Google Play Store
App Store

Gelinen aşamada ise ABD ve İsrail eliyle sürdürülen yeni düzen arayışı içinde, Türkiye yeniden konumlandırılıyor. Bu da kendisini bir kez daha ümmetçilik merkezli etnik ve mezhepsel temeller üzerine yükselecek bir rejim olarak gündeme taşınıyor. Türk-Kürt-Arap ittifakı olarak ifadesini bulan yeni açılım kapısı da buraya çıkıyor. Sosyalizmi tartışmak istiyorsa arkadaşlar, elbette yine tartışalım, ama şimdilik şunu hatırlatmakla yetinelim; sınıflı toplumda ve mevcut iktidarların hüküm sürdüğü bir toplumda iktidarsızlık ve devletsizlik -bir demokrasi olmaktan çok- var olan iktidara ve devlete tabiiyeti getirir.

“Dün demokrasi yalanı bugün monarşi gerçeği”

Politika Kolektifi

ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi T. Barrack bu kez de “1919’dan beri ulus-devletler tarafından engellenmiş durumdayız” sözleriyle İpek ve Baharat Yolu aracılığıyla Doğu Batı arasındaki kaynaşmanın ulus devletler nedeniyle kesintiye uğradığı sözleriyle gündemde. Barrack sonrasında da Ortadoğu için en iyi modelin “hayırsever Monarşiler” olduğunu ileri sürdü.

ABD Ulusal Güvenlik Belgesi’nde de Körfez ülkeleri üzerinden Monarşilerin zorlanmasının gereksizliğine vurgu yapılıyor, başarılı ilişkinin anahtarının “bölgeyi, liderlerini ve uluslarını oldukları gibi kabul etmek” olduğu ifade ediliyor.

YENİ AÇILIM BÖLGESEL TASARI

Bu ifadeler ABD ve İsrail merkezli yeni Ortadoğu düzenine ilişkin önemli ipuçları ortaya koyuyor. Asıl altı çizilmesi gereken de Türkiye’nin bu yeni Ortadoğu kurgusu içinde bir gerici rejime doğru zorlanmasıdır.

BOP’un ilk sahnesinde de Türkiye’nin ılımlı İslamcı bir merkez olarak konumlanması ABD stratejisinin en önemli halkalarından birisiydi. Siyasal İslamcı bir rejim dönüşümü hedefini o dönemde S. Huntigton ifade etmişti. Cumhuriyet’in laik temelli kuruluşu ile Türkiye’nin Osmanlı bakiyesini devralmasının mümkün olmadığını dile getirerek, bundan kurtulması gerektiği yönündeki düşünceler revaçtaydı. CIA Türkiye masası şefi -AKP’nin kuruluşunda da önemli rol oynamış- G. Fuller de bunu Türkiye’nin bir hilafet merkezi olarak tanımlanması olarak ifade etmişti.

Türkiye bu Amerikan planı doğrultusunda uzun süredir bir karşı-devrim süreci ile karşı karşıya. Cumhuriyet’in kuruluşundan gelen nispi demokratik ve ilerici birikimler ortadan kaldırılarak siyasal İslamcı bir faşizme dönüşüm sürecinde çok önemli bir mesafe de kaydedildi.

Gelinen aşamada ise ABD ve İsrail eliyle sürdürülen yeni düzen arayışı içinde, Türkiye yeniden konumlandırılıyor. Bu da kendisini bir kez daha ümmetçilik merkezli etnik ve mezhepsel temeller üzerine yükselecek bir rejim olarak gündeme taşınıyor. Türk-Kürt-Arap ittifakı olarak ifadesini bulan yeni açılım kapısı da buraya çıkıyor.

ULUS DEVLETTEN ÇIKIŞ DAYATMASI

Daha önce de 2013 Açılım dönemlerinde yeni-Osmanlıcılık üzerinden benzer görüşler gündeme getirilmiştir. Bu tam da ABD’nin eski ulus devletlerin ortadan kaldırılmasına yönelik girişimleriyle uyumlu şekilde, “sınırların ortadan kalktığı” bir tür “esnek üniterlik içinde” bir genişleme-büyüme siyaseti olarak ifade ediliyor.

