Google Play Store
App Store

Batı emperyalizminin gücünün gerilediğinin iddia edildiği bir döneme denk gelen bu askeri müdahaleler, emperyalizminin krizler karşısında faşizme yönelmekte ve savaşı “çözüm” olarak benimsemekte bir sakınca görmediğini gösteriyor.

Emperyalist politikaların üzerindeki perdeye artık ihtiyaç duyulmuyor

Önder KULAK - Kurtul GÜLENÇ

Kurtul Gülenç ve Önder Kulak "emperyalizm, küresel düzen ve bağımsızlık fikri" üzerine Yücel Demirer ile konuştu. 

Marksist teoride emperyalizm fikrinin Hilferding, Luxemburg ve bilhassa Lenin’in katkılarıyla olgunlaştığını ve sonrasında değişen koşullar doğrultusunda çok sayıda ismin katkısıyla zenginleştiğini söyleyebiliriz. Yirmi birinci yüzyılda yaşananlara bakılarak, emperyalizm fikrine ilişkin hangi güncel notları düşebilirsiniz; emperyalizm son yirmi beş yılda nasıl değişti? 

“Sosyalist Blok”un çöküşünden bu yana devletlerarası ve devletlerle muhalif güçler arasındaki savaşlar ve bölgesel çatışmalar dünya genelinde ciddi bir artış gösterdi. Sağladığı göreceli istikrar ile hatırlanan “soğuk savaş” dönemi sonrasında, farklı ölçeklerdeki savaşlar çoğalmaya, uluslararası bölüşüm sürecinde diplomasinin rolü ciddi bir biçimde gerilemeye başladı. Emperyalist ülkeler arasındaki gerilimler özellikle bu tarihsel dönüm noktasından sonra hızla artıp, sıcak savaşlara dönüştü.

Emperyalizmin son 25 yılda şekillenişine, ona yön veren yeni dinamiklere bakıldığında göze çarpan en belirleyici etmen, özellikle son yıllarda burjuva demokrasilerinde yaşanan gerileme ve otoriterleşme oldu. Dünyanın neredeyse tüm coğrafyalarında ılımlı merkez sağ partilerin yerini otoriter ve faşist partilerin aldığını görüyoruz. Birbirinden farklı tarihsel gelişim dinamiklerine ve siyasi kültürlere sahip ülkelerde bile birbirine benzeyen otoriter liderler ortaya çıktı. Bu liderler yönetiminde burjuva demokrasisinin çehresi değişti. Baskıcı yönetimler güçler ayrımını yok edip, siyasal imkân ve araçları iktidarlarını pekiştirmek için kullanmaya başladı.

Bu durum emperyalizmin gerekçelendirilme biçimlerinde değişikliklere neden oldu. Emperyalist saiklerle yürütülen savaşlar ve bölgesel çatışmalar, otoriter hükümetler tarafından ülke içinde uyguladıkları anti-demokratik politikaları meşrulaştırmak için kullanılmaya başlandı. Emperyalist devletler ya da emperyalist yükselişten pay almak isteyen bölgesel güçler, “emperyalist yayılmanın güvenlik için gerekli olduğu”, “güncel tehlikelerden ancak güçlü bir ordu ve agresif politikalarla kurtulunabileceği” şeklinde meşrulaştırma mekanizmaları işletmeye başladılar. Bu gerekçelerle kendi sınırları içindeki siyasal ortamı baskı altına aldılar. Siyasal kurum ve aktörlerini bu yönde araçsallaştırdılar. Kendi yurttaşlarını “dış tehlikeler”le korkutarak siyasal rıza üretme mekanizmalarını dönüştürdüler. Bunun emperyalizm bağlamında yaşanan en önemli değişikliklerden biri olduğunu düşünüyorum.

ABD’nin Venezuela saldırısı sonrasında ana akım medyadan pek çok kişi, yeni uluslararası konjonktürde emperyalizmin hortladığı gibi belirlemelerde bulundu. Bu bakış açısını nasıl değerlendirirsiniz? 

