Eğitimde “tercih hakkı” demişken: Kimin tercihi, kimin özgürlüğü?
Madem ki Yusuf Tekin “tercih özgürlüğü” denilen bu büyük liberal palavrayı bize tekrar hatırlattı; biz de İslamcı liberallerin benzer sözlerle yıllardır eşitsiz, adaletsiz eğitimi nasıl inşa ettiklerini hatırlayalım. Ve eğer bir tercihten yine de söz edilecekse, sermaye birikimini çocukların sırtına yükleyenlere, okulda bir öğün yemek vermeyenlere, eşitsizliği adaletsizliği eğitimde de norm haline getirenlere bakmak lazım.

Nejla Doğan
Geçen hafta öğrendik ki Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin Meclis’te kendisine yöneltilen “Bakan ve bakan yardımcılarının çocuklarının devlet okullarını tercih etme oranı nedir? Bakanlığın kamu politikalarının, bakan ve üst düzey bürokratların kendi çocuklarını gönderdikleri okullardan bağımsız olmasının, toplumda ‘eşitlik’ algısını zedelediğini düşünmüyor musunuz?” sorularına “Vatandaşların herhangi bir eğitim kurumunu tercih edebilmeleri demokratik bir hukuk devleti olmanın göstergelerinden biri olduğu gibi, bakan ve bakan yardımcıları da aynı tercih hakkına sahiptir” yanıtını vermiş; bunun da eğitim kurumlarının çeşitliliğinin ve tercih özgürlüğünün göstergesi olduğunu ileri sürmüş.
Öncelikle şunu söyleyelim; Yusuf Tekin’in de gayet iyi bildiği üzere, bugün Türkiye’de herhangi bir konuda tercih hakkı ve özgürlüğüne sahip olmak servet sahibi sınıfların bir ayrıcalığıdır. Onun dışındakiler kendilerine dayatılan çok katmanlı bir yoksulluğu, ücret boyutuyla da, eğitim boyutuyla da, sağlık boyutuyla da, sosyal güvence boyutuyla da her gün, en sert ve en kural tanımaz haliyle yaşıyorlar. Dolayısıyla bakan ve bakan yardımcılarının tercih yapma koşulları ile çok büyük kısmı yoksulluk sınırı altında, borçla yaşayan yurttaşların tercih yap(ama)ma koşullarını birbirine eşitleyen, demokratlık kılığına bürünmüş bu yanıta bugün artık inanacak kimse kalmadı.
Ama madem Yusuf Tekin “tercih özgürlüğü” denilen bu büyük liberal palavrayı bize tekrar hatırlattı; biz de İslamcı liberallerin benzer sözlerle yıllardır eşitsiz, adaletsiz eğitimi nasıl inşa ettiklerini hatırlayalım.
YALANLAR VE GERÇEKLER
Her ne kadar bu liberal söylemi en işlevsel biçimde AKP iktidarı kullansa da, aslında 1950’lerden bu yana tüm sağ iktidarlar eğitimdeki gerici ve piyasacı dönüşümü “tercih özgürlüğü”, “demokratikleşme”, “vesayete son verme”, “milli irade böyle istiyor” vb. ifadelerle meşrulaştırmaya çalıştılar. Halktan talep gelmediği halde, imam hatipleşmeden tarikatların eğitim alanına dahil edilmesine, özel okullaşmadan 4+4+4 sistemine kadar laiklik ve kamuculuk karşıtı tüm politikaları bu sözlerle gerekçelendirdiler. Kısacası, kendi siyasal ajandalarını toplumun değer yargısı ve talebi olarak propaganda edip hayata geçirdiler. AKP ise bu istikrarlı sağ politikayı en radikal adımlarla en üst düzeye ulaştırmış oldu.
Örneğin imam hatipleşme 1950’lerden bu yana kitleler önünde her zaman “milli irade istiyor” popülizmi ile savunuldu. Ancak 1960’larda cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın “Biz laik okullara karşı imam hatip okullarını bir alternatif olarak düşünüyoruz. Devletin kilit mevkilerine yerleştireceğimiz kişileri bu okullarda yetiştireceğiz” demesi, 1980’lerde Askeri Tarih ve Stratejik Etütler Başkanı Mahmut Boğuşlu’nun “Türk tarihinde disiplini en ucuza imal eden düzenlerden biri İslamiyet’tir” ifadesi, bu okul türünün popülist bir politikanın hayata geçirilmesinin ötesinde amaçlar taşıdığını gösteriyor. Bu amaçlar bir yandan “yeşil kuşak” İslamcı bir rejimin taşlarının döşenmesi iken, bir yandan da 1960’lı, 70’li yıllardaki gençlik hareketlerini ve emek mücadelesini dini eğitimin yaratacağı itaat kültürüyle denetim altına alma isteğiydi. Bugün AKP’nin toplumun tercihiymiş gibi göstermeye çalıştığı laik eğitim karşıtı her bir adımı da bu politik devamlılığı görmeden okumak olanaklı değil.
Ama bugün görmemiz gereken bir başka gerçeklik de, dinselleşme politikalarına yapıştırılan “toplumun tercihi” etiketinin bizzat toplumun kendisi tarafından çürütülmüş olması. İmam hatip kontenjanları sunduğu tüm olanaklara, zorunlu yönlendirmelere rağmen sürekli boş kalırken, dinselleştirilmiş eğitimden kaçış özel okullara talebi de artırdı; bir laik eğitim piyasası oluştu. Ancak elbette bu kaçışın, laik eğitimi tercih etmenin bir maliyeti var ve bu maliyeti karşılayamadığı; mahallesinde/ilçesinde başka seçenek olmadığı için imam hatibe gitmekle meslek lisesine ya da açık liseye geçmek arasında “seçim” yapmak zorunda kalan yüzbinler var. O halde soralım, özellikle yoksul çocukların akademik eğitime erişimini engelleyen bu seçeneksizlik, ailelerin ve çocukların tercihi mi yoksa AKP iktidarının mı?