Bugün de benzer bir durumdan söz etmek mümkün. T. Barrack, “Osmanlı Milletler sisteminin Türkiye için en uygun sistem” olduğunu ifade ederken de farklı kimlikler üzerinden oluşacak bir yeni rejim tanımını gündeme getiriyordu.

Monarşi’lere yönelik sözler tam da böyle bir sistemin tamamlayıcısı olarak düşünülebilir Suriye’den Türkiye ve Körfez Monarşi’lerine kadar her alanda, bu tür yönetimlerin daha kolay idare edileceği düşünülüyor. O yüzden de Türkiye’nin yapısının bu yönde dönüşümü ABD’nin yeni siyaseti olarak dayatılıyor.

SOSYALİZMDEN KAÇIŞ YENİDEN

Dikkat çekilmesi gereken en önemli noktalardan birisi de bunun da bir kimlikler özgürleşmesi olarak sunulmasıdır. Ademi merkeziyetçi ya da federal yapıların oluşturulması, bu anlamda eski ulus devlet yapılarını aşan bir demokratikleşme hamlesi olarak ileri sürülebiliyor.

Kürt hareketi açısından böyle bir durumdan söz etmek mümkün. Daha önce de Demokratik Konfederalizm tezleri ile ifade edilen görüşler hatırlanırsa, bir tür özerk alanlar ve onlar üzerinden oluşan bir konfederal birlikler önerisi, yeni çağın Marksizm’i aşan yeni açılımları olarak ileri sürülüyordu. Benzer bir durumu şimdi de kimlikler üzerinden bir esneme üzerine kurulu bir komünler önerisi ile bu yeniden gündeme getiriliyor.

Bu yaklaşım, BOP sahnesinde kurulan; etnik ve mezhep temelli yeni monarşik düzenler içinde sınırlı bir özerk iktidar alanı yaratma arayışından başka bir anlama gelmemektedir. Bölgeye dayatılan yeni Amerikancı geri düzen, tüm ilerici ve demokratik birikimlerin ve hareketlerin sistemli biçimde tasfiye edilmesinden bağımsız ele alınamaz.

Bugün bu tür yaklaşımların artık eskimiş ve tükenmiş post modern-liberal tezlerin tekrarlanarak sosyalizm olarak ileri sürülmesi olduğunu söylemek gerekir. Bu çerçevedeki eleştiri ve itirazların Kürt hareketi yöneticileri tarafından “Kürtlük–Türklük çelişkisi” olarak sunulması ise, sosyalizm adına açık bir çelişkiyle —bir oksimoronla— karşı karşıya olduğumuzu göstermek için yeterli olsa gerek. Sosyalizmi tartışmak istiyorsa arkadaşlar, elbette yine tartışalım, ama şimdilik şunu hatırlatmakla yetinelim; sınıflı toplumda ve mevcut iktidarların hüküm sürdüğü bir toplumda iktidarsızlık ve devletsizlik -bir demokrasi olmaktan çok- var olan iktidara ve devlete tabiiyeti getirir.

***

HATIRLATMALAR

IRAK’TA YALAN KİMYASAL SİLAHLAR İDDİALARI VE İŞGAL

2003 yılında Irak’a ve Saddam Hüseyin rejimine yönelik işgal girişimi, ABD tarafından; kanlı bir diktatörün yok edilmesi, kimyasal silahların imhası, demokrasi ve medeniyet gibi argümanlara dayandırılmıştı. En çok kullanılan argüman, Irak’ın sahip olduğu iddia edilen kitle imha silahlarının oluşturduğu tehdit ve Saddam Hüseyin’in El Kaide ile sözde bağlantıları oldu.

