Google Play Store
App Store
Emperyalizmin krizleri

Politika Kolektifi

ABD, SSCB’yi çevreleme politikası çerçevesinde Türkiye’ye Jüpiter füze sistemleri yerleştirmişti. Ancak Küba devriminin ardından Ada ülkesinin SSCB ile yakın ilişkileri, aynı tehdidi ilk kez ABD’nin de hissetmesine sebep oldu. ABD, Küba’ya askerî müdahalede bulunduğu Domuzlar Körfezi Çıkartmasında yenilgiye uğradı, Kennedy Küba’nın işgal edilebileceğini açıkladı.

Komşu ülkeleri kendisini hedef alacak şekilde nükleer sistemlerle donatılmasına karşı SSCB de Küba’ya nükleer başlık inşasına başladı. Amerikan istihbaratının durumu Kennedy’ye bildirmesinin ardından ABD, Küba’yı ablukaya aldı ve Sovyetler gemileri Amerikan gemileriyle karşı karşıya geldi. Gerilimin tırmanmasının sonucunda SSCB ve ABD karşılıklı olarak geri adım attı. ABD, Küba’yı işgal etmeyeceğinin güvencesini verdi ve Türkiye’den Jüpiter sistemini kaldırdı, karşılık olarak SSCB de Küba’daki Nükleer rampa inşasını durdurdu. Türkiye toprakları, binlerce kilometre ötedeki sosyalist bir adanın kaderi için bile Amerikan emperyalizmi tarafından kullanıldı.

KIBRIS KRİZİ

Türkiye’nin 1964’te Kıbrıs’a müdahalesine karşı çıkan dönemin ABD başkanı Lyndon Johnson, dönemin başbakanı İnönü’ye hitaben kaleme aldığı mektupta Türkiye’nin ABD’ye askerî alandaki bağımlılığını tehdit unsuru haline getirmişti;

“Ayrıca Sayın Başbakan, Birleşik Devletler ile Türkiye arasındaki askerî destek alanında imzalanan ikili anlaşmaya dikkatinizi çekmek istiyorum. Türkiye ile Temmuz 1947 tarihli Anlaşmanın IV. maddesi uyarınca, hükûmetinizin, askerî yardımın, bu yardımın sağlandığı amaçlar dışında kullanılması için Birleşik Devletler'den onay alması gerekmektedir. Hükûmetiniz, birçok kez Birleşik Devletler'e bu şartları tamamen anladığını ikrar etmiştir. Bütün samimiyetimle şunu söylemeliyim ki Birleşik Devletler, mevcut şartlar altında Kıbrıs'a Türk müdahalesi için Birleşik Devletler tarafından sağlanan herhangi bir askerî ekipmanın kullanılmasını kabul edemeyecektir.”

Mektup kamuoyunda geniş yankı bulmuş ve ciddi tepki çekmişti. ’68 kuşağıyla simgeleşen 6. Filo eylemleri ve gençlikte Amerikan emperyalizmine karşı yoğun tepkide, bu mektubun da önemli ölçüde etkisi olacaktı.

6. FİLO: EMPERYALİZME KARŞI GENÇLİĞİN MÜCADELESİ

1965 sonrası ABD’nin Ortadoğu’ya bir tehdit olarak konumlandırdığı filosu 6. Filo düzenli periyotlarla Türkiye’nin karasularında boy göstermeye başlamıştı; dönemin yönetici eliti tarafından da bu ziyaretler memnuniyetle karşılanıyordu. Gençlik kesimlerde gelişen anti-emperyalist bilinç geniş kesimleri de etkisi altına almıştı. Bu bağlamda 6. Filo’nun her gelişi büyük anti-emperyalist gösterileri açığa çıkarıyordu.

