Dünya Sağlık Örgütü hala dünyanın sağlık vicdanı olabilir mi? -1 | Küresel güvenin çatlakları
Dr. Monir Islam ile Dünya Sağlık Örgütü’nün güven krizi, siyaseti ve ahlaki otoritesi üzerine konuştuk. Son yıllarda uluslararası kurumlara duyulan güven giderek zayıflıyor. Politik önyargılar, dengesiz kriz iletişimi, bürokratik hantallık ve hesap verilebilirliğin yokluğu, “kurumsal güven bulaşıcılığı” denilen olguyu doğuruyor: Bir tür itibar enfeksiyonu.

Dünya Sağlık Örgütü her zaman bilim ile siyaset arasındaki dar bir alanda yaşamıştır; varlığını sürdürebilmesi de bu dar alandaki hassas dengeye bağlıdır. Bilim insanları için yeterince güvenilir, siyasetçiler içinse yeterince kabul edilebilir olmak, hiçbir zaman kolay olmamıştır. Ancak, finansmanı siyasi iradeyle yönlendirildiği sürece, gerçek bağımsızlık kötü niyetten değil ama, sistemin tasarımı gereği, kurumsal olarak sınırlı kalacaktır.
Son yıllarda uluslararası kurumlara duyulan güven giderek zayıflıyor. Politik önyargılar, dengesiz kriz iletişimi, bürokratik hantallık ve hesap verilebilirliğin yokluğu, sosyologların “kurumsal güven bulaşıcılığı” dediği bir olguyu doğurdu: Bir tür itibar enfeksiyonu. Bir kurum tökezlediğinde, içinde bulunduğu çok taraflı sistem de hasta olarak görülüyor. Çoğu insan için Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), UNESCO, UNDP, UNICEF, UNFPA ya da UNHCR aynı uzak bürokrasinin, “Birleşmiş Milletler (BM)”in birbirinden ayırt edilemeyen parçalarıdır. Dolayısıyla içlerinden biri siyasal baskı altına girdiğinde ya da iletişimde başarısız olduğunda, güven kaybı diğerlerine de yansır.
Veriler de aslında aynı hikayeyi anlatıyor. Hükümetlere, iş dünyasına, sivil toplum kuruluşlarına (STK) ve son yıllarda BM, DSÖ, Dünya Bankası gibi uluslararası örgütlere yönelik tutumları ölçen yıllık küresel bir anket olan Edelman Trust Barometresi, pandemi sonrası yıllarda bu kurumlara olan güvenin zayıfladığını gösteriyor. Barometre, yaklaşık otuz ülkede her yıl yürütülüyor ve güveni özel bir ölçekle puanlıyor: 60 üzeri güveni, 50 altı ise güvensizliği ifade ediyor.
Pandemi öncesi, sırası ve sonrasını kapsayan dönem bulguları özellikle öğretici. Pandeminin ilk dönemlerinde hükümetlere duyulan güven, pandemiye karşı yapılan kaotik ulusal müdahaleler nedeniyle hızla düştü. DSÖ ve BM, Kuzey Amerika ve Batı Avrupa’da itibar kaybederken, Asya’nın bazı bölgelerinde görece güvenilir kalabildi. Başlangıçta bilim insanları ve sağlık uzmanları, politikacılar ve medya figürlerinin çok önünde yer alıyor ve en güvenilir sesler olarak görülüyordu. Ancak, dezenformasyon yayıldıkça ve jeopolitik gerilimler arttıkça, 2022’de yeni bir güvensizlik döngüsü başladı; hükümetlerden STK’lara kadar tüm kurumlara duyulan inanç daha da aşındı. 2023’e gelindiğinde kutuplaşma, adeta normal bir durum haline geldi. Demokrasilerde uçurumlar derinleşti; uluslararası işbirliği faydasız görülmeye başladı. 2024’te ise Edelman Barometresi’nin ana teması olan “Ateş Altında Yenilik”, bilime, teknolojiye ve küresel yönetişime karşı artan şüpheyi yansıtıyordu. İş dünyası ve STK’lar, hükümet ve medyadan biraz daha güvenilir kalsa da uluslararası kuruluşlar, bağımsızlıkları ve etkinlikleri konusunda, ciddi sorgulamalara maruz kaldı.