Oysa bunların doğru olmadığı, kısa süre içinde ortaya çıktı. İşgalden sonra Irak’ta hiçbir kitle imha silahı bulunamadı. Saddam’ın 11 Eylül eylemcileriyle bağlantısı olduğuna dair işkence altında elde edilen kanıtların da gerçek dışı olduğu görüldü.

Savaşa şüpheyle yaklaşan dünya kamuoyunu ikna etme kampanyasının doruk noktası, dönemin ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell’ın 5 Şubat 2003’te New York’taki Birleşmiş Milletler toplantısında yaptığı konuşmaydı. Powell, Bağdat’taki diktatörün, hâlihazırda biyolojik kitle imha silahlarına sahip olduğu ve nükleer bombalar üzerinde çalıştığına dair çok sayıda sözde “kanıt” sundu. İki yıl sonra Powell bu konuşmanın “kara bir leke” olduğunu itiraf etti. Eski Dışişleri Bakanı, özeleştiri yaparak “ABD adına dünyaya yanlış bilgi sunan kişi benim ve bu, sonsuza kadar hayatımın bir parçası olarak kalacak” dedi.

Powell tarafından söylenen yalanlar arasında şunlar vardı:

“Tekerlekler ve raylar üzerindeki biyolojik silah fabrikalarının ilk elden tasvirlerine sahibiz.”

“Tahminlerimize göre Irak bugün 100 ile 500 ton arasında kimyasal silah maddesi stokuna sahiptir.”

“Saddam Hüseyin nükleer silah edinmeye kararlıdır... O kadar kararlı ki, 11 farklı ülkeden yüksek özellikli alüminyum tüpler almak için defalarca gizli girişimde bulunmuştur.”

“Bugün dikkatinizi çekmek istediğim husus, Irak ile El Kaide terör ağı arasındaki potansiyel olarak çok daha vahim olan bağlantıdır... Iraklı yetkililer El Kaide ile bağları olduğu yönündeki suçlamaları reddetmektedir. Bu inkârlar kesinlikle inandırıcı değildir.”

Amerikan yönetimine Irak’ın biyolojik silahlar ürettiği bilgisini veren Iraklı kimya mühendisi, Guardian gazetesine yaptığı açıklamada yalan söylediğini 2011 yılında kabul etmişti. Rafid Ahmed Alwan el-Cenabi, 1995 yılında Saddam Hüseyin rejiminden kaçarak Amerikan ve Alman istihbaratına, Irak’ın biyolojik silahlara sahip olduğu ve bu silahların kamyonlarla taşınabildiği gibi yalan haberler üreterek Amerikalılara Irak’ın işgali için gerekçe verdiğini ve bundan pişman olmadığını söyledi. Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere’nin de desteğini alarak el-Cenabi’nin verdiği bilgileri askeri müdahale gerekçeleri arasında göstermişti.

Amerikan Dışişleri Bakanı Colin Powel, 2003 yılında Birleşmiş Milletler’de yaptığı bir konuşmada el-Cenabi’nin sağladığı uydurma bilgileri, biyolojik silahların üretilmesine tanıklık etmiş bir kaynaktan gelen bilgiler olarak sunmuştu. El-Cenabi, o dönemde Guardian gazetesine yaptığı açıklamada, “Bana bir yalan söyleyerek Irak rejimini devirme şansı verilmişti. Ben ve oğullarım Irak’a bir parça da olsa demokrasinin gelmesine neden olmaktan gurur duyuyoruz.” dedi.

Peki bu yalanların sonucu ne oldu? İşgal güçleri, Kuzey Irak’taki Kürt peşmergelerle birlikte 2 ay içerisinde Irak ordusunu yenilgiye uğrattı. ABD, ülkede siyasi iktidarı ele geçirdi. İşgalin 2. yılında “İslami-Demokratik” federal anayasaya geçti. Ülke etnik ve mezhepsel ayrılık üzerinden yeniden haritalandırıldı. ABD, Kuzey Irak petrollerini ele geçirdi, bölgede Barzani liderliğinde kurulan Bölgesel Yönetimi himayesine alarak ülkenin kaynaklarını güvence altına aldı.

