Google Play Store
App Store
Ebru Erbaş: Üç dönemin izini taşıyan bir çeviri

Y. Emre Ceren

Orhan Veli’nin başladığı Selahattin Hilav’ın devam ettiği ve Ebru Erbaş’ın  tamamladığı İtlerle ve Kurtlar Tetes Kitap’tan yayımlandı.

Biz de çeviriyi tamamlayan Ebru Erbaş ile kitap ve çeviri üzerine söyleştik.

Öncelikle eşine az rastlanır bir çeviri, daha doğrusu çevirmen macerası var. Biraz bundan söz etmek ister misiniz?

Öncelikle İtlerle Kurtlar çevirisi, muhtemelen Orhan Veli’nin yazdığı son satırlar. Ağabeyi Adnan Veli’nin aktardığına göre Orhan Veli 245 sayfalık kitabın çevirisinin 105. sayfasındayken hayattan ayrılmış. Tetes’in kurucusu, yayıncımız Kaya Tanış da bu gizemli metnin peşine düşüp arşivlere daldığında Orhan Veli’nin vefatından 12 yıl sonra yayımlanan, 1962 tarihli İkdam gazetesiyle karşılaşmış.  İkdam, Orhan Veli’nin yarım kalmış Némirovsky çevirisini tefrika etmekle yetinmeyip çeviriyi, kaldığı yerden bu kez Selahattin Hilav’a emanet etmiş. Ancak İkdam’ın sadece iki ay kadar çıkıp sonrasında yayın hayatına veda etmesiyle bu ikinci hamle de yarım kalmış. Benim hikâyemse Kaya Tanış’ın bu iki büyük ismin bıraktığı parçaları toparlayıp eksikleri aslına sadık kalarak tamamlama işini bana önermesiyle başladı. Böylece 1950’de başlayan bir serüvenin yetmiş beş yıl sonra nihayete ermesiyle yarım kalmış bir mirası tamamladığımızı söyleyebilirim. Kişisel olarak çok değerli bir deneyim yaşamanın yanı sıra kanımca edebiyat tarihimize ve çeviribilim çalışmalarına da benzersiz bir katkı sunmuş olduk: üç çevirmen, üç dönem, tek bir roman.

Bir diğer denk geliş de İtlerle Kurtlar’ın yazarı İrène Némirovsky’nin yaşarken kendi adıyla yayımlanan son eseri olması ve özgün metin de tıpkı bizdeki gibi önce tefrika edilip sonra kitaplaşması. Zira süreli yayınların edebiyatın başlıca platformu ve yazarların neredeyse yegâne gelir kaynağı olduğu bir dönem, aynı durum Türkiye için de geçerli Üstelik Türkçe tefrikanın, özgün tefrikadan yaklaşık on yıl sonra ve yazarı Némirovsky’nin adeta unutuşa terk edildiği bir dönemde yayımlanmaya başlanması, dönemin Türkiye’sinde çağdaş Fransız edebiyatının ne kadar yakından izlendiğini de gösteriyor.

Sizden önce dile önem veren iki mühim ismin ardından kitabı sonlandırmak nasıl bir histi? Ne tür zorluklarla karşılaştınız?

Ben bu işe öncelikle Orhan Veli’nin şairliğine olduğu kadar çevirmenliğine duyduğum büyük hayranlıkla atıldım; adeta zaman tüneline dalıp onunla aynı metin üzerinde çalışmak, çevirmenlik kariyerimin piyangosu oldu. Orhan Veli’nin çevirmenliği ders niteliğindedir; eşdeğerlik kurmadaki ustalığı ve düzanlam ile çağrışımı, edimsel ve biçemsel boyutları aynı metinde harmanlama yeteneği akademik çalışmalara da konu olmuştur.

Öte yandan bu metin, kurgu dışı çevirileriyle ve felsefe terminolojimize kazandırdığı pek çok yeni terimle tanıdığımız Selahattin Hilav’ın da bilinen tek edebi çevirisi. Hilav’ın hangi saiklerle Orhan Veli’den yaklaşık on yıl sonra onun yarım kalan çevirisinin devamını getirdiği bizler için gizemini korusa da bu özel buluşma, aynı metin üzerinde hem ikisi de çok yetkin bir edebiyat çevirmeni ile bir teorik metin çevirmeninin yaklaşımlarını karşılaştırmak hem de dilin aradan geçen zamanda yaşadığı evrimi izlemek açısından eşsiz bir imkân. Hilav’ın Orhan Veli’ye nazaran daha serinkanlı,  “temiz iş” denebilecek bir yaklaşım getirdiğini söyleyebiliriz.

Bizim temel tavrımız, önceki iki çevirmenin dokusunu bozmadan metni bütünlemek oldu. Orhan Veli’nin 1950’lerin İstanbul Türkçesinden gelen canlı konuşma tınısı ve özgün söyleyişleri belge değeri taşıyordu, bunlara dokunmadık. Yazım ve noktalamada tutarsızlıkları güncelledik ama dönemin sesini korumak istedik. Hilav’ın çevirdiği kısımda özellikle tefrikanın sonlarına doğru bazı kesintiler ve özetlemeler vardı, bunları tamamladık. Bu kısmen, tefrikayı gazetenin ömrü bitmeden yetiştirme kaygısından da kaynaklanmış olabilir.

Kendi çevirdiğim son sayfalarda ise “1950’ler Türkçesine benzetme” çabasına girmeden bugünün Türkçesiyle, ama önceki iki sesle uyumlu bir ritim kurmaya çalıştım. Belki en büyük zorluk, üç dönemin izini taşıyan bir metinde bütünlük duygusunu yakalamaktı.