DSÖ, BM ailesinin bir parçası olduğu için, kaderi onunkiyle birlikte iniş çıkış gösterir. BM’ye güven azaldığında, DSÖ’nün itibarı da genellikle aynı şekilde azalır. 2021’den bu yana küresel kurumlara güven istikrarlı biçimde düşerken, DSÖ’nün güvenilirlik algısı bundan bağımsız kalamıyor. 2024 Barometresi’nde BM’ye güven %58 civarındaydı – bu oran yarıyı geçtiği için çoğunluk desteği olarak kabul edilebilir, ancak önceki yıllara göre açık bir düşüş söz konusu. Güven aşınması, DSÖ ve BM arasında paralel biçimde ilerliyor: Biri zemin kaybettiğinde, diğeri de kısa sürede onu izliyor.
Bu durum yalnızca anket sonuçlarına indirgenemez, çünkü BM’nin bizzat bir meşruiyet kriziyle karşı karşıya olduğu inancı yaygın. Eylül 2024’te üye devletler, küresel kurumlara güveni yeniden inşa etme sözü verdikleri “Gelecek Paktı”nı (Pact for the Future) kabul ederek bu gerçeği dolaylı biçimde kabul ettiler. Ancak bu söz, Donald Trump’ın ikinci döneminde uyguladığı ciddi bütçe kesintileriyle kısa sürede boşa çıktı; çok taraflı sistem hem mali hem de ahlaki bir krizin içine itildi. 2025 başında yapılan bir Güvenlik Konseyi oturumunda, delegeler açıkça “BM’de güven krizi”, “yıkıcı bir güven kaybı”, “benzeri görülmemiş bir itibar krizi”nden söz ettiler. Ettiler ama, kendi katkılarının bu güvensizlikte payı olduğunu fark edenler çok azdı.
Birleşmiş Milletler’deki güven çöküşü, uluslararası kuruluşlara yönelik daha geniş bir inanç erozyonunun parçası olsa da kendi başına ayrıca tartışılmayı hak ediyor. DSÖ’nün karşı karşıya olduğu güven sorununu, dört gün sürecek bu yazı dizisinin odağına koydum.
DSÖ’YE YÖNELİK GÜVENSİZLİK SADECE COVID-19’LA MI İLGİLİ?
COVID-19 bu kuşkuları yalnızca hızlandırdı; mevcut şüpheleri büyüttü, eski çatlakları aşikar kıldı. Pandemi, DSÖ’yü gazete manşetlerinin ve siyasi tartışmaların merkezine taşıdı; değişen maske rehberliği, evrilen öneriler ve yeni kanıtlara eş zamanlı uyum sağlama çabası, bilimin doğasındaki belirsizlikleri gözler önüne serdi. Olağanüstü bir acil durumun doğal parçası olan bu değişkenlikler, politik saldırılar için kolay hedeflere dönüştü. Hikayenin tamamı bu değil, güvensizliğin kökleri daha eskiye dayanıyor: Bağışçılara bağımlılık, jeopolitik rekabetler, Ebola ile H1N1 salgınlarındaki eleştiriler, uluslararası kamuoyunun DSÖ’nün 2020 sonrası adımlarını yorumlayışını şekillendirdi. COVID aslında güvensizlik yaratmadı; onu büyüttü ve siyasallaştırdı.
Bu konuyu daha derinlemesine incelemek için, DSÖ içinde yirmi beş yılı aşkın deneyime sahip ender isimlerden biri olan Dr. Monir Islam’la görüştüm. Kariyeri merkez teşkilattan bölgesel ve ülke ofislerine uzanıyor; Tayland ve Namibya’da DSÖ Temsilcisi olarak görev yaptı. Beş ayrı Genel Direktör döneminde aile ve toplum sağlığı, anne ve yenidoğan bakımı, sağlık sistemleri geliştirme gibi programlara liderlik etti. Saha deneyimi ile diplomatik sezgiyi birleştirerek küresel sağlık reformlarına yön verdi. Emeklilik sonrası üniversitelere ve uluslararası kurumlara danışmanlık yapmayı sürdürdü; sağlık diplomasisi alanında aranan bir ses olmaya devam ediyor. Kurumun farklı hiyerarşi ve tarih katmanlarını onun kadar yakından gözlemleyen çok az kişi var.