Ancak ABD’nin Vietnam’dan sonraki en kanlı işgali olan Irak’taki askerî müdahalesi, işkenceleriyle ünlü hapishaneleri, ülkenin siyasal yapısını mezhepçi gerilimi şiddetlendirecek şekilde değişmesi, Saddam destekçisi Sünnilerin tasfiyesi gibi hamleler, ülkeyi bugün bile tam olarak bitmemiş bir iç savaşa sürükledi. Wikileaks belgelerine göre daha 6. yılında 100 binden fazla sivil ölümün yaşandığı işgal, dünya tarihine Amerikan emperyalizminin en büyük suçlarından biri olarak geçti. Ancak hep yıkım, işkenceler, katliamlarla anılan işgalin en büyük zararlarından biri, Irak’ın etnik-mezhepçi temelde bölünerek egemenlik, demokrasi ve kardeşlik temelinde birleşebilecek bir ülke olabilme ihtimalini tamamen rafa kaldırdı. En kaba haliyle böl-yönet stratejisi, Ortadoğu için yeni model haline getirildi. Bunun yanı sıra yine Irak’ta denenen, Amerikan askerî-endüstriyel kompleksinin Amerikan şirketlerinin yağması için egemen ülkelere yönelik müdahalecilik modeli 21. yüzyılın başat emperyalist stratejilerinden biri haline geldi.

Amerikan askerlerinin kontrolündeki hapishanelerde, sonrasında Wikileaks vb. sızıntılarda ortaya çıkan insanlık dışı işkence ve muameleler, Afganistan işgaliyle güçlenen El-Kaide vb. cihatçı örgütlenmelere yeni bir alan açtı. Özellikle işgal sonrası tasfiye edilen Saddam hükümeti dönemi komutanları, Irak’ta El-Kaide yapılanmalarını örgütledi. Ardından Suriye savaşında aktör haline gelecek El-Nusra ve IŞİD’in öncülü olan Irak El-Kaide’si, doğrudan Amerikan işgalinin sonucuydu. Sürpriz olmayan bir biçimde, bu örgütlerin terör saldırılarının hedefleri de büyük ölçüde işgali Amerikan askerleri değil, ülkedeki Şii siviller oldu.

***

BÖLGESEL PARÇALANMANIN PİLOT ÜLKESİ OLDU

Amerikan işgalinin Irak ve Ortadoğu siyasetine etkisi yalnızca cihatçı örgütlere alan açması olmadı. Irak işgali sonrası ABD’nin “özgürleştirme” ve “demokrasi” hamlesi, ülkenin tüm siyasal yapısının ancak etnik ve mezhepsel temelde temsil edilebildiği bir modeli yarattı. Tüm yasama ve yürütme aygıtlarının Sünni, Şii ve Kürt temsili üzerinden bölündüğü bu yapı, bahsedilen kimlikler arasındaki hiyerarşiyi kristalize etti, sürekli siyasal kriz yaratan bir hale getirdi. Sünni Arapların ülkedeki siyasal temsil düzeyindeki zayıflık mezhepçi örgütlenmeleri güçlendirirken, Irak haritasının tamamen Şii-Sünni-Kürt kimlikleri ve mezhepleri üzerinden şekillenmesi de ülkenin bütünlüğünü tamamen ortadan kaldırdı.

