Google Play Store
App Store

Dünyanın sağlık bekçisi, bazen karşı çıkmak zorunda kaldığı ülkelerin cömertliği sayesinde ayakta duruyor. Peki, siyasetten beslenen bir kurum hala bilimin gerçeğini söyleyebilir mi?

Dünya Sağlık Örgütü hala dünyanın sağlık vicdanı olabilir mi? -2 | Bağışçı ülke deresine ev yapmak
77. Dünya Sağlık Asamblesi, 27 Mayıs – 1 Haziran 2024, Cenevre, İsviçre (Fotoğraf: WHO)

Dr. Monir Islam’la, DSÖ’nün fazla siyasallaştığı ve bilimden uzaklaştığı yönündeki iddiaları uzun uzun konuştuk. Kendisi, bu algının tamamen haksız olmadığını kabul ediyor: “Bu algı bazen aşırı basitleştirilse de tamamen temelsiz değil.” diyor. “DSÖ siyasi bir alanda faaliyet gösteriyor —üye devletler tarafından yönlendirilen bir kuruluş— ancak, aynı zamanda siyasi baskıların üzerinde, bilimsel olarak güvenilir bir otorite olmalı. Bu dengeyi korumak çok zor, özellikle de kaynakları sınırlı ve giderek gönüllü fonlara ve siyasi iyi niyete bağımlı hale geldiğinde.”Son yıllarda siyasallaşmaya dair kaygıların kurumsal yapının ötesine geçerek, liderlik kültürüne kadar uzandığını ekliyor: “Eleştiriler, Dr. Tedros’un döneminde karar alma süreçlerinin daha merkezileştiğini ve zaman zaman şeffaflaşmanın daha da azaldığını vurguluyor.”

Sorun, sistemin içine işlemiş durumda. IMF ve Dünya Bankası’nda ülkelerin oy gücü mali katkısıyla orantılıyken; DSÖ, BM’nin “her ülkeye bir oy” ilkesine bağlı. Teoride bu tüm üye devletlere eşit söz hakkı veriyor. Pratikteyse zengin bağışçı ülkeler, özellikle her yıl stratejik yönün belirlendiği Dünya Sağlık Asamblesi’nde, orantısız bir etki gücüne sahip. Biçimsel eşitlik ile fiili güç arasında süren bu çekişme, DSÖ’nün meşruiyetini sürekli sınıyor.

Aynı zamanda DSÖ’nün bilimsel titizliği, hizmet etmek istediği bazı kesimleri yabancılaştırabiliyor. Teknik dil ve bürokratik prosedürler, sahadaki gerçeklerden kopuk görünebiliyor. Bu uzaklık, özellikle yoksul bölgelerde, DSÖ’nün insanların gündelik mücadelesinden kopuk olduğu algısını besliyor.

“Sonuçta” diyor, Dr. Islam, “DSÖ’nün gücü; titiz bilimselliği etkili, kapsayıcı iletişim ve diplomasiyle harmanlayabilmesinde yatar. Zorluk, hem bağımsızlığını koruyup teknik titizliğini kaybetmeden hem de farklı toplumlarla daha iyi bağ kurarak siyasi müdahaleyi azaltabilmekte.”

PARA, GÜÇ VE BAĞIMSIZLIĞIN BEDELİ

Bilim DSÖ’nün ahlaki pusulasıysa, para da yerçekimi gibi onu yönlendiren güçtür. Kurumun finansman yapısı, hizmet ettiği hükümetlerin onun özerkliğini nasıl sessizce aşındırabildiğini ortaya koyuyor. DSÖ’nün bütçesi iki ana kaynaktan oluşuyor: Ülkelerin gayrisafi milli hasılasına oranla verdiği zorunlu aidatlar ve gönüllü katkılar.

1970’lerde zorunlu aidatlar, DSÖ’nün toplam bütçesinin yaklaşık %70’ini oluşturuyordu. Bugün ise bu oran %20’ye bile ulaşmıyor. Geri kalan kısmını, çoğu belirli projelere tahsis edilmiş gönüllü fonlar oluşturuyor — bunların önemli bir bölümü güçlü devletler, vakıflar ya da kurumsal ortaklardan geliyor. Bu fonlar, öncelikleri belirliyor: Özetle para, siyaseti takip ediyor.

