Google Play Store
App Store

Ülkelerinin emperyalist emellerine toplumsal rıza oluşturmayı hedefleyen pek çok film yapıldı ABD sinemasında. Vietnam Savaşından Afganistan’a, Latin Amerika’dan Irak’a uzanan sinemasal operasyonlar…

Emperyalist masal

Halep’ten Tahran’a çatışmaların sürdüğü şu günlerde emperyalizmin beyazperdedeki yansımasına bakmakta yarar var. Kuşkusuz Amerika deyince Kuzeyi ve Güneyi ile iki kıtadan söz edilmesi gerekir. Ne var ki, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) sinemasına Amerikan Sineması denilip geçiliyor (Bu yazıda da -pratik nedenlerle- ABD Sineması yerine Amerikan Sineması tanımını kullanacağım). Amerikan Sinemasının ana damarlarından birinin milliyetçilik olduğunu belirtmeme gerek yok her halde. Bu damar ABD siyasetinin sıkça kullandığı araçlardan biri. Sinema sanatının sessiz döneminin en önemli yapıtlarından, beyaz Amerikalının siyahlara üstünlüğü masalını anlatan ‘Bir Ulusun Doğuşu’nun (D.W. Griffith, 1914) ülkede ırkçılığın palazlanmasında ciddi bir rol üstlendiği söylenebilir. O günlerden bugüne Amerikan ana akım sinemasının çizgisinde fazla bir değişim olmadı. Amerika’nın ‘kurtarıcı’ rolü büyük bütçeli savaş/aksiyon filmlerinin ana teması oldu. Elbette, bağımsız yapımlar içinde, bu çizgiye karşı çıkan dürüst ürünler de oldu. Bu yazıda onlara da değinmeye çalışacağım.

Antiemperyalist sinemanın en iyi örnekleri Latin Amerikalı yönetmenlerden (Arjantinli Fernando Solanas, Brezilyalı  Glauber Rocha, Ruy Guerra, Kübalı Humberto Solas, Şilili Patricio Guzman, v.b.)  gelir. Guzman’ın ‘Şili Savaşı’ (1975) Şili’deki karşı devrimin çarpıcı görüntülerini içerir. Haitili yönetmen Raoul Peck’in ‘Lumumba’sı emperyalizmin Afrika’da oynadığı oyunları sergiler. Birleşik Krallık sinemasının İngiliz emperyalizmini eleştiren yapımları arasında Richard Attenborough’nun ‘Gandhi’si (1982) ve İralndalı Neil Jordan’ın ‘Crying Game’i öne çıkar. Avrupa sinemasında nitelikli kurmaca ve belgesel yapımların sayısı epeyce fazladır. Costa Gavras’ın ‘Sıkıyönetim’ (1972) ve ‘Kayıp ‘ (1982) adlı filmleri, Gillo Pontecorvo’nun ‘Cezayir Savaşı’, Godard,  Chris Marker gibi devrimci yönetmenlerin filmleri ve İrlanda, Hollanda, Birleşik Krallık, Almanya, Fransa, Finlandiya ortak yapımı ‘Chavez: Darbenin İçinden’ (Kim Bartley, Donnacha O’Brian, 2003) adlı belgesel emperyalizmi anlamak için görülmesi gereken yapıtlar arasındadır. Gündemimizde Amerikan emperyalizmi oluşturduğuna göre, biz de bu yazımızda Amerikan sineması üzerinde yoğunlaşabiliriz.

Sesli ve renkli filmlerin yaygınlaşması ile Amerikan sineması, Amerikan/kapitalist yaşam tarzının ve ‘Amerikan değerleri’nin dünyanın dört bir köşesine ulaştırılmasında başrolü üstlenmiştir. Sinemanın bu gücü Amerikalı politikacılarının dikkatinden kaçmaz, Pentagon ve CIA kimi zaman doğrudan, kimi zaman örtülü biçimde Amerikan stüdyoları tarafından desteklenir. Siyahların Amerikan kültürüne entegrasyonu üstüne filmler yapılır, ama çoğunda ırkçı, ayrımcı bir bakış açısı belirgindir. Siyah adamın ‘iyi’ olduğu filmler için 2000’leri beklemek gerekir. ABD’nin kuruluş yıllarına ilişkin filmlerin hemen hepsinde yerliler kötü, ‘kovboy’lar iyi adam rollerini üstlenmiştir. Amerika’nın emperyalist politikasının sorgulamasına izin vermez bu filmler. Ama 70’li yıllarda  ‘memur’ yönetmen olmayı reddeden yönetmenler kuşağından Arthur Penn ‘Little Big Man’ de bu yaklaşımı tersyüz ederek, ayrımcılığı ve asimilasyonu reddeden savaş karşıtı bir film yapar.