Sizce yazarın üslubu nasıldı ve çevirmenler bu üslubu kendi dönemleri açısından verebilmiş miydi?

Némirovsky’nin üslubu yalın ama katmanlı: incelikli ve derin psikolojik gözlemlerle toplumsal panoramayı aynı kadraja oturtabiliyor. Bir yönüyle açıklık, bir yönüyle de sezdirme üzerine kurulu bu anlatım, Behçet Çelik’in K24’te yayımlanan kapsamlı yazısındaki ifadeyle “gerçeğin karışıklığını, sayısız bağlar sayesinde duyuruyor”. Bu tonu Türkçeye taşımada Orhan Veli’nin diyalog kurma ve gündelik söz akışını yansıtma becerisi çok yardımcı olmuş; Hilav’ın ise sadelik ve ekonomi arayışıyla anlamı önceleyen ve akışı temiz tutan yaklaşımı da farklı bir çeviri tarzının zenginliğini katmış. Ben de günümüz Türkçesinin ritmine de kulak veren, akıcı bir dille tamamlamaya metnin hem psikolojik derinliğini hem de toplumsal gerilimi Türkçede duyulur kılmaya çalıştım.

Kitapta zaman zaman toplumsal durum çok iyi betimlenmiş. Özellikle Kiev’in anlatıldığı kısımlarında anlatı çok canlı ve ayrımlar çok belirgin. Sanki bir devrimi haber veriyor… Siz ne düşünüyorsunuz?

Roman, adı verilmese de açıkça Kiev’i andıran bir kentte açılır ve kenti üç katmanlı bir topoğrafya olarak çizer: aşağıda yoksullar ve getto, ortada “faniler”, tepelerde ise seçkinler. Bu katlar yalnız mekânla değil, kader ve dille de ayrışır. Ada’nın babası İsrael Sinner’ın “makler”liği, bu katmanlar arasında dolaşan aracılar sınıfını temsil eder; ticaretin telaşı, jestler, pazarlık dili sınıfsal uçurumu elle tutulur kılar. Pogrom söylentilerinin gündelik hayatın arka planına sızdığı bir atmosferde alt sınıfların kırılgan güvenliğiyle seçkinlerin huzursuzluğu aynı anda görünür olur.

Paris’e gelindiğinde bu gerilim, asimilasyonun soğuk salonlarındaki görünmez duvarlara dönüşür. “Yabancı”ya dönük ölçülü nezaketin ardındaki mesafe, sınıf atlama arzusunun kırılganlığını sürekli hatırlatır. Dolayısıyla kitap, yalnızca “devrimi haber veren” bir eşikte durmaz; modernleşme ve entegrasyon arzusu ile dışlanma ve tekinsizlik arasındaki salınımı da taşır.

Némirovsky sanki kendi hayatından kesitler sunmuş gibi bir izlenime kapıldım. Yanılıyor muyum?

Bu izlenim doğru. Yazar, 1903’te Kiev’de varlıklı bir Yahudi ailesinde doğar; devrimle birlikte sürgün ve yoksunluğu tadar, Fransa’ya yerleşir. Genç yaşta başarıyı ve refahı görse de 1938’den sonra artan Yahudi karşıtı iklim, işgal yıllarındaki yasaklar, yayın dünyasından dışlanma ve aile varlıklarına el konulmasıyla kabul ve entegrasyon umutlarını giderek yitirir. İtlerle Kurtlar tam da bu eşiğin romanı: Doğu’dan gelen Yahudilerin iç sınıfsal ayrımlarını, yükselme arzularını, kırılganlıklarını ve taşıdıkları görünmez sınırları çıplak bir bakışla işliyor.

Némirovsky’nin yayınevine yazdığı mektupta altını çizdiği gibi “Fransız Yahudilerini değil, Doğu’dan gelenleri” anlatır; “bazıları kızacak ama hakikati yazdım” der. Dolayısıyla İtlerle Kurtlar yazarın en politik metinlerinden biri sayılır. Ada’nın sanatla bir çıkış araması, Ben’in sınıf ve aidiyet yaralarıyla didişmesi, Paris’te kadın emeğinin terzihanede tutunma çabası… tümü, yazarın kendi hayatındaki kırılmaların edebî yankıları olarak okunabilir. Biz de kaleme aldığımız ayrıntılı önsözde okura bu izleri sürmede bir kılavuz sunmaya çalıştık.

Çeviride sizi en çok etkileyen kısım neresiydi?

Birkaç sahne özellikle belleğimde kaldı. İlki, Ada’nın çocukluk sayfaları: babasının elinden tutup rüzgâra karşı yürürken “üşümesin” diye ağzını eliyle kapayışı. Bu küçük hareket, Némirovsky’nin sahne kurma gücünü ve ayrıntıyla duyguyu taşıma becerisini gösteriyor.

Pogrom felaketini çocuğun gözünden ve dünyasından aktarmak da çok iyi bir fikirdi.

Ve Ben’in kıskançlık ve yoksunlukla patladığı sahneler: dilin Rusça ve Yidiş uğultularıyla keskinleştiği o pasajlarda para, sınıf ve aidiyet aynı anda çakışıyor. Parisli Harry’nin “Ukrayna gettosunda değiliz burada” uyarısı bile, zihnin haritasının mekânla yer değiştirmediğini hatırlatıyor.

Bir de Madam Sinner’ın iç monologları var: Yidiş ile Fransızca arasında gidip gelen o iç ses, görünmez bir hafıza gibi çalışıyor. Çevirmen olarak bu çok katmanlı yankıyı Türkçeye ritmi ve tınıyı koruyarak aktarabilmek, çok öğretici bir çabaydı.