Doğrudan ABD’nin sömürgeci güç olarak kendi masasında kurguladığı ve ülkeyi siyasal olarak kırılganlaştırılan, sürekli yeni iç savaş potansiyelleri ve siyasi krizler üreten sistemin sorunları, geçen yıllarda da kendisini göstermeye devam etti. Irak’ta El-Kaide, vb. örgütlerin saldırıları on yıllarca kesintisiz olarak sürdü, Suriye savaşının patlak vermesinin ardından IŞİD, Irak’ın dağınıklığı ve zayıflığı sayesinde ülkede çok hızlı bir şekilde topraklarını genişletti, siyasal egemenliğine Amerikan emperyalizmi tarafından el koyulan Irak, başta da ABD ve İran olmak üzere farklı jeopolitik güçlerin vekil gücü haline geldi. 2003’te Irak’a “demokrasi getirmek için” başlatılan işgalin sonucu, anayasal temelden parçalanmış bir ülke, yerleşik kimlik gerilimleri, sonu gelmeyen cihatçı terör ve ülke kaynaklarının sürekli düzeyde yağmalanması oldu. ABD, Irak’ta gördüğü “fırsatları”, gelecek yıllarda Libya ve Suriye’de de gerçekleştirmek isteyecekti

2007 yılında yapılan araştırmalara göre Irak’ta tahmini 1.000.000 sivil yurttaş öldü, UNHCR Nisan 2008 tarihli verilerine göre 4.7 milyon Iraklı yer değiştirdi (Irak nüfusunun %16’sı), bunların iki milyonu komşu ülkelere sığındı.

2009 yılında Irak Parlamentosu ve ABD, Stratejik Çerçeve Anlaşması imzaladı. Bu anlaşma; ülke içindeki etnik grupların ve siyasi oluşumların haklarının garantiye alınması, öğrenci takasları; eğitim, enerji sahalarının geliştirilmesi, çevresel temizlik, sağlık bakımı, bilgi teknolojisi, iletişim ve infaz hukuku gibi konuları içeriyordu. ABD, yeni strateji uyarınca, Irak’a 1,2 milyar dolar ekonomik yardım yapılacağını açıkladı. Bush, ayrıca Irak hükûmetinin de toplam 10 milyar doları kalkınma projelerine ayırmayı kabul ettiğini açıkladı. Irak’ı rant alanı haline getiren ABD, ülkeyi etnik ve mezhep temelli bir bölünmeye de götürdü.

***

AFGANİSTAN’A MEDENİYET GÖTÜRECEKTİ TALİBAN GELDİ

Ortadoğu’da cihatçı örgütlerin oluşumu ve yeşermesi, Afganistan’da SSCB’ye karşı ABD’nin örgütlediği “mücahitlerle” başladı. Afganistan’da 1978 yılında Sovyet ve sosyalizm yanlısı askerlerin iktidara gelmesi sonucu, ABD ve Pakistan’ın finansman ve silah desteğini alan İslamcı gruplar silahlı ayaklanma çıkardı. Afganistan’da bugün Taliban’ın şeriat karanlığına giden süreç, henüz 45 yıl önce, doğrudan ABD teşvikiyle başlamış oldu. 1979’da yaşanan iç savaşı durdurmak için bu kez SSCB’nin Afganistan’a doğrudan müdahalesi, karşıt islamcı grupları ABD gözünde daha da kıymete bindirdi. Pakistan’da eğitim verilen, finansman ve silah desteği sağlanan gruplar, Afganistan’a geçerek SSCB’ye karşı iç savaşı örgütledi. ABD’nin SSCB’nin bölgesel olarak geriletilmesi stratejisinde dost ve kardeş olarak gördüğü “mücahitlere” 1979’dan 1985’e kadar toplam 250 milyon dolar yardım yapıldı. 1985 yılında dönemin Amerikan başkanı Ronald Reagan, mücahitlere SSCB’ye karşı kullanılmak üzere uçaksavar füzelerinin verilmesini onayladı. İslamabad havalimanına doğrudan ABD ikmali ile getirilen silahlar, burada radikal islamcı gruplara dağıtılıyordu.