Dr. Islam’a göre, böylesine büyük ölçekli ve karmaşık krizler, her küresel kurumun güven sınavıdır: “DSÖ’de 25 yılı aşkın süre boyunca merkez, bölge ve ülke düzeylerinde çalıştım. Kurumun birçok halk sağlığı acil durumuna verdiği yanıtları gördüm. Ama COVID-19 farklıydı; yalnızca ölçeği ve karmaşıklığıyla değil, getirdiği benzeri görülmemiş küresel denetimle de. Güvenin azalmasının bazı yapısal, bazı siyasi, bazı da liderlikle ilgili nedenleri vardı. Pandeminin hızlı evrilen doğası, bilimsel rehberliğin zamanla değişmesine neden oldu- bu bilimin doğasında var; fakat bu, kamuoyu tarafından tutarsızlık olarak algılandı. Ayrıca, hızlı değişen medya ortamı ve yanlış bilgi akışıyla birleşen iletişim zorlukları, tutarlı bir küresel anlatıyı sürdürmeyi zorlaştırdı.”
Bu, salgın yönetiminin en eski ikilemlerinden biridir. Eski DSÖ Genel Direktör yardımcılarından Dr. Keiji Fukuda’nın dediği gibi: “DSÖ her zaman çok fazla ya da çok az yaptığı için eleştirilme riski taşır.” Yavaş hareket ederseniz, ölümleri önlemediğiniz için suçlanırsınız; hızlı davranırsanız, aşırı tepki vermekle. Yani, kaçarınız yoktur, ne yaparsanız yapın, eleştirileceksinizdir.
Dr. Islam da bu paradoksu kabul ediyor, “Pandemi sırasında jeopolitik gerilimler açıkça sahneye taşındı; bu, DSÖ üzerinde yoğun bir baskı oluşturdu. Bu ortamda, gecikme ya da şeffaflık eksikliği algıları (doğru olsun ya da olmasın) kamu güvenini etkiledi. Ancak krizin ötesinde, DSÖ’nün bağımsızlığı ve şeffaflığına dair daha derin kaygılar da vardı.”

“Pek çok gözlemcinin dile getirdiği konulardan biri, mevcut Genel Direktör Dr. Tedros’un liderlik tarzı. Otoriter bir geçmişe sahip bir hükümetten gelmesi, yönetişim kültürü açısından haklı endişelere yol açtı. Üstelik yeniden seçilmesi, kendi ülkesinin değil, başta Almanya olmak üzere, ağırlıklı olarak Avrupa devletlerinin desteğiyle gerçekleşti. Bu da liyakat temelli bir mutabakat yerine siyasi manevralar izlenimi doğurdu.”
“Merkezileşmiş karar alma ve zaman zaman şeffaf olmayan iletişim tarzı, özellikle sivil toplumda ve teknik uzmanlar arasında, DSÖ’nün tarafsızlığına ve hesap verebilirliğine dair soru işaretleri yarattı.”
Yine de Dr. Islam, bu eleştirilerin kurumun olağanüstü çabasını gölgelemesine izin vermemesi gerektiğini vurguluyor: Küresel yanıtın koordinasyonu, yoğun baskı altında yayımlanan teknik kılavuzlar ve krizle boğuşan ülkelere verilen sürekli destek, kurumun özverisinin kanıtıydı.
Birleşmiş Milletler meşruiyet kaybıyla mücadele ederken, Dünya Sağlık Örgütü daha sessiz, ama bir o kadar tehlikeli bir hastalıkla karşı karşıyaydı: Ahlaki özündeki güven erozyonu.
YARIN - Bağışçı ülke deresine ev yapmak: Can damarı para olan DSÖ siyasetin elindeyken bilimi nasıl korumaya çalışıyor?
İngilizce versiyonu için BirGün Daily’yi ziyaret edebilirsiniz.
For the English version, please visit BirGün Daily.
Yazarın Son Yazıları
- ABD’nin DSÖ’den ayrılması ve Sovyet mirası
- Halk sağlığının görünmez devi: Dr. William Foege’nin ardından
- Büyük madenci grevi ve yürüyüşünün 35. yılında -4: Kömür müzelik olsun
- Büyük madenci grevi ve yürüyüşünün 35. yılında- 3 Bir kentin ayağa kalkışı: Zonguldak’tan Ankara’ya
- Büyük madenci grevi ve yürüyüşünün 35. yılında - 2: Üç bin ışık yılı uzaktaki gökyüzü