“Bütçesinin %80’den fazlası gönüllü katkılardan oluşuyorsa ve bunların çoğu bağışçıların belirlediği özel önceliklere tahsis ediliyorsa, DSÖ’nün tüm küresel sağlık ihtiyaçlarında bağımsız ya da stratejik hareket etme alanı çok sınırlı olur.” diyor, Dr. Islam. Sonuç kolayca öngörülebiliyor: Büyük bağışçıları kızdırmamaya çalışan, “yumurta kabukları üzerinde yürüyen” bir kurum. Sonuçta, COVID-19’un kökeni ya da aşı eşitsizliğinin siyaseti gibi konular, ölçülü ifadelerle kaleme alınan diplomatik denge oyunlarına dönüşüyor.

Finansmanın yalnızca meselenin bir yüzü olduğunu ekliyor Dr. Islam, “liderlik ve yönetişim de diğer yüzü” diyor. “Bir Genel Direktör, şeffaf ve çok taraflı bir süreç yerine belirli bağışçı ülkelerin desteğiyle seçildiğinde, hangi çıkarların önceliklendirildiği konusunda doğal olarak endişeler doğar… Daha öngörülebilir, aidat temelli bir finansman modeli önemli; ancak, aynı zamanda tüm üye devletlerin çeşitliliğini ve egemenliğini yansıtan bir liderlik modeli de şart.”

EN BÜYÜK BAĞIŞÇI SIRTINI DÖNDÜĞÜNDE

Sistemin kırılganlığı, DSÖ’nün en büyük bağışçısı olan Amerika Birleşik Devletleri sırtını çevirdiğinde, acı biçimde ortaya çıktı. COVID-19 pandemisinin ilk aylarında Başkan Trump, DSÖ’yü “Çin yanlısı” olmakla suçladı ve ABD’nin ödemelerini askıya aldığını duyurdu. Bir yıl sonra da DSÖ’den resmen çekilme niyetini BM’ye bildirdi. Bu karar, yasal olarak uygulamaya girmesine 5 ay kala, Başkan Biden’ın göreve geldiği ilk gün geri alındı.

Ancak Trump, 2025’te yeniden iktidara döndüğünde çoğu kişi aynı şeyi tekrar yapacağından emindi. Göreve başladığı gün, ABD’nin Dünya Sağlık Örgütü’nden çekilmesi kararını imzaladı. Uluslararası hukuk, bir yıllık bildirim süresi ve mevcut yükümlülüklerin ödenmesini gerektirse de Washington ödemeleri neredeyse anında dondurdu. DSÖ yalnızca “üzüntüsünü” ifade edebildi ve yüz milyonlarca dolarlık açığı kapatmak için çırpındı.

Çıkışa doğru: Başkan Donald Trump, 20 Ocak 2025’te ABD’nin DSÖ’den çekilmesini öngören kararı imzalarken.
(Fotoğraf: Associated Press/Alamy)

Kurum uyarılmıştı ama mali şoka hazırlıksız yakalandı. Görevden ayrılan Biden yönetimi zaten 2024 yılı için 130 milyon dolarlık aidat borcu bırakmıştı. Trump’ın dondurmasıyla birlikte açık 260 milyon dolara ulaştı. Sonuçlar hızla hissedildi: Personel azaltımları, askıya alınan programlar ve kurum içinde büyüyen bir güven krizi.

Şubat 2025’teki Yürütme Kurulu toplantısında Genel Direktör Dr. Tedros, 2026–2027 bütçesini 6,8 milyar dolardan 4,2 milyara düşüren kapsamlı kesintileri açıkladı ve “dikkatli ve stratejik” bir biçimde işten çıkarmalara başlanacağını söyledi. Bu sözümona güvence, iç huzursuzluğu yatıştırmaya yetmedi. Zaten kronik biçimde yetersiz finanse edilen bir kurum için, bu yeni kemer sıkma dönemi, varoluşsal bir tehdit gibi hissedildi.