Taliban ve El-Kaide’nin Afganistan’da önemli siyasi aktörler haline gelmesi, doğrudan ABD’nin ülkede mezhep temelli, antikomünist örgütler eliyle iç savaş çıkarma stratejisinin sonucuydu. SSCB’ye karşı savaşması için finansal ve askerî yatırımların yanı sıra, bu dönemde ABD’nin müttefiki olarak yansıtılan mücahitler, aynı zamanda ana akım medyada da özgürlük savaşçıları olarak yansıtılıyor, CIA finansmanıyla dünya çapında gazetelere cihada katılma çağrısı yapılan ilanlar veriliyordu. Amerikan kanalları Taliban’ın başarılarını kutlayan belgeseller çekip Müslüman nüfus yoğunluklu ülkelere servis ediyordu. Afganistan’da çocukların cihatçı örgütlere katılması için motivasyon çalışmaları yürütülüyordu. Taliban’ın ABD finansmanı ile kurduğu eğitim merkezlerinde ilköğretim matematik derslerinde çocuklara hız problemleri, Rus askerlerini öldüren mücahitlerin kalaşnikof mermileri üzerinden anlatılıyordu.

Tüm bu yatırımlar, daha karanlık bir ekonomi-politiği de yaratıyordu. Afganistan’da eroin üretimi 1970’lerde CIA tarafından, ülkede mücahit örgütlenmesini finanse etmek amacıyla başlatıldı. CIA Afganistan’da üretilen eroini dünya pazarına taşıyarak gelirleriyle de Taliban, El-Kaide mensuplarına silah, finansman desteği verdi. Cihatçı örgütlenmeleri doğuran, dünyayı eroinle zehirleyen, ülkeyi mezhepçi katliamlar ve kadın köle pazarlarıyla dolduran tüm bu stratejinin karşılığı olarak ABD, geçen on yıllarda batı hegemonyasına karşı önemli kazanımlar elde eden antiemperyalist ulusal kurtuluş hareketlerine karşılık olarak kendi sağcı, mezhepçi gerilla örgütleri kuruyordu.

***

AMERİKAN CİHADI

Afganistan’da cihatçı İslamcılığın ABD tarafından örgütlendirilmesi öncesinde SSCB, bölgedeki Arap ülkelerinin çoğuyla yakın ilişki içerisindeydi. Kalkınmacı-bağımsızlıkçı Arap milliyetçilikleri, sömürge dönemi sonrası yerleşen seküler rejimler, Soğuk Savaşta ABD emperyalizmine karşı önemli bir uluslararası destek sağlıyordu. ABD’nin Afganistan’da Pakistan taşeronluğunda kurguladığı siyasal İslamcılık, yalnızca SSCB’nin jeopolitik etkisini kırmakla sınırlı olmadı, bütün bir Ortadoğu’nun siyasal-toplumsal gidişatını, cihatçı mezhepçilik zehriyle tersine çevirdi.

1988’de SSCB’nin Afganistan’dan koşulsuz çıkışı sonrası ülke Taliban’a teslim edilirken, Batı cihatçı mücahitlerle işinin bittiğini düşünse de tarih aksine aktı. Taliban’ın Afganistan’da 20. yüzyılda ülkede kurulan tüm seküler kurumları yıkışı, Şii katliamları, kadınların eğitimden çektirilmesi, cariye pazarlarının kurulması, El-Kaide’yle girilen siyasi ittifak… Tüm bu gelişmeler yaşanırken örgütün en büyük destekçisi ABD olarak kaldı. SSCB işgali bitmiş, Afganistan’a demokrasi gelmişti!

1990’larla birlikte, yıllardır ABD-Pakistan-Suudi Arabistan üçgeni tarafından finanse edilen, eğitilen, silahlandırılan El-Kaide vb, Afganistan merkezli İslamcı yapılar, “cihadı sürdürmeye ve yaymaya kararlıydı”, El-Kaide dünyanın farklı yerlerinde kanlı terör eylemleri düzenleyen uluslararası bir örgütlenme haline gelmişti. 11 Eylül ile birlikte ise, cihatçı İslamcılık ABD’nin Ortadoğu stratejisinde bu kez uzaktan desteklenen müttefik yerine, Amerikan ordusunun bölgedeki varlığını meşrulaştıracak, bir tür demokrasi düşmanı korkuluk işlevi gördü.