VİETNAM SAVAŞINA FARKLI BAKIŞLAR

İki dünya savaşı ve ‘Soğuk Savaş’ dönemlerinde sinema en yaygın propaganda aracı olarak değerlendirilir. Kimi zaman haber filmleri, kimi zaman milliyetçi duyguları kabartan savaş ve casusluk filmleri aracılığı ile… Savaş sonrası Amerikan emperyalizminin hedef aldığı Güneydoğu Asya’ya ilişkin hikayeler içerdikleri egzotik ögelerin de katkısıyla seyirciyi cezbededursun, Amerika Vietnam’da zorlu bir savaş vermektedir. Büyük stüdyolar bu fırsatı değerlendirmekten geri durmaz ve ‘Vietnam Savaşı’ filmleri art arda sökün eder. ABD emperyalizmi, dünyayı komünist ‘mezalimi’nden kurtarmayı hedefleyen bir melektir adeta…  Savaşın yenilgi ile sonuçlanması,  Amerikan askerlerinin geride yüzbinlerce ölü ve yaralı bırakarak Vietnam’ı tek etmeleri ve 68’de Amerikan toplumundan yükselen itiraza koşut olarak savaşın dehşetini gösteren ama milliyetçi damardan da uzak duramayan Michael Cimino’nun ‘Avcı’sı, Hal Ashby’nin ‘Eve Dönüş’ü (1978) gibi filmler yapıldı. F.F. Coppola’nın başyapıtı ‘Kıyamet’ (1979) savaş karşıtı filmler içinde eşsiz bir konuma sahiptir.

Vietnam savaşı sonraki yıllarda da Amerikan sineması ve televizyonuna malzeme olmayı sürdürdü. Savaşı bir şiddet-gerilim ögesi olarak değerlendiren ve şiddeti estetize etmeye çalışan sayısız film arasında dürüst yaklaşımlarıyla Oliver Stone’un ‘Müfreze’si (1986) ve Stanley Kubrick’in ‘Full Metal Jacket’i (1987), Carol Reed’in Graham Green romanından uyarladığı ‘Sessiz Amerikalı’sı (2002) öne çıkan yapımlar. Tabi bir de Nixon’un istifasına yol açan Watergate skandalını konu alan yapımlar var: ‘Başkanın Adamları (Alan Pakula, 1976), ‘The Post’ (S. Spielberg, 2017) yalanlara yaslanan bir sistemi deşifre eden, sinemayı propaganda aracı olmaktan çıkarıp, eleştiri aracı olarak değerlendiren…

REJİM DEĞİŞTİREN KOVBOYLAR

Emperyalizm Vietnam yenilgisinden sonra dikkatini başka bölgelere yöneltti. Kamuoyunu bu yeni hedefler doğrultusunda biçimlendirmesi bekleniyordu Amerikan stüdyolarından.  Asya, Afrika ve Latin Amerika’yı gözüne kestiren, kendilerine ‘dünyanın kurtarıcısı’ Amerikan politikacıları sinema sektörünün bu konularla ilgilenmesinden memnuniyet duyacaktır elbette. Uzaydan gelen ‘yabancı’ düşmanlar Rus olarak yorumlanabilir pekala… Politik soslu aksiyon filmleri geniş seyirci yığınlarının ilgisini çekmektedir. ABD’nin dünya jandarmalığını haklı gösteren, Amerikalı ajanların tereyağından kıl çekercesine yaptıkları operasyonları anlatan çok sayıda film yapılır. 1979-81 yılları arasında İran’da yaşanan rehine krizini konu alan Ben Affleck’in ‘Argo’su  (2012) operasyonu yöneten CIA’ye bir güzelleme niteliğindedir. 2003 yılındaki Irak işgali çok sayıda filme konu olmuştur. Green Zone (2010), American Sniper (2014) en bilinenleri. ‘Kara Şahin Düştü -Black Hawk Down ‘ (2001) Somali’de 1993 yılında Amerikan askerlerinin gerçekleştirdiği Mogadişu operasyonunu konu alırken ABD’nin dünya jandarmalığını savunmaktan geri durmaz. George Englud’ın ‘Çirkin Amerikalı’ (1963), Mike Nichols’un ‘Charlie Wilson’un Savaşı’ (2007) filmleri ise bu rolü sorgulayan yapımlar arasındadır. ‘Vurguncular’ (War Dogs / Todd Philips,2016) Afganistan’da Sovyetlere karşı savaşan mücahitlere silah sağlayan politikacı ve tüccarların öyküsünü, Oliver Stone’un Latin Amerika’da isyanı haberleştiren medyanın tavrını sorguladığı ‘Salvador’ (1986) ve Steven Soderberg’in Küba devrimini anlatan ‘Che’ (2008) adlı iki bölümlü filmi Latin Amerika’da Amerikan müdahalelerine ilişkin filmler arasında öne çıkan yapımlardır. Stephen Gaghan’ın ‘Syriana’sı (2005) Amerika’nın Ortadoğu’daki petrol savaşlarını, ‘Body of Lies’ (2008) ABD’nin Ortadoğu’da işlediği suçları, Michael Cuesta’nın ‘Kill the Messenger’ı (2014) Nikaragua’da Sandinista iktidarına karşı mücadele eden isyancılara CIA’nin sağladığı desteği araştıran bir gazetecinin öyküsünü anlatır. 11 Eylül saldırısının ardından CIA’nin Usame Bin Ladin’e yönelik takip sürecini ve yakalama operasyonunu konu alan ‘Zero Dark Thirty’ (Kathryn Bigelow, 2012) bir yanıyla CIA’nin başarısını anlatırken, öte yanıyla sorgulama tekniklerini işkenceleri deşifre eder. Irak savaşının dehşetini tek mekanda veren ‘Çatışma’ (Warfare) 2025’yılının dikkate değer filmleri arasında. Seyretmesi zor, hiper-realist bir film.