Yaşanmakta olan bence bir “hortlama” değil, ustalıkla gizlenen emperyalist politikaların üzerindeki perdeye artık ihtiyaç duyulmaması hali. Örneğin Suriye’de Esad rejiminin yıkılışından bu yana yaşanan gelişmeler, bize başta ABD olmak üzere Batı emperyalizmi ve İsrail'in ortaklaşa yürüttüğü planların varlığını açıkça gösterdi. Son yirmi yılda ABD ve müttefiklerinin, Irak, Lübnan, Libya, Suriye ve Somali'ye yönelik operasyonlarına, destekledikleri savaşlara bakıldığında bu açıkça görülüyor. Batı emperyalizminin gücünün gerilediğinin iddia edildiği bir döneme denk gelen bu askeri müdahaleler, Batı emperyalizminin krizler karşısında faşizme yönelmekte ve savaşı "çözüm" olarak benimsemekte bir sakınca görmediğini gösteriyor. Tanığı olduğumuz emperyalist ataklar, Batılı emperyalist merkezler içinde dönemsel hegemonya krizleri yaşanıyor olsa da emperyalist politikalarda bir gerileme olmadığını ortaya koyuyor.

Yücel Demirer 

Günümüz dünyasını anlatırken birçok neoliberal, ülkelerin siyasal anlamda bağımsız ancak ekonomik anlamda karşılıklı bağımlı olduğunu savunuyor. Böylesi bir savunuyu nasıl ele alırsınız? Ekonomik bağımsızlık olmadan siyasal bağımsızlıktan bahsedebilir miyiz? 

Siyasal ve ekonomik bağımsızlık kavramları arasına bu türden bir set çeken, çektiğini zanneden akıl bence siyasal bağımlılığın üzerini örtme yönündeki bir çabanın parçasıdır.  Haber bültenleri bu görüşümü destekleyen gelişmelerle dolu. Örneğin ABD merkezli uçak üreticisi Boeing firması yedi yıllık bir aradan sonra aldığı siparişlerde Avrupa merkezli Airbus’ı geride bıraktı. İşin ilginci bu durum Boeing’in üretim hızının Airbus’ın gerisinde olduğu bir dönemde gerçekleşti. Bu durumu Trump’ın demokrasi yoksulu ülkelerden uçak sipariş listeleriyle dönmesi dışında neyle açıklayabiliriz?  Ya da Trump’ın tehdit dilinin, saldırgan politikalarının zirveye çıktığı bir dönemde ABD’yi ziyaret eden liderler, neden yüklü miktarda sıvılaştırılmış doğal gaz sipariş ederek dönüyor? Neden BOTAŞ 2026’dan itibaren, 20 yıl boyunca yılda dört milyar metreküp sıvılaştırılmış doğal gaz almak için ABD ile anlaştı? Rusya ve Azerbaycan gazından daha pahalıya, İran doğal gazından çok daha pahalıya gelen bu anlaşma neden yapıldı?  Bunlar ve daha nice örnek ortadayken siyasal olarak bağımsız olduğunu öne sürenler ya hayal kuruyor ya da berbat bir yalanı tekrarlıyor.

Trump ile birlikte daha da belirginleşen bağımlılık ilişkileri düşünüldüğünde, sizce ABD önümüzdeki dönem için nasıl bir dünya tasarlamak istiyor? 

Donald Trump, dış politikadaki belirsizliği sürekli hale getirme çabası, kendine duyduğu aşktan kaynaklanan gülünçlüğü ve popülist söylemleriyle ilgiyi üzerinde tutmayı başarsa da, ABD emperyalizminin başlattığı el yükseltmeyi onun kişisel tercihlerine indirgemek mümkün değil. Hatırlanacağı üzere Donald Trump daha göreve gelmeden önce Meksika ve Panama’yı işgal etme tehdidini dile getirmişti. Zihnindeki dünyada zirveye çıkmış gelir eşitsizliği ve adaletsizliklerden, açlık ve sefaletten kaygı duymanın yeri yok. Emperyalist güçler arasındaki krizlere çözüm olarak hâlâ savaş ve faşizmi tercih ettiğini her fırsatta belli eden Trump’a karşı, dünya düzleminde işçi sınıfının kolektif mücadelesini yükseltmekten başka çare yok.