Google Play Store
App Store

Kültür camiasının işlevi, ürünlere değer atfetmektir. “Kutsal”ı ve “deha”yı belirleyen otoritedir. Bugün de listeleri, ödüllerin kazananlarını, yılın en iyilerini belirleyenler kültür endüstrisinin bir bileşeni olan otorite müessesesidir. O kadar kişiyi bu camiada yer kapmaya sevk eden de bu yetki, bu iktidardır.

Edebiyat 'kanon'u nasıl yaratılır?

A. Ömer TÜRKEŞ

Ne okuyalım ya da çocuklarımıza hangi kitapları okuyalım” sıklıkla karşımıza çıkan sorular. En kolay yanıt ise dünya ya da ülke klasikleri arasından seçilecek bir liste oluşturmak. Balzac, Dostoyevski, Kafka ya da Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Sabahattin Ali gibi ustaların yıllara meydan okuyan eserleri ilk akla gelen öneriler. Elbette bu yazarlarla başlayan listeleme denemeleri daha pek çok isimle zenginleştirilebilir. Internet üzerinden yapılacak bir taramada değişik sitelerden sayısız listeye ulaşabilirsiniz. Ancak listeler incelediğinde hemen hepsinin benzer yazar ve roman isimleriyle doldurulduğu görülecektir - sanki “ilahi” bir güç tarafından belirlenmişçesine...

İşte o zaman bu fikir birliğini sağlayan dinamikler ya da “ilahi” güç hakkında düşünmek gerekir: Kimin ve neyin klasik sayılması gerektiği sorusu cevaplayanın sanat/edebiyat anlayışını/mertebesini ortaya koymasıyla hem çok kapsamlı hem de üzerinde fikir birliğine varılması güç bir sorudur. Buna karşılık isimler üzerinde fikir birliği sağlanmasa bile, klasiklerin okunması gerektiği inancında hemen herkes birleşecektir. Dokunulmazlığı, yüceliği vardır klasiklerin; “masumane” ama kesin kabüllerle sızmışlardır hayatımıza. Klasikleri okumak, hayatında bir tek kitap bile karıştırmayanların dahi “iyi”liğini reddetmediği bir insani etkinliktir.

Önyargılar yanıltıcı. Bugün klasikler katına koyduğumuz roman külliyatının önemli bir bölümü yazıldıkları çağların “hafif” ve “ucuz” edebiyat ürünleriydi. Hatta çok eskilerde, Platon tragedyaları, komedya ve destanları kapsayacak şekilde edebiyatın tümünü küçümsemişti. Aradan geçen yüzyıllar boyunca edebiyat insanın yaratıcı faaliyetlerinden birisi olarak kabul edildi ama henüz romana sıra gelmemişti. Daha çok gençlerin, ev kadınlarının ve bilgisiz kimselerin okuduğu romanlar önemsiz bir tür muamelesi görüyorlardı. Gargantua’ya, Decameron’a, Don Kişot’a, Robenson Crueso’ya, Gulliver’in Gezileri’ne yapılan muamele tam da budur; halk işi, eğlencelik, edebi değerden yoksun anlatılardı onlar. Nitekim, klasikler kategorisinde saygın bir yeri olan Jane Austin yazdıklarının küçümsenmesinden duyduğu rahatsızlığı şöyle dillendirecekti; “okurlara roman kadar zevk veren başka bir yazı türü bulunmadığı halde, roman kadar kötülenen bir başka tür de yoktur”...

İlerleyen yıllarda bu eserleri “ucuz” olmaktan kurtarıp klasik haline getiren, dünya edebiyat kanonuna sokan en önemli neden modernizmin yeni bir toplum, yeni bir kültür yaratma hamlesidir. Aslında Kanon sözcüğünün kendisi sözkonusu hamleyi açıkça sergiliyor. Zira Kanon, Ortaçağ Hıristiyan dünyasında kilise tarafından üretilen ve herkesin kayıtsız şartsız uyması gereken “kanun ya da buyruklar” olarak kullanılmış bir sözcüktü. İçeriği sonraları “kilise tarafından okunması özellikle önerilen ve tanrı düşüncesini tanımamızda yardımcı olacak bir dizi kitap”ı kapsayacak şekilde genişlemişti. Aydınlanma ile birlikte Kanon sözcüğündeki dini içerik zayıfladı; Kanon artık yeni bir ulus yeni bir kimlik yaratmayı amaçlayan metinler için kullanılmaya başlandı. Buradaki metinler sözcüğü edebiyat ve sanatın bütün bileşenlerini -devletin ideolojik aygıtlarını kapsayacak genişlikteydi. Bundan böyle ulusların milli eğitim müfredatlarına girecek edebiyat örnekleri yeni düzenin ihtiyaçlarına göre belirlenecekti.

