Doğruyla kavga etmemek yanlış mı?
Böyle bir başlıkla amaç, okuru “evet” ya da “hayır” seçeneklerine sıkıştırarak ortaya çıkacak ikilemle (paradoks) bir üst bakış oyunu kurmak değil. Ama daha üst bakışlı başlık, taraf seçmeye zorlama amaçlı olmayan “Uygarlık mı Yoksa Ölümsüzlük mü?” olabilirdi. Aslında gönlümde yatan yazının başlığı daha da ötelerdeydi, duygusaldı: “Ben, gaz lambası ve çay. Sen yoktun.” Bu duygusal başlığın gerisinde de sonsuz küçük hacimli bir yere sığdırılmak istenen sonsuz büyüklükte bir arzu hadsizliği vardı, şöyleydi: Gece üçte çal kapımı. Tak tak tak. Açayım kapıyı, karşımda sen. Çay içelim de. İçelim. Yorgunum, yatağını ver bana de. Yatağım yok, diyeyim. Yüreğin yataktır de. Ve sonra, ateş, fırtına, toprak, yağmur ve güneş olayım, diyeyim. Olma, sen, sen ol yeter, de. Gaz lambasını yakalım. Dur, şişenin isini temizlemeden ama. Karanlığın da kalbini kırmadan hani!
KAVGA VE UYGARLIK
Uygarlık, birçok yönüyle doğruların birbirleriyle olan kavgasıdır. Bu kavga yoğun olarak özgün ve özgür olabilme ekseni açma girişimidir ve dolayısıyla "sürünün bir parçası olmama mücadelesidir de.” Sonra karşınıza "ölüm" olarak bir hareketsizlik çıkıyor. Bu, sürünün ortak bir özelliği olup, sürünün bu ortak özelliğinden yani ölümden kurtuluş “uygarlığın sonu" olabilir. Medeni olmaksa bulunulan andaki uygarlığa uyumlu olmak mıdır, emin değilim.
Kavga edebilmek için diyalektik içerisinde olmak gerekiyor, olmaması kanadı olmayan kuşa benzer. “Karlı havada tişörtle yürünmez”e karşı geliştirmiş olduğum şu düalizmden şikayetçi değilim, hatta memnunum: Problem, bu karlı havada tişörtle yürümem değil; tişörtlü halde yürürken kar yağmasıdır. Ateşimin karı eritmesinden sorumlu değilim! Olaya bu şekilde bakmayıp, eksi yirmi derece bir havada tişörtle yürümek yerine kat kat kabanla yürümek bir sürü davranışı olmaz mıydı? Ama her şeyin düalizmini inşa etmek her zaman kolay olmuyor. Bir örnek:
BANKADA BİR MEDENİ DURUŞ TAKLİDİ
Masalarının önlerinde müşteri temsilcisi, operasyon yöneticisi, yönetmen gibi yazılar bulunan banka memurlarının duruşları, birbirleriyle konuşmaları, heyecandan arındırılmış sakinlikleri beni korkuttu. Sıra numaram 149'du, acele acele sıramı bekliyordum ama ''sakin sakin'' bekliyor gibi davranıyordum. Yani medeni bir şekilde bekliyordum. Birinin masasına yarı tuğla büyüklüğünde para balyaları gelmesine rağmen bu korkunç durumdan hiç rahatsız olmuşa benzemiyordu; daha doğrusu vücut diline yansıyan hiçbir işaret yoktu. Bir diğeri ise sürahisinden bardağına suyunu yavaşça doldurdu ve suyunu sakin sakin içti. Bir ara ''bunların sevişmesi de mi böyle sakin oluyor?” sorusu aklıma geldi. Masasında ''yönetmen'' yazan görevlinin yönetmen Yılmaz Güney'e hiçbir benzerliği yoktu. Yılmaz Güney oyuncu çocuğu canlandırmak için tokat atabiliyordu. Sonra sıram geldi ve ben de sakin sakin bir boşluğa ''sözleşmenin bir nüshasını elden teslim aldım.'' diye yazdım ve imzaladım.
Evet, bu gözlemin düalizmi ne olabilir ki!?
Bu tür bakış ve gözlemler sonucu oluşan yörüngeler insanları çok daha tuhaf yerlere savurabilir. Mesela:
Hangisi daha uzakta?
Bir yazımda bahsetmiştim: Bulunduğunuz yere dört yüz km uzaklıktaki bir yer, beş yüz km uzaklıktaki bir yere göre daha yakındır. Ama bu, sonsuz km ötedeki bir yere göre daha uzakta olabilir; çünkü belki de sonsuzluk, senin ta kendin. Eee, bu yaklaşım uygarlığın nesi olur? Son derece ilginç olabilecek bu konu üzerinde düşünülmeli. Bununla ilgili daha detaylı bir yazı yazmak gündemimde olacak.
Bir yanımız bu ve benzer tür yaklaşımlara meşgul olurken reel hayattan ve mücadeleden kopmamak gerekiyor. Bununla kastedilen şu şiir içerisinde bulunabilir:
YORGUNDULAR
Kadın, üç yaşındaki çocuğunu henüz sevemeden, beş yaşındaki çocuğuna ertesi gün için emanet etmişti: ''yarın kardeşine iyi bak oğlum.'' demişti. Sığır çobanıydılar. Kocasının adı Öcal idi. Hiç tanımadım Öcal'ın karısını. Şafak vaktinde, toz duman içerisinde, ''ooohaaaa, ooohaaa'' diyerek toplamışlardı İnkışla Köyü'nün sığırlarını. Düştüler Hamzalının yollarına. O topraklarda, merhaba Mehmet çavuş, kolay gelsin, diyen Ahmet'e “sağ ol, uğurlar olsun” diyen Mehmet'in yıldızlara ulaşan konuşmaları yazılıdır. O topraklarda, koyunlarını sağıp gelirken, yolda doğum yapan Hatice teyzenin oğlu Hasan'ın ilk ağlama sesi yazılıydı. O topraklarda, sap yüklü kağnıların tekerleklerinin çıkardığı gıcırtılar yazılıydı. Ve o topraklarda, iki bin yedi yılının yirmi dokuz Ağustos'unda üç yaşındaki kızını ve O'nu, emanet ettiği beş yaşındaki oğlunu bir daha göremeyecek anne ve babanın çığlıkları yazılmıştı. Annem söylemişti, kadının göğüs cebinden birkaç kuru ekmek çıktığını. Bu topraklarda, o birkaç kuru ekmeğin anıtını dikeceğiz. Bu topraklara yazılanları, Aşık Veysel'in Ruhi Su'nun sesinden, sazından dinleyeceğiz. Ve bu topraklarda, Anadolu’da komünizmi inşa edeceğiz.
Bu işin şakası yok; kavga etmeden ve “hayır” kurumlarını yıkmadan, Cumhuriyet’in bir hayrı görülemez! Bunlar yapılmadan “doğru ile kavga” da edilemez!