***

BÖLGEYE GELİŞİN DÖNÜŞÜ OLMADI

2001’de Bin Ladin’i teslim etmeyi reddeden Taliban Afganistan’ının Amerikan ordusu tarafından işgali, cihatçı örgütleri bitirmek yerine güçlendirdi ve etki alanını genişletti. Hakeza askerî varlığını ilk kez Ortadoğu’ya taşıyan ABD de bir daha bölgeden çıkmadı. SSCB’den sonra kendisine sözde yeni bir düşman yaratan El-Kaide vb selefi cihatçı örgütlenmeler, buradaki savaş birikimini sonrasında Irak ve Suriye’ye taşıdı.

2001’de başlayan ve 20 yıl boyunca dönem dönem yoğunlaşarak süren işgalin sonunda ABD bir türlü Taliban ve El-Kaide’ye karşı aradığı “ılımlı İslamcı” aktörü bulamadı. SSCB’ye karşı Taliban’ı örgütleyen akıl, yine benzer yöntemlerle, ülke içerisinde büyütülen mafya ve çetelerle yeni bir siyasal aktör yaratma konusunda başarısız oldu. İşgalin 20. yılında ABD Afganistan’dan kaçarcasına çıkarken, akıllarda şeriat karanlığından kurtulabilmek için uçak kanadına tutunmaya çalışan insanların trajedisi kaldı.

Geçen 56 yılda, Afganistan yeniden tamamen Taliban’ın egemenliğine geçti. Ağır şeriat hükümlerinin uygulandığı ülkede, en ufak siyasal ayaklanma kanla bastırılıyor. Kadınların eğitime katılımı tamamen yasaklandı. Parklara, spor salonlarına ve benzeri kamusal alanlara gidişleri cezalandırılıyor. Kamusal alanda kırbaçlama, taşlama, uzuv kesme gibi şeri hükümlere dayalı cezalar uygulanıyor. Kadınlara peçe takma zorunluluğu getirildi, çalıştıkları işlerden uzaklaştırıldı.

Sonuç olarak ABD’nin 1970’lerde SSCB’ye karşı cihatçı örgütlerin kurulması ve desteklenmesi ile başlayan Afganistan harekâtı, 50 yılın sonunda 3 milyona yakın ölüm, yıkılmış bir ülke, insanlık dışı bir şeriat rejimi ile sonuçlandı. ABD’nin ilkokul sıralarına kadar soktuğu cihat propagandaları, silahlarını verdiği katliamlar, finanse ettiği mezhepçi savaşçılar, Afganistan’ı bugün Taliban şeriatında ışık görünmeyen bir karanlığa gömdü.