Keza eğitimin dinselleştirilmesindeki en önemli adım olan 4+4+4 Yasası da “öğrenci ve velilere tercih hakkı tanınması”, “tektipçiliğe son verilmesi”, “müesses nizamın dönüşmesi” sözleriyle hayata geçirilmiş; yasaya karşı çıkanlar da “vesayetçi” ilan edilmişti. Ama “demokratikleşme” kılığında hayata geçirilen kesintili eğitimin yarattığı en önemli sonuç, okul terkinin önünün açılması oldu. Okulu bırakan çocukların kimi işçileşti, kimi çocuk yaşta evlendirildi, kimi tarikat okullarına, medreselere verildi, kimi açık liseye geçti. Kısacası zorunlu eğitimin korumasından yoksun kalan çocuklar kendi olanaksızlıklarına, ailelerinin tercihlerine mahkum edildi. Soralım yine, bir çocuk için okulunu bırakıp bunlardan birine mecbur kalmak onun tercihi midir yoksa AKP iktidarının mı?
Şu anda zorunlu eğitimin kısaltılması da sermaye sınıfının talebi olduğu halde, öğretmenlerin, velilerin, öğrencilerin talebiymiş gibi gösteriliyor. Bir yandan da “katılımcı demokrasi” söylemi ve patronların isteğiyle mesleki eğitim ve MESEM’lerin oranı %70’lere çıkarılmaya çalışılıyor. Yani yoksulların tercih hakkının olmadığı demokrasimizde, çok daha fazla çocuğun sömürülmesi MEB eliyle kurumsallaştırılıyor. Bizden de bunu çocukların, ailelerin kendi tercihleriymiş gibi görmemiz bekleniyor. Peki hangi çocuk gerçekten bir seçme şansı olsa sömürüyle, şiddetle, hatta ölümle burun buruna olduğu koşullarda, kölece ücrete çalışmayı tercih eder? Hangi aile kendisine dayatılan şiddetli yoksulluk olmasa, çocuğunun canı pahasına çalışmasını ister? Bu yine bugünün köleci emek rejiminin isteği ve tercihi değil mi?

TERCİH DEĞİL EĞİTİM YOKSULLUĞU
“Tercih özgürlüğü” aldatmacasının bir başka boyutu da muhafazakar ailelerin kız çocuklarını karma okullara göndermeyi tercih etmedikleri iddiası üzerinden yürütülüyor; bu nedenle okullaşma oranlarının düştüğü ileri sürülüyor. Oysa kız çocuklarının okullaşması düşüyorsa, bu bir yandan 4+4+4 Yasasının az önce değinilen sonuçları, bir yandan da yoksullaşma nedeniyle düşüyor. Üstelik karma eğitimin birçok okulda özellikle de taşrada zaten fiilen ortadan kalktığı düşünüldüğünde, öne sürülen bu iddianın fiili durumu resmileştirip genel bir uygulamaya dönüştürmek amacıyla öne sürüldüğü görülüyor. Çok büyük kısmı cumhuriyeti ve seküler yaşamı içselleştirmiş bir toplumun karma eğitime karşıt olması mümkün olmadığına göre, kimdir bu tercihin sahibi? Kadını eve kapatmak isteyen İslamcı, tarikatçı, ümmetçi AKP iktidarı değil mi yine?
İşte “eğitim kurumlarının çeşitliliği ve tercih özgürlüğünün göstergesi” olarak övünülen tüm bu politikaların özeti, devlet okullarının ucuz işgücü yaratan kurumlara dönüştürülmesi, bir yandan da içeriği dinselleştirilmiş eğitimle bu işgücünün hak arama, mücadele örgütleme potansiyelinin küçük yaşlardan itibaren baskı altına alınmak istenmesi.
Ancak bu politikaların yarattığı önemli bir sonuç daha var: Kamudaki okulların genç kuşakları işçileştirme, yoksullaştırma, gericileştirme misyonlarıyla özdeşleşleştirilmesi, AKP iktidarına özelleştirme politikaları için de önemli bir fırsat yarattı. Özel okulların sunduğu her bir olanak lütuf gibi parlatılırken, bunun karşısında devlet okullarının yetersizliği, niteliksizliği genel kabul gören bir söyleme dönüştü. İktidar da bu söyleme yaslanarak eğitim bütçesini giderek daha da azaltıp devlet okullarını sabun dahi bulunmayan birer mahrumiyet alanına dönüştürdü. Buna itiraz eden velilere de “beğenmiyorsanız özel okula gidin” mesajı verildi.
Peki soralım yine, böylesi bir tabloda ücretli çalışan, kıt kanaat geçinen ailelerin bile özel okul arayışına girmesi bir tercih midir? Parasız olması gereken hak temelli bir hizmete yüzbinlerce lira ödemek bir tercih midir? Ailelerin eğitim için ayırdıkları bütçenin her geçen gün artması, her türlü yoksulluğun yanında bir de eğitim yoksulluğu altında ezilmeleri bir tercih midir?
Bugün eğer bir tercihten söz edilecekse, sermaye birikimini çocukların sırtına yükleyenlere, okulda bir öğün yemek vermeyenlere, çağdışı, bilim dışı bir eğitimle ülkenin potansiyelini köreltenlere, eşitsizliği adaletsizliği eğitimde de norm haline getirenlere ve bütün yoksulluklarımızın yanına artık eğitim yoksulluğunu da ekleyenlere bakmak lazım.


