Dolmakalemlerin kardeşliği, Mario Levi’ye son mektup
Meğer o son görüşmemizmiş Mario ama tıpkı romanlarımızdaki karakterler gibi biz de o sırada bunu bilmiyormuşuz…

Buket UZUNER
Sevgili Mario,
Bilmem anımsıyor musun, yılbaşından birkaç gün sonraydı, belki bir hafta sonra, bu yıl da gelmeyecek güzelim kar yağsın diye beklerken, birbirine komşu sayılacak yakınlıktaki evlerimizden sanki haberleşmiş gibi aynı saatte; ben yürüyüş, sen köpeğini gezdirmek için çıktığın sırada karşılaştık. Meğer bu son görüşmemiz olacakmış, meğer vedalaşıyormuşuz ama tıpkı romanlarımızdaki karakterler gibi biz de o sırada bunu bilmiyormuşuz…
Artık kışlara benzemeyen sıcak ve nemli mevsimin bir öğle sonrasında birbirimizi görünce hep olduğu gibi aniden yüzümüze bir çocuğun, ancak dişine göre bulduğu için zevkle didişeceği yaşıtı mahalle arkadaşıyla karşılaştığında beliren o yaramaz, hatta hınzır ama temelinde karşılıklı birbirini kaybetmeyeceğini bilmenin güvenine dayanan o gülümseme yayıldı. Hani o çok ender bulunan gerçek dostluklara özgü gülümseme. Biliyorum, “Bir gülümsemeyi bu kadar uzun betimlemek sadece biz yazarlara özgüdür” diyorsun şimdi. Bak bunları yazarken de aynı gülümseme yüzüme bulaştı, seninle didişmenin bazen sert ama her zaman keyifli ve oyunbaz neşesi içimi doldurdu. Fakat sen oyunbozanlık ettin Mario, erkenden ve aniden çekip gittin. İyi de şimdi ben kiminle öyle didişeceğim artık! Çünkü biliyorsun, artık insanların hem tolerans sınırı daraldı hem de toplumca ironi ve mizahı tamamen unuttuk. Belki de özellikle unutturulduk? Kim bilir…
O sırada sen diyorsun ki, “Bir kere didişmek, ‘dürtmek’ kökeninden gelir Buket Uzuner, halbuki biz fiziksel değil, sözle didişiriz. Sana öğretmek gibi olmasın ama hah hah ha!” diye o meşhur kıs kıs gülüşünle eğleniyor, ilk atağı sen yaptığın için Fenerbahçe gol atmış gibi seviniyorsun şimdi de. O gülüşünün içtenliği, gözlerini parlatan sevinci ve çocuksu neşesi, sen büyüdüğünde de hiç değişmedi. Evet bizler yetişkinlikte de oyun oynamayı bırakmayanlar kulübünün insanlarıyız ve sanırım bizi birbirimize bağlayan dostluğun en önemli sihri de buydu. Peki, ilk atağı sen yaptın, öyle olsun Mario ama biliyorsun, ikimiz de karşı atağı severiz, yani ben de boş durmayacağım, ona göre ha!
Mario Levi ile ikimiz de yirmili yaşlarımızın sonundayken ilk kez yüz yüze Ortaköy’de tanıştık diye anımsıyorum. Elbette birbirimizin edebiyat işlerini önceden duymuş ve okumuştuk ama benim anımsadığım ilk buluşmamız buydu. Yanlış anımsamıyorsam, bir Norveç gazetesinin kültür editörü o sıralarda Batı’da yeni yeni çevrilen genç Türk yazarlarıyla ilgili söyleşiler için İstanbul’daydı ve ben de onlara kendimden başka genç yazarları da önermiştim. Mario Levi bunlardan biriydi ve röportaj için seçilen Ortaköy’e ben de gazeteciyle beraber gitmiştim. Mario, daha tanışır tanışmaz bana, daha sonra tüm arkadaşlığımız boyunca hiç vazgeçmeyeceği çengelli iğnelerle dolu şakalarıyla takılmaya başlamıştı. Söze başlarken -bak yanılıyorsam lütfen düzelt Mario- “Ben Buket Uzuner’i uzun boylu sanıyordum meğer orta boyluymuş!” demiştin de ben de senin yüzündeki o çocuksu gülümsemeyi görünce oyunbaz biri olduğunu hemen anlamış ve keyifle yanıtı yapıştırmıştım. “Yine de sizden uzunum ama!” Yabancı gazeteci bizim Türkçe ne konuştuğumuzu anlamadığı için gülümseyerek bizi izliyordu. Sen yolladığın tenis topunun aynen sana iade edildiğini görünce neredeyse sevinçle devam ettin: “Tabii ben sizden yaşça küçük olduğum içindir!” Ben ikimizi aynı yaşta sandığım için bir an duraklayınca yarışı kazanmış oğlan çocuğu sevinciyle, “hatta isterseniz size ‘abla’ diyebilirim” diye kahkaha atmıştın. Aramızda bir buçuk yaş fark vardı, bunu anımsıyorum ve şimdi dönüp günü gününe hesaplamayacağım da ama bir buçuklu bir şey olduğundan eminim çünkü ‘Siz’den ‘Sen’e ve yakın dostluğa geçtikten sonra aramızda değişmeyen iki şeyden biri hep buydu. Mariocuğum, ne zaman buluşsak -ister yalnız ister okur önünde fark etmezdi- sen mutlaka bir fırsat yaratıp, beni kızdırmak umuduyla ve bir büyük bir zevkle benim senden buçuk yıl yaşlı olduğumu, bir de bilunguel senin ikinci anadilin sayılacak, müthiş Fransızcan ile asla yarışamayacak olan benim kötü Fransızcamı yarıştırmaya bayılırdın. Bundan asla vazgeçmedin, eminim bu satırları okurken de zevkle gülümsüyorsundur, gözlerin parlıyordur.
