Doğu Asya’da eşitlik mücadelesinin seyri
Doğu Asya’da toplumsal cinsiyet eşitliğinde farklı gelişmeler tartışılıyor. Güney Kore’de 4B Hareketi Japonya’nın ‘feminist olmayan’ ilk kadın başbakanı ve Çin’de kadın konferansı geleneği gündemde.

Selda ALTAN - Doç. Dr.
Dünyanın en büyük ekonomilerinin yer aldığı Doğu Asya’da 2025 yılı, kadın hakları açısından dikkat çekici gelişmelere sahne oldu. Japonya, kadın hakları konusunda uzun süredir eleştirilen bir ülke olmasına rağmen, tarihinde ilk kez bir kadın başbakanı göreve getirdi. Güney Kore’de kadınların daha fazla hak ve eşitlik talebi, toplumsal cinsiyet konusundaki gerilimleri sertleştirdi. Çin ise otuz yıl önce başlayan uluslararası kadın konferansları geleneğine yeni bir halka ekleyerek Kadınlara Yönelik Küresel Liderler Zirvesi’ne ev sahipliği yaptı. Tüm bu gelişmeler ışığında, önümüzdeki yıllarda bölgede ne tür dönüşümlerin yaşanabileceğini ve Doğu Asya’nın küresel kadın hareketine hangi dersleri sunabileceğini tartışmak anlamlı görünüyor.
Bu yılın en dikkat çekici gelişmelerinden biri, cinsiyet eşitliği göstergelerinde G7 ülkeleri arasında en alt sırada yer alan Japonya’da iktidardaki Liberal Demokrat Parti’nin Sanae Takaichi’yi başbakan seçmesiydi. Ancak Takaichi’nin kadın haklarına ilişkin tutumu umut verici değil. Doğurganlığı artırmaya yönelik sağlık hizmetlerinin desteklenmesi ve çocuk-yaşlı bakımı gibi sorumlulukları üstlenen kadınlara vergi indirimi sağlanması başta olmak üzere geleneksel aile yapısını önceleyen politikalara güçlü biçimde vurgu yaparken; Birleşmiş Milletler tavsiyelerinin aksine, imparator olma hakkının yalnızca erkek varislere verilmesini, evli kadınların eşlerinin soyadını kullanmasını ve pozitif ayrımcılık uygulamalarının kaldırılmasını savunuyor.
Bu muhafazakâr yaklaşımın Japonya’da kadınların statüsünü iyileştirmeye katkı sunmayacağı açık. Nitekim ülke, küresel cinsiyet eşitliği endekslerinde son yıllarda ya duraklamakta ya da gerileme kaydetmekte.1 Aşırı çalışma kültürü, düşük doğurganlık oranları ve erkek egemen sosyal normların belirleyici olduğu mevcut ortamda kısa vadede kayda değer ilerlemeler öngörmek zor.
Kadına yönelik şiddetle mücadele kapsamında çeşitli yasal adımlar atılmış olsa da uygulama alanında sorunlar devam ediyor. Geçtiğimiz yılın Aralık ayında Fuji TV’de ortaya çıkan taciz skandalı eğlence sektöründeki yaygın istismar iddialarını yeniden gündeme taşıdı.2 Verilere göre Japonya’daki kadınların yaklaşık dörtte biri, çoğunlukla psikolojik olmak üzere, aile içi şiddete maruz kalıyor. Ekonomik durgunluk ve özellikle Tayvan bağlamında bölgede yükselen jeopolitik gerginlikler, yakın gelecekte kadın hakları ve toplumsal cinsiyet eşitliği konularının ülkede öncelik kazanamayacağına işaret ediyor.
FEMİNİZM KARŞITIYDI
2013 yılında Doğu Asya’nın ilk kadın devlet başkanını seçen Güney Kore demokrasisi, 2025 yılında önemli bir sınavdan geçti. Yolsuzluk suçlamalarıyla karşı karşıya kalan Başkan Yoon Suk Yeol’ün Aralık 2024’te sıkıyönetim ilan etmesi toplumda geniş çaplı bir direnişe yol açtı ve yalnızca on gün sonra parlamento oylamasıyla görevden alınmasıyla süreç sonlandı. Yoon, seçim kampanyası süresince feminizm karşıtı bir seçmen kitlesini etkili biçimde harekete geçirmiş, göreve başladıktan sonra ise Cinsiyet Eşitliği ve Aile Bakanlığı’nı “kadınları ve aileyi korumak” gerekçesiyle kapatmaya çalışmıştı.
Yoon’un başarısızlığına rağmen söz konusu bakanlığın varlığı, Güney Kore’yi cinsiyet eşitliği alanında ileri bir noktaya taşımaya yetmiyor. The Economist’in 2024 Cinsiyet Eşitliği Endeksi’ne göre, kadınların iş gücüne katılımı, yönetim kademelerinde yer alma oranı ve siyasi temsil düzeyi gibi göstergelerde Güney Kore, OECD ülkeleri arasında Türkiye ve Japonya ile birlikte en alt sıralarda.4 Ülkede kadınların ortalama geliri, erkeklere kıyasla yaklaşık %34 daha düşük. Bu durum, ekonomik refahın cinsiyet eşitliğiyle her zaman paralel ilerlemediğini ortaya koyuyor.