DİNİ KANONDAN EDEBİ KANONA

Habermas’a göre, her iletişimsel eylemin temelinde sözünü geçirme vardır. Özünde iletişimsel bir faaliyet olan edebi ilişkilerse, “sözü” -kabaca- doğrudan geçirmeye dayanmamakla birlikte, “sözün” beğendirilmesine yönelen bir eylemler bütünü olarak beğeni normlarını yaratır ve bütün kurumlar gibi edebiyat da kendisi ve gerçeklik hakkındaki bazı hakikatleri onaylarken bazılarını yasaklayan uygun davranış kuralları sunar. Okurlara davranış kalıpları benimseterek insani etkinliklerini yönlendirir. Otorite, işte bu kalıp ve kuralların gelenekselleştirilmesi, evrenselleştirilmesi ve rasyonelleştirilmesi için kaçınılmaz bir aracı kurumdur. Edebi otoritenin oluşumu –başlangıcında siyasi otoritenin ona yüklediği görevler sonucudur. Modernizm, edebiyatın kamusal alanın düzenlenmesindeki işlevini yerine getirmesi için, edebiyatı özerk, bazı eserleri “kutsal”, bazı yazarları da “deha” olarak atamıştır.

Kültür camiasının işlevi ürünlere değer atfetmektir. “Kutsal”ı ve “deha”yı belirleyen otoritedir. O kadar kişiyi bu camiada yer kapmaya sevk eden de bu yetki, bu iktidardır. Doğrusunu söylemek gerekirse bugün de listeleri, ödüllerin kazananlarını, yılın en iyilerini belirleyenler kültür endüstrisinin bir bileşeni olan otorite müessesesidir. Edebiyat ya da sanat alanındaki otorite müessesesi ve alanın otoriteryen yapısı üzerinde durmaya yetecek yerimiz yok. Ancak son tahlilde edebiyat alanında bir daralmaya neden olduğunu söyleyebilirim. Bu duruma radikal bir eleştiri getiren 68 isyancılarından Jean Dubuffet’in “Boğucu Kültür” kitabından bir alıntıyla açıklamaya çalışayım;

“Kültürün temel özelliği, bazı ürünleri kuvvetli bir ışıkla aydınlatmak, geri kalan her şeyi karanlıkta bıraktığına aldırmadan, ışığı bunlar yararına tekelleştirmektir. Bu yüzden, kaynağını bu ayrıcalıklı ürünlerden almayan bütün yaratma istek ve hevesleri boğularak ölürler (zira yaratma dürtüsü biraz ışık alınca çırpınır, ışıktan tümüyle yoksun kalınca da söner). Ortada yalnız söz konusu ürünlerin taklitçileri, yorumcuları, sömürücüleri ve notlayıcıları kalır. Kültürün dağıttığı ışıktan yararlanan ürünlerin sayısı ister istemez sınırlıdır, oysa hevesler ve dürtüler sayısızdır, en azından kültür ışık almalarını yasaklamasaydı sayısız olabilirlerdi. Kültür işte bu yönüyle, sanılanın aksine, kısıtlayıcı, alan daraltıcı, gece doğurucudur. Kültürde eksik olan, adsız, sansız, sayısız çimlenme, filizlenme duygusu, duygudaşlığıdır (...) özü gereği eleyici, ve bu yönüyle yoksullaştırıcıdır.”

Gerçekten de gerek dünya edebiyatına gerek kendi edebiyatımıza baktığımızda pek çok yazarın, eserin, edebi arayışın elenip gittiğini, hatta kaybolduğunu görebiliyoruz. Öyleyse 18. yüzyıldan beridir eserleri değerlendirdiğimiz kategorilerin sorgulanması ve hatta bunların gerekliliğinin tartışılması gerekir. Unutmayalım bir zamanlar ödüllendirilmiş, klasikler katında dolaştırılmış ürünlerinin büyük bir kısmının adları şimdilerde unutulanlar hanesinde dolaşıyor. Bugün bizim değerli bulduklarımız da bir gün gelecek tahtlarından inecekler. Önemli olan mutlaka birilerinin “değerli” bulduğu romanları okumak ya da mümkün olduğu kadar çok okumak değil hem okuma zevki almak hem bu zevki geliştirmektir.