DÜRÜST BELGESELLER

Elbette Amerikan sinemasında resmi ideolojinin istemlerine boyun eğmeyen yönetmenlerin varlığı inkar edilemez. ‘Domuz Yılında-In the Year of tjhe Pig’ (1968) Vietnam Savaşının görünmeyen yüzünü anlatan belgesellerin öncüsü sayılabilir. İkinci Dünya Savaşında Pasifik cephesindeki ‘kahramanlıkları’ anlatan sayısız filmin yanı sıra, Errol Morris’in ‘The Thin Red Line’da yaptığı gibi savaşı insan psikolojisi üzerindeki etkilerini anlatan namuslu yapımlar 2000’li yıllara damgasını vurur. Robert de Niro, ‘The Good Shepherd’da (2006) CIA’nin Küba, Avrupa ve Ortadoğu’da uyguladığı ‘örtülü operasyon’ stratejisini konu alır. ‘Darbe 53’ (2009) İran’da Musaddık rejimini devirmek için yapılan operasyonu, ‘No End in Sight’ (2007)  Irak’ta Saddam rejiminin devrilme sürecini sorgulayan önemli belgeseller arasındadır.

Amerikan emperyalizminin halkı ikna etmek için kullandığı propaganda mekanizmalarını anlatan ‘War Made Easy’ (2007), ‘The Shock Doctrine’ (2009), ‘Savaşın Göremediğiniz Yüzü-The War You Don’t See’ (2010),‘Dirty War’ (2013), ‘Şimdi Nereyi İşgal Edelim?’ (Michael Moore, 2015), ‘The Panama Papers’ (2018), ‘Tüm Vahşileri Yok Edin-Exterminate all the Brutes’ adlı TV yapımı (2021), ‘Güç Koridorları: Amerika Dünyanın Polisi Olmalı mı?’ (2024) adlı TV belgeselini, ‘Kalpler ve Zihinler-Hearts and Minds’ (1974) Amerikan sinemasının dürüst ürünleri arasında. Birleşik Krallık, Avustralya ortak yapımı ‘Demokrasiye Savaş-The War on Democracy’ (S.Crotty, C.Martin, J.Pilger, 2007) Amerikan emperyalizminin içyüzünü sergileyen bir başka belgesel. Hollywood masallarının öteki yüzünü gösteren cesur belgesellerin sayısı andıklarımızla sınırlı değil elbette. Brezilya’da 1964 yılında ABD desteğinde gerçekleştirilen darbe ve ardından gelen 21 yıllık diktatörlük ‘21 Yıl Süren Gün-The Day That Lasted 21 Years’ (2012), Guatemala’da 1953’de gerçekleştirilen darbe ‘CIA’nin İlk Latin Amerikan Darbesi’ (2025), Kongo’da 1961 yılındaki Lumumba suikastinde caz müzisyenlerinin propaganda ögesi olarak kullanılması ‘Bir Darbe için Soundtrack‘ (2025) adlı belgesellere konu oldu… Barbarlığın hüküm sürdüğü dünyamızı daha iyi anlayabilmek için sinema sanatının yüz akı ürünlerini izlemenizi öneririm.