Eylül ayında gerginlik patladı. DSÖ Genel Merkez Personel Derneği, “adil ve şeffaf bir süreç yürütülmediği” gerekçesiyle yeniden yapılanmayı kınayan, benzeri görülmemiş bir açıklama yayımladı. İki hafta sonra toplanan Olağanüstü Genel Kurul, 2025 önceliklendirme sürecine karşı güvensizlik oyu verdi — bu, görevdeki bir Genel Direktör döneminde bir ilkti. Dr. Tedros bunu reddetti; “personelin gerçek duygusunu yansıtmıyor” dedi. Ancak, güvensizlik oyunun sembolik anlam açıktı: Cenevre’nin mermer koridorlarında hem örgütün gücünü hem de felcini temsil eden lidere karşı bir isyan.

Dr. Islam’a bunun ne anlama geldiğini sorduğumda kısa bir duraklama oldu. “Bu oylama yalnızca kesintilere yönelik bir öfkeyi değil, kurumun içinde biriken yorgunluğu, kurum içi güven krizini gösteriyor.” dedi.

GÖZETLEYİCİYİ KİM GÖZETLEYECEK?

DSÖ merkezinde çalıştığım on yedi yılda, çalıştığım birimlerde hiçbir mali ya da program denetimi yaşamadım. Buna karşın, daha önce yedi yıl çalıştığım UNICEF’te iki kez denetim geçirmiştim. Bu fark bana şu soruyu düşündürdü: DSÖ’yü kim denetliyor?

Dr. Islam da yapısal bir çelişki olduğunu kabul ediyor: “Üye devletler DSÖ’yü birlikte sahiplenir ve yönetir… Ancak, bu aynı zamanda, siyasi çıkarlar ve güç dengesizliklerinin DSÖ’nün gündemini, finansmanını ve liderliğini doğrudan etkilemesi anlamına gelir.” Yani kurum hem politikalarını belirleyen hem de denetleyen aynı aktörlere hesap veriyor – ülkeler hem yargıç hem de jüri.

Dr. Islam, Tütün Kontrolü Çerçeve Sözleşmesi sürecini örnek veriyor: Beş yıl süren müzakereler, tütün üreten ülkelerin direnci ve milyarlarca dolarlık şirket lobileri nedeniyle sürekli tıkanmıştı. Bugün bile, şeker ve alkol tüketimi gibi konularda bilimsel kanıtlar güçlü olmasına rağmen, DSÖ’nün sert önlemler alması zorluklarla karşılaşıyor.

Kurum içinde hesap verebilirlik mekanizmaları (değerlendirme ofisleri, dış denetim komiteleri, gözden geçirme panelleri) kağıt üzerinde mevcut, ancak çoğu biçimsel. “Gerçek hesap verebilirlik, özellikle en üst düzeyde, hala zayıf.” diyor, Dr. Islam. “Kutular işaretleniyor, ama kültürel hesap verebilirlik, alçakgönüllülük, sahiplenme, sorumluluk, genellikle takip etmiyor bunu. Karar alma gücünün Genel Direktör ve yakın danışman çevresinde yoğunlaşması, yatay denge mekanizmalarını zaten zayıflatmış durumda.”

“COVID-19 sırasında liderlikten, hataları açıkça kabul etme, onlardan gerçek zamanlı öğrenme veya anlamlı içsel eleştiriye alan açma konusunda çok az istek gördük.” diyor, Dr. Islam. “Bu sadece bireylerle ilgili bir sorun değil, kurumsal kültürle ilgili.”

Bir anlamda ulusları hesap vermeye çağırmak için kurulmuş bir kurum olan DSÖ, aynı ölçütleri kendine uygulamanın ne kadar zor olduğunu şimdi öğreniyor.

YARIN - Eşitlik kurban edildiğinde: Pandemi adalet yanılsamasını nasıl paramparça etti ve DSÖ’nün ahlaki otoritesini nasıl sınadı.

For the English version, please visit BirGün Daily.