Sana söylemediğim bir şeyi şimdi itiraf ediyorum Mario. Sen tek çocuk olarak büyümüşsün ama ben oğlan kardeş ve oğlan kuzenlerle büyüdüm. Oğlanlar, kızları kızdırmaktan çocuksu bir zevk alır, çok keyiflenirler. Fakat özellikle tek kız olarak oğlanların arasında büyürsen, hayatta kalabilmek, ezilmemek için onların ruhunu kolayca çözmeyi de mecburen öğrenirsin. İşte bu yüzden senin yaşla ilgili şakalarını, benim daha genç göründüğüm, dil konusundaki şakalarını da senin Norveçce bilmediğini ama benim bildiğimi özellikle Viking Kızlarla Fransız Kızları kıyaslayarak karşılık vererek rahatça atlatırdım. İyi de ben şimdi kiminle Fransızca-Norveçce ve yaş konusunda didişeceğim Mario?
Mario ile Buket’in didişmeleri biter mi? Bitmez, çünkü Mario çocukken çok aradığı ve tatlı tatlı didişerek büyüyeceği kız kardeşini (bak ‘abla’ demiyorum ha Mario!) bende bulmuştu ve bundan çok hoşnuttu. Ama tabii bir de dolmakalem konusu vardı ki, bu konu Fransızca ve yaştan çok daha önemliydi çünkü ikimizde defter, mürekkep ve dolmakalem hastası, düşkünü ve çok severiyiz.
Ben baştan söyleyeyim ki, benim dört-beşi geçmeyen bir küçük ama güzel bir dolmakalem koleksiyonum vardır, Mario’nun sayısı ve markası büyük, şahane koleksiyonuyla yarışmam bile. Bu konuda ortak arkadaşımız karikatürist ve yazar İzel Rozental’in de tanıklığı vardır, isteyen başvurabilir. Fakat Mario bu; ille benimle didişecek! Daha benimle dolmakalemle ilgili küçük, kısa bir röportaj yapılmaya görsün ya telefon eder ya da ilk buluşmamızda- ortak imza günü veya karşılaşmada hemen başlardı benim dolmakalemlerimi eleştirmeye ve ne tesadüf ki, yine yüzünde o aynı yaramaz gülümseme, gözlerinde pırıl pırıl ışıklar yanarak! Benim “New York Seyir Defteri” adlı gezi kitabımda Manhattan’daki Joon adlı dolmakalem dükkânını anlattığım “Küçük Mücevherci Dükkânı” adlı yazımda bahsettiğim Aurora markalı dolmakalemin, aslında övdüğüm kadar iyi olmadığını, bunu benim bu konudaki cehaletime bağlayarak uzun uzun anlatmaya hiç üşenmemişti. Evet bildiniz, ne tesadüf ki, dolmakalem didişmelerinde de yüzünde aynı yaramaz gülümseme, gözlerinde pırıl pırıl ışıklar yanarak! İyi de ben şimdi kiminle dolmakalemlerin kardeşliği yapacağım Mario?
Sanırım 1980’ler veya 90’ların başında Kadıköy Belediyesi Kadıköy Meydanı’nda kitap şenlikleri yapardı, biz genç yazarlar da açık havada meydana dizili masalarda usta yazarlarla yan yana oturabilmenin büyük keyfi ve onuruyla plastik sandalyelere kurulur ve okur beklerdik. Tabii Mario ile yan yana otururduk ki, o bana sataşsın ben de çocukluğumda oğlan kuzenlere karşı geliştirdiğim ‘hayatta kalma’ tekniklerini yetişkin hayatımda kullanma olanağı bulayım. Anladığınız gibi bu didişmeleri ikimiz de seviyorduk. Tabii hiçbir zaman her şey hep neşeli değildir, insanın olduğu yerde her zaman tatsızlıklar da mutlaka ama mutlaka yaşanır. Bu imza günlerinde bizim tatlı didişmelerimiz sırasında beni sık sık üzen bir cehalet trajedisi yaşanırdı. Mario’nun hiçbir kitabını okumamış bazı kişiler onun masasının önüne gelince kısa bir sohbet eder ve masadaki yazarın adının yazıldığı kartı Mario Levi’yi işaret ederek, “Türkçeniz ne kadar güzel, bravo ne güzel öğrenmişsiniz!” derlerdi. Onlara kendisinin de Türk olduğunu, sadece dininin farklılığını açıklamaz, kibarca teşekkür ederdi Mario. Fakat ben bu haksızlığa üzülür ve o kişilere Sefaratların 500 yıllık İstanbullu olduğunu anlatmaya çalışırdım. Benim açıklamamdan pek bir şey anlamadıkları besbelli olan bu insanlar, uzaklaşırken Mario, kendimi üzmemem gerektiğini son derece sakin bir şekilde anlatırdı. Onlar gidince üzgün bir sesle: “benim de Türk olduğumu anlamıyorlar, artık anlatmaktan vazgeçtim” diyordu.