EVLİLİĞİ REDDEDİYORLAR
Toplumsal cinsiyet ilişkilerinde görülen gerilimler, bu tabloyu daha karmaşık hale getiriyor. Son yıllarda ortaya çıkan molka olarak bilinen gizli kamera skandalı gibi olaylar ve kadınlara ev içi sorumlulukları daha fazla yükleyen geleneksel değerler, birçok genç kadının yalnızca çocuk sahibi olmayı değil, evliliği de reddetmesine yol açmış durumda. Bu bağlamda gelişen “4B Hareketi” (4 Hayır Hareketi), evlilik, doğum, flört ve cinsel ilişkiye toplu bir karşı çıkış üzerine kurulu. 4B Hareketi’nin doğrudan bir sonucu olmasa da Güney Kore bugün 0,72 doğurganlık oranıyla dünyanın en düşük doğurganlık oranına sahip ülkesi. Düşük doğurganlık oranları, dünyanın birçok yerinde olduğu gibi Güney Kore’de de feminizm karşıtı söylemler için sıkça kullanılan bir gerekçe haline geliyor.
Bu keskin sosyolojik dönüşüm siyasete de yansımakta. Genç kadınların ağırlıklı olarak sol ve liberal partilere yönelmesi, genç erkeklerin ise muhafazakâr söylemlere ve feminizm karşıtı argümanlara destek verme eğilimi, ülkeyi cinsiyet temelli bir kutuplaşmaya sürüklüyor.5 Bu nedenle kadın hakları ve toplumsal cinsiyet eşitliğine yönelik politika önerilerinin güçlü toplumsal tepkilerle karşılaşması ve reform alanlarının giderek daralması söz konusu. Tüm bu yönleriyle Güney Kore, toplumsal cinsiyet tartışmalarının geleceği açısından yakından izlenmesi gereken, öğretici bir örnek niteliğinde.
Bölgedeki tabloyu tamamlayan üçüncü örnek ise Çin. Orta gelir grubu ülkeler arasında kadın hakları alanında en hızlı ilerleme kaydeden ülkelerden biri olarak gösterilen Çin, 13–14 Ekim tarihlerinde düzenlenen Kadınlara Yönelik Küresel Liderler Zirvesi’ne ev sahipliği yaparak, kadın haklarının gelişimine desteğini devlet düzeyinde sunmuş oldu. 2013’te başlatılan Derin Yoksullukla Mücadele Programı kapsamında kadın yoksulluğunun azaltılmasına yönelik adımlar, miras ve mülkiyet haklarının güçlendirilmesi, iş yerinde ayrımcılıkla mücadele ve kadına yönelik şiddetin önlenmesi gibi alanlarda yapılan yasal düzenlemeler dikkat çekici. 18 eyalette ücretsiz HPV aşılarının sağlanması da kayda değer.6 Kadınların iş gücüne, kamu hizmeti de dahil, yaklaşık %43 oranında katılması; lise ve yükseköğretimde kadın oranının %50’nin üzerine çıkması bu genel ilerlemenin göstergelerinden. Kadına yönelik şiddet konusunda özellikle kırsal alanlarda önemli gelişmeler kaydedildi fakat bu konuda veriler yaş, kentleşme ve bölgesel faktörlere göre farklılıklar gösteriyor.
Bununla birlikte, kadınların eğitim ve çalışma hayatındaki görünürlüğü siyasal liderlik kademelerine aynı ölçüde yansımamakta. Başta Politbüro olmak üzere ülkenin üst düzey yönetim organlarındaki kadın sayısı hala sınırlı. Bu tablo, Çin’in cinsiyet eşitliğine yaklaşımında bazı yapısal sınırlılıkların sürdüğünü düşündürmekte ki bu sorunun temelinde “devlet feminizmi” olarak adlandırılan, yukarıdan aşağıya işleyen bir yaklaşım yatıyor. 1995 yılında Pekin’de düzenlenen Birleşmiş Milletler Dünya Kadın Konferansı bu açıdan bir dönüm noktası olarak anılmalı. Çin, bu konferansla birlikte daha önce “burjuva” olarak nitelediği feminist hareketlere mesafeli tutumunu büyük ölçüde yumuşatmış ve konferansta kabul edilen Eylem Planı’nın aktif uygulayıcılarından biri haline gelmişti. Ancak aynı süreçte, kadın hareketi büyük ölçüde parti-devlet kontrolünde tanımlandı ve taban örgütlenmelerinin rolü gölgede kaldı.
ALANI DARALTABİLİR
Devlet desteği, özellikle kırsal nüfusun yüksek olduğu bir ülkede, kadınların güçlenmesi açısından elbette büyük önem taşımakta. Fakat, devlet merkezli yaklaşımlar bağımsız kadın örgütlenmelerinin hareket alanını daraltma potansiyeli de taşıyor. Partinin öncelikleriyle uyumlu kadın girişimleri desteklenirken, özellikle internet üzerinden gelişen bağımsız inisiyatifler yoğun sansüre maruz kalıyor. 2015 yılında üniversitelerdeki taciz vakalarının ifşasıyla ortaya çıkan #MeToo hareketine yönelik hızlı müdahale, bu durumun çarpıcı bir örneği olarak hatırlanabilir. Son yıllarda ise, nüfus artış hızındaki düşüşe paralel biçimde “geleneksel aile değerleri” vurgusunun devletin resmi söyleminde öne çıkması, kadınların hane içi alana çekilmesi kaygısını besliyor. Kadınların kendi bağımsız örgütlenmelerini geliştirebilmeleri, bu sürecin dengelenmesinde belirleyici bir unsur olacaktır. Küresel ölçekte etkisini artıran bir ülke olarak Çin’in bu alanda da daha fazla esneklik ve özgüven sergilemesi, cinsiyet bazlı dijital şiddetin hızla gündemimizi işgal ettiği bu günlerde, yalnızca ülke içindeki eşitlik mücadelesine değil, uluslararası kadın hareketine de önemli katkılar sağlayabilir.


