Google Play Store
App Store

Yılın sonuna kadar gündemimiz belli: Asgari ücret! Ne kadar olacağına dair tahminler her yerde. Kimin ağzına baksanız bir rakam. Kimin elinde klavye varsa bir senaryo. Kimin önünde ekran varsa “piyasa tepkisi”.

İş insanlarına anket yapılıyor: “Sizce asgari ücret ne kadar olur?” Yabancı yatırım bankaları rapor üstüne rapor yayımlıyor: “Ücret artışı enflasyon beklentilerini bozar mı, programı zedeler mi?” Piyasacı ekonomistler köşelerde aynı cümleleri yeniden ısıtıyor: “Ücret artışı maliyet kanalıyla enflasyonu artırır.” İktidara yakın gazetelerde manşetler hazır: “Asgari ücret müjdesi geliyor.” Televizyonlarda saatlerce konuşuluyor; stüdyolarda tablolar açılıyor, grafikler çiziliyor, oranlar yan yana diziliyor.

Herkes konuşuyor. Herkesin görüşüne başvuruluyor. Bir tek asgari ücretle yaşayanlara sorulmuyor.

Çünkü sorarlarsa alacakları cevaptan rahatsız olacaklar. “Kardeşim, asgari ücret ne kadar olursa rahat edersin?” diye bir mikrofon uzatılsa, gelecek yanıtlar bir “oran” cinsinden değil, hayatın çıplak hesabı cinsinden olacak. Kira. Fatura. Market. Ulaşım. Çocukların masrafı. Kredi kartının asgarisi. Ay sonunu değil, haftayı çıkarma telaşı. Ücretin “makul” olup olmadığı, bir modelin içinde değil; mutfakta, pazarda, evin soğuyan kaloriferinde anlaşılacak.

Asgari ücret tartışması bizde her yıl aynı tiyatroyla sahneye konuyor: Sanki asgari ücret bir insanın emeğinin karşılığı değil de, ekonomi yönetiminin ayar düğmesiymiş gibi… Sanki bir gecede açıklanacak rakam, milyonların hayatını değil de sadece tabloların dipnotunu ilgilendiriyormuş gibi.

Bu memlekette ücret, “yaşam” olarak değil “risk” olarak görülür. İşçi ücreti, insanca yaşamanın zemini değil; “enflasyonist baskı”, “maliyet unsuru”, “rekabet gücü” başlıklarının altında sıkıştırılan teknik bir kalem. Oysa ücret dediğiniz şey, emekçinin sabah evden çıkıp akşam eve dönmesinin anlamıdır. Çocuğuna ayakkabı alıp alamamasıdır. Etin, sütün, meyvenin evin mutfağına girip girememesidir. Kısacası, ücret hayattır.

Ama süreç tam da bu yüzden işçiler olmadan yürütülüyor. İşçinin “ne istediği” değil, işçinin “neye razı edileceği” konuşuluyor. Patronun “ödeyebilirliği”, sermayenin “beklentisi”, finans çevrelerinin “rahatsız olup olmayacağı” didik didik ediliyor. Asgari ücretli, bu büyük tartışmanın öznesi değil; nesnesi. Hakkı konuşulmuyor, “etkisi” konuşuluyor.

Asgari Ücret Tespit Komisyonu da bu tablonun vitrini. Adı “tespit”, kendisi “tasdik”. Günler öncesinden piyasaya sinyaller verilir, köşe yazılarıyla zemin hazırlanır, televizyonlarda “gerçekçi artış” masalları anlatılır. Sonra komisyon toplanır; “ortak akıl” denir; “denge” denir. En sonunda da iktidarın istediği rakam, sanki taraflar uzlaşmış gibi paketlenir.

Programın “başarısı” ücretlerin baskılanmasıyla ölçülür. Ücret artarsa “tehlike”; kiralar artarsa “piyasa gerçeği”. Gıda zamlanırsa “mevsimsellik”. Enerji faturası kabarırsa “dış koşullar”. Ama ücret, nedense her zaman “sorun”.

Burada büyük bir adaletsizlik var: Fiyatlar serbest, ücretler disiplin altında. Market etiketleri her gün değişebilir; ama emekçinin geliri yılda bir kez “lütuf gibi” belirlenir. Kira, ev sahibinin keyfine göre yeniden yazılır; ama asgari ücretliye “sabırlı ol” denir. Vergiler fişin ucunda otomatik kesilir; ama geçim sıkıntısı “kişisel yönetim” meselesi gibi anlatılır.

Üstelik resmi veriler ne derse desin, sokak başka bir şey söylüyor. Asgari ücretin alım gücü eridi. Ücret artışları daha cebe girmeden, fiyatların hızına yetişemeden buharlaşıyor. Bir yandan “enflasyon düşüyor” masalı anlatılırken, diğer yandan hane halkı her alışverişte daha azını alabiliyor. Bu çelişkiyi görmek için karmaşık modellere gerek yok: Pazara çıkan herkes biliyor.

Tam da bu yüzden “emekçinin adı yok” diyorum. Çünkü bu masada emekçinin ihtiyacı bir veri olarak bile yok. Asgari ücretli, tüketici sepetinin içinde bir ağırlık gibi görülüyor; ama o sepetin sahibi, yani insan, yok sayılıyor.

O zaman en temel soruyu koyalım ortaya: Asgari ücret neye göre belirlenecek?

Asgari ücret “geçinme ücreti” olmak zorunda. Bu, romantik bir temenni değil; ekonomik ve toplumsal bir zorunluluk. İnsanın çalışıp yoksul kaldığı bir düzen sürdürülebilir değil. İç talebi boğarsınız, toplumsal huzuru aşındırırsınız, verimliliği düşürürsünüz. Ücret baskısıyla “rekabet” yaratamazsınız; ancak ucuz emek düzenini kalıcılaştırırsınız.

Ücretin satın alma gücünü koruyacak mekanizmalar gerekir. Hayat pahalıysa, ücretin yılda bir kere konuşulması başlı başına adaletsizliktir. Enflasyonun bedelini tek taraflı bir sözleşmeye çeviremezsiniz: Fiyatlar akarken, ücretin donması “doğal” değildir; politik tercihtir.

Ve en önemlisi: Bu süreçte işçinin sesi gerçekten duyulmalı. Asgari ücretli “dinlenecek kitle” değil, bu ülkenin emeğiyle ayakta duran çoğunluğudur. Onu yok sayarak kurulan her cümle, sonunda ülkenin gerçeğine çarpıp dağılır.

Kazanılan ücret emekçinin hakkıdır.

Ve hakkın konuşulduğu yerde, emekçinin adı olmak zorundadır.