Yıllar sonra Mario’nun edebiyattaki 30. yıl kutlaması için çalıştığı Yeditepe Üniversitesi’nde düzenlenen konferansta konuşma yaparken, Türkiye’de sadece Müslüman Türklerin yazar olmadığını, dini farklı Türkler de olduğunu, bu ayrımcılık konusunu açıkça konuşmak zorunluluğumuzu gündeme getirmem, salonda bazı yazarlar tarafından hiç hoş karşılanmamıştı. Oysa bu önemli bir konudur ve konuşulmalıdır. Tahmin edeceğiniz gibi, ertesi gün, o konferansta konuşulmaması gereken bir konuya (!) değindiğim için beni protesto eden yazarlar adına telefon edip, gönlümü alan yine Mario olmuştu. Şimdi benim gönlümü artık kim alacak Mario?
Konu Mario olunca anmadan geçemeyeceğim bir konu da BAM Grubu’dur. Siz eminim BAM Grubu’nu hiç duymamışsınızdır. BAM, 1990’ların ortasında üç genç yazarın kurduğu bir edebiyat grubuydu. Onlar, yazarların yazı ve söyleşileri için küçük veya büyük ama mutlaka bir “hak ediş”, yani telif ödemesi alması gerektiğine inanıyor, bunun için de örgütlenmenin, sanat ajansları kurulmasının öneminden bahsediyorlardı. Yazar hakları için örgütlenme konusunda bir manifestoyla seslerini basında duyurmayı başarmış bu üç genç yazar her Pazartesi öğlede Tünel’de o sıralar adı Gramofon olan kafede buluşup kahve içiyor, tartışıyorlardı. Basın da onları ilginç bulmuştu, haklarında birkaç yazı yayınlanmıştı. Bu üç yazar: Buket Uzuner, Atilla Birkiye ve Mario Levi’ydi, BAM isimlerinin baş harfinden oluşuyordu.
BAM Grubu’nu kurduğumuzda hepimizin bakmak durumunda olduğumuz küçük çocuklarımız vardı, Mario’nun ikiz kızları Pınar ve Deniz -henüz Masal doğmamıştı- benim Can oğlum ve Atilla’nın oğlu. O yıllarda Mario bir reklam ajansında çalışıyor, ben Remzi Kitabevi’nde yabancı biyografiler editörlüğü, film tanıtım çevirileri yapıyor, Atilla da diziler ve yayınevi düzeltileriyle hayatını kazanıyordu. Oysa biz sadece kitaplarımızı yazarak yaşamayı hayal ediyorduk. Sonuçta BAM Grubu bunu başaramadı ama Tünel’de adı defalarca değişen o kafede hâlâ ayak ve parmak izlerimizi, kavga ve kahkahalarımızı bıraktık, duyanlar duyuyordur. Dün Atilla ile o günleri anarak konuşurken Mario’yu özledik. E, peki, şimdi biz sensiz oradan geçerken seni nasıl özleyeceğiz Mario!
Yok, seni son görüşüm meğer o değilmiş. Hani bu yılın ilk günlerinde evlerimizin önünde sokakta karşılaşıp, yine tatlı tatlı didişerek gülümsediğimiz o öğle sonrası değilmiş son görüşmemiz. Ben seni en son, kocaman bir Fenerbahçe bayrağına sarılmış olarak bir arabanın içinde gördüm Mario. Ve seni o en son görüşümde, sen tüm arkadaşlığımız boyunca ilk defa ne senden buçuk yaş büyüğüm diye ne Fransızcam kötü diye, ne de dolmakalemlerimin markasını beğenmediğin için bana takıldın. Ailen ve dostların az ilerideki duvarın öte yanında seninle ilgili konuşmalar yaparken ben senin içinde olduğun arabaya yaklaştım, oradaki birkaç görevli dışında ikimiz baş başaydık.
“Güle güle dostum!” dedim yüksek sesle.
Ben böyle deyince, önce kuşkuyla çevremi saran görevliler beni rahat bıraktı.
“Yolun açık, toprağın bol ve devrin daim olsun. Güzel bir hayat yaşadın ama kalıp, benimle biraz daha didişseydin hiç de fena olmazdı. Fakat çok iyi biliyorsun ki, ben seninle didişmeye devam edeceğim!” dedim. Eminim kıs kıs gülmüş ve sevinmişsindir.
Hoşça kal dostum Mario.