***

DİKTATÖRLERİ DEVİRME GÖRÜNÜMÜNDE ORTADOĞU DİZAYNI

Ortadoğu’da giderek yozlaşan ve rüşvet, yolsuzluk, yoksulluk sarmalında debelenen iktidarlara karşı halkın tepkileri, ABD tarafından “demokrasi götürme” bahanelerine sahne oldu. Arap Baharı adı verilen süreçte halkın devrimini çalan ve İhvan başta olmak üzere kendi kontrolündeki İslamcı grupları palazlandıran ABD, Kaddafi’nin öldürülmesi, Mübarek’in indirilmesi ve en son Suriye’deki rejim değişikliği gibi dönüşümlere ön ayak oldu. Haritada Suriye ve Libya, Irak’ta geçen kanlı 8 yılın ardından yeni işgal hedefleri olarak seçildi. Bölgenin en büyük petrol rezervlerini barındıran Libya’nın bağımsızlığına kavuşması, sağlık ve eğitimin ücretsiz hale getirilmesi, okuma yazma oranının dört katına çıkarılması ve ülkenin laik bir temelde kalkınması sürecinin başrolü olan Kaddafi, Arap baharından en az etkilenen ülkeydi. Yanı başında Mısır ve Tunus’ta yaşanan kitlesel ayaklanmalara karşın, Libya’da kendiliğinden gelişen ciddi bir eylemlilik yaşanmadı. Geçmişte Afganistan’da olduğu gibi Libya’da da ABD başta olmak üzere emperyalist blok el altından para ve silah desteği verdiği örgütlenmeler üzerinden yapay bir toplumsal ayaklanma örgütlemeye girişti. Kaddafi hükümetinin bu ayaklanmaları bastırma girişimi NATO müdahalesi için yeterli bir sebepti. 2016 Amerikan seçimlerinde Clinton’ın sızdırılan mailleri de Libya’ya müdahalenin temelinde Kaddafi’nin dolar yerine Afrika’nın ortak para birimi olarak altın dinarına geçilmesi için yatırım yapma “suçu” olduğunu ortaya çıkardı. 19 Mart 2011’de Amerikan, İngiliz, Fransız ve İtalyan orduları başta olmak üzere tüm NATO üyelerinin desteği ile Libya’ya hava bombardımanı başlatıldı. Libya ordusunu imha ederek Kaddafi’yi devirmeyi hedefleyen operasyon, 400’den fazla sivilin katledilmesine sebep oldu. NATO hava saldırılarının desteklediği Ulusal Geçiş Hükümeti güçleri Trablus’u ele geçirdikten sonra iktidardan düşen Kaddafi, muhalifler tarafından yakalandı, işkence edilip öldürüldü. NATO’nun desteklediği sözde “özgürlükçü” Geçiş Hükümeti, Kaddafi’nin cesedini halka göstermek için günlerce soğuk hava deposunda sergilendi.

Mısır’da ise Arap Baharı sonrası yönetime getirilen Müslüman Kardeşler bağlantılı ve ABD destekli Mursi’nin, ülkeyi hızla dincileştirip antidemokratik bir yönetime sokma çabaları halkın tepkisiyle karşılaştı. Türkiye’de 20 yılda uygulanan politikaları bir anda uygulamaya kalkan Mursi’ye karşı yoğun protestolar gerçekleşti. 28 Nisan 2013’te Mursi’yi 30 Haziran’da görevinden istifa ettirmek için 15 milyon imza toplanmasının amaçlandığı taban hareketi olan Temerrud başlatıldı. Hareketin yönetici çevreleri, tüm Mısır’da ve özellikle Kahire’deki El-İttihadiye Sarayı önünde barışçıl gösteriler için toplanma çağrısında bulundu ancak halkın ilerici protestolarını çalan ise yine darbeci güçler oldu. ABD’nin burada ne tepki vereceği beklenirken, darbecilerin ABD ile ilişkilerindeki olumlu yönelim, darbeci Sisi ile ABD arasında yeni bir dostluğun başlangıcı oldu. Türkiye’deki AKP iktidarı, Mısır’daki dost partisine yönelik bu darbeye önce büyük tepki verse de sonra dozu düşürdü ve nihayetinde Sisi ile görüşmeyi kabul etti. 2022’de sıcak tokalaşmalar sonrasında 2024’te de Sisi’nin ziyareti gerçekleşti.

***

YENİ BAHANE: HAYIRSEVER MONARŞİ GÖTÜRMEK

ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Ortadoğu’ya yönelik değerlendirmesinde ‘hayırsever bir monarşi’ arzusunu dile getirdi. İşleyen model budur” dedi. Barrack, Katar’ın başkenti Doha’da şöyle konuştu: “Olması gereken ilk şey şu: Onlara (Suriye’ye) kendi sistemlerini kendilerinin tanımlamasına izin vermeliyiz. Batı’nın ‘12 ay içinde demokrasi istiyoruz’ şeklindeki beklentileriyle oraya girmemeliyiz. Zaten hiçbir zaman gerçek bir demokrasimiz olmadı. Ben bir demokrasi görmüyorum. İsrail kendisinin bir demokrasi olduğunu iddia edebilir ama bu bölgede gerçekte en iyi işleyen şey, ister beğenin ister beğenmeyin ‘hayırsever bir monarşi’ olmuştur. İşleyen model budur.”