 10’u yabancı, 5’i yerli. Aralarında izlemediklerimde var. Ama öyle görünüyor ki, başrolü üstlenen Alman oyuncu Sandra Hüller’e Berlin’de En İyi Oyuncu ödülünü kazandıran ‘Rose’ yarışmanın favorisi. Ödül listesinde girebilecek bir diğer yapım ise Macar yönetmen György Palfy’nin ‘Tavuk’u. Mizahi dozu yüksek bir ilk yarının ardından toplumsal bir trajediye evrilen, hayvan doğası ile insan vahşetini yan yana sergileyen film festivalin en güzel sürprizlerinden biriydi.

SESSİZ DOST

Doğanın eşsiz yaratıkları hayvanların arz-ı endam ettiği çok sayıda film vardı festivalde. ‘Tavuk’un yanı sıra festivalin en çarpıcı filmlerinden biri, David Verbeek’in Hollanda-İrlanda-Lüksemburg-Tayvan- Hırvatistan ortak yapımı ‘Kurt, Tilki ve Leopar’, modern dünyanın steril kuralları ile doğanın vahşi güzelliğini kıyaslayan, bir ailenin fertlerini kurt, tilki ve leopar olarak kodlayan, izlemesi zor ama etkisi filmden sonra da devam eden, ‘Tavuk’ta olduğu gibi doğa mı daha vahşi yoksa insanoğlu mu sorusunu soran/sorduran bir film.

Bana göre festivalin en güzel filmi, yarışma dışı bölümlerden birinde gösterilen, Macar sinemasının günümüzdeki en parlak temsilcisi Ildiko Enyedi’nin imzasını taşıyan ‘Sessiz Dost’ idi. Doğa ile bilim arasındaki ilişkiye odaklanan Enyedi, bitkilerin de acı çektiğini, sevgiye ihtiyaçları olduğunu anlatıyor, bilimsel araştırmalara dayanarak. Sanat yapıtlarında bilimsel gelişmelerin doğanın tahrip edilmesine yol açtığı sergilenir genellikle. Enyedi ise, doğayı daha iyi kavrayabilmek için bilime ihtiyaç duyduğumuzu anlatıyor; müthiş bir estetik bütünlük içinde. ‘Sessiz Dost’un ülkemizde gösterime çıkacağını tahmin ediyorum; kaçırmayın derim.  Sözün burasında, bu yıl festivalde çok sayıda başyapıt göremediğimizi vurgulamak isterim. En önemli nedeni, sanat sinemasına odaklanan birkaç dışalım-dağıtım firmasının dünya sinemasının öne çıkan filmlerini festivali beklemeden gösterime sokmaları olsa gerek. Bir yılda kaç başyapıt çıkar ki zaten?

Dünya sinemasında olduğu gibi bizim sinemamızda da doğaya bir yöneliş var. Özellikle belgesel sinemacılarımız çok başarılı işler çıkarıyor. ‘Süt Çiftliği’, ‘Keçi 501’, ‘Hızır 7 Gün’ bunlardan birkaçı. ‘Kuru Taşın Başı’nın da doğa-insan ilişkisi üstüne bir film olduğu anlaşılıyor. Gönül ister ki, kurmaca filme soyunan gençler de ülkemizin ve dünyanın sorunlarını dert edinsinler. Bunu söylerken, aşk/ sevgi üstüne film yapılmasına karşı olduğum sanılmasın. Yapılsın elbette, ama daha derin, daha incelikli, daha iyi anlatılmış öykülerle yapılsın… Ve de sinemanın her şeyden önce bir seyir sanatı olduğu unutulmadan; ‘ne kadar karanlık ve sıkıcı o kadar sanatsal’ sanısına kapılmadan… Festivalden iki örnek vereyim... Lance Hammer’in, biri demans, iki yaşlı insan arasındaki sevgi ilişkisini taciz olarak yorumlayan, ‘steril’ bir ortamın ürünü orta yaş kuşağının yanılgısını sorgulayan ‘Kraliçe Zor Durumda’ (Queen at Sea) ve Danielle Arbid’in Beyrut’ta yaşayan yaşlı bir dul kadınla genç bir Afrikalı göçmenin ilişkisini anlattığı ‘Yalnız Asiler’ festivalin en iyileri arasındaydı.

Sanat dünyası üstüne de epey film izledik festivalde. Grant Gee’nin ‘Everybody Digs Bill Evans’ı caz müziğinin usta sanatçısının yaşamından bir kesiti konu alırken, Steven Soderbergh‘in ‘The Christophers’ adlı filmi sanatçının kapitalist sistemle dansını anlatıyordu. Tıpkı Melik Kuni’nin siyah beyaz filmi ‘İsimsiz Eserler Mezarlığı’ gibi. Genç yönetmenimizin sinema duygusuna sahip olduğu anlaşılıyor ama biçim kaygısı filmin samimiyetini gölgeliyordu. Elbette biçim sinema sanatının olmazsa olmazı ama öz ihmal edilmediği sürece... Bunun en güzel kanıtı Çinli yönetmen Bi Gan‘ın ‘Diriliş’i. Yarışmada En İyi Yönetmen ödülüne yakın duran bu film sinemanın bir ‘düş sanatı’ olduğunu heyecan verici bir sinematografi ile vurguluyor. Sinema sanatına bir saygı duruşu da Coppola’nın ‘Megalopolis’ filminin yapım sürecini belgeleyen Mike Figgis’in ‘Megadoc’u idi. Sinemamızın başarılı belgesellerine de haftaya değiniriz.