1966’da Türkiye’nin karasularına giriş yapan 6. Filo’ya karşı Ankara, İstanbul ve İzmir’de yoğun protesto gösterileri düzenlendi. Nisan’da 6. Filo’nun yanı sıra ABD Dışişleri Bakanı’nın ülkemizi ziyareti nedeniyle doruk noktasına ulaştı. 1967 yılının Ekim ayında 6. Filo’nun yeniden gelişine karşılık gençliğin anti-emperyalist eylemleri bir kez daha yoğunlaştı. Devrimci Gençler İstanbul’da Amerikalı erlerin karaya çıkmasını engellediler. Karaya çıkamayan Amerikan Subayları helikopterle Yeşilköy’e gitmek zorunda kaldı. Gösteriler 12 Ekim’de İzmir’de yoğunlaştı. Aralık ayında ise Kıbrıs olaylarının da etkisiyle Amerika ve NATO karşıtı eylemler Ankara’da kendisini gösterdi.

NATO ÜSLERİNE YÖNELİK EYLEMLER

1970’lere gelindiğinde THKO ve THKP-C birçok kez NATO üslerini ve personellerini hedef alan eylemler yaptı. THKO, 1971 yılının Mart ayında Balgat’taki Amerikan üssünden 4 Amerikan askeri kaçırdı. Denizlerin Gemerek’te yakalanmasının ardından idam kararı Meclis’te Demirel’in başını çektiği AP grubunun “üçe üç” sloganları, intikam çığlıkları eşliğinde onaylandı.

Mahir Çayan ve arkadaşları, Denizlerin idamını engelleyecek bir eylem için THKP-C ve THKO üyelerinin ortak eylemiyle Karadeniz’de, Ünye Radar Üssü’nden 3 İngiliz teknisyeni kaçırdı. Mahirlerin Kızıldere’de olduğunun anlaşılması üzerine başlayan operasyonda 30 Mart 1972 sabahında köy tamamıyla kuşatılarak, dayanışmanın bütün güzellikleriyle dolu on devrimci, Mahir Çayan, Ertan Sarıhan, Hüdai Arıkan, Sinan Kâzım Özüdoğru, Nihat Yılmaz, Saffet Alp, Ahmet Atasoy, Sabahattin Kurt, Ömer Ayna, Cihan Alptekin katledildi.

IRAK SAVAŞI VE 3 MART TEZKERESİ

11 Eylül sonrasında ABD’nin başlattığı savaş için önemli eşiklerden birisi Irak Savaşı oldu. ABD, İncirlik Üssü başta Türkiye’yi bu savaşın merkez ülkesi olarak konumlandırmak istedi. AKP de bu görevle donatılarak iktidara taşınmış, Erdoğan henüz başbakanlık koltuğuna oturmadan önce bunun güvencesini bizatihi vermişti. Erdoğan henüz başbakan olmadan önce iktidar alternatifi haline gelmenin yolunun Bush yönetimi ile doğrudan temas etmek olduğunu farkında olarak Cüneyt Zapsu ile ABD’ye giderek dönemin ABD Savunma Bakan Yardımcısı Richard Perle ile görüşmeler yapmıştı. Bu görüşmelerde Perle ABD’nin Ortadoğu’daki açılımları çerçevesinde Irak’a yönelik müdahale planlarını anlatmıştı. Erdoğan da kendi ekibinin bu pozisyonu onayladığını ifade etmişti. Ancak olaylar Perle ve Erdoğan’ın istekleri doğrultusunda gelişmedi. Ülkede şekillenen geniş savaş karşıtı muhalefet bu oyunun tekerine çomak sokmayı başardı.

BAĞIMLILIĞIN SİYASET ÜZERİNDEN DÖNÜŞÜMÜ: DEMOKRAT PARTİ

Dışa bağımlı bir ekonomik sömürü sistemi içinde, IMF başta emperyalist merkezlerin istikrar programının ülke tarihindeki en önemli uygulayıcılarından birisi Demokrat Parti iktidarı oldu. Bu dönem aynı zamanda ülke tarihinin en baskıcı dönemlerinden birisi olarak yaşandı.

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ABD’nin önderliğinde kapitalist sistem yeni sömürgeci bir yönelim içerisine girdi. Türkiye’de bu tarihten itibaren ABD’nin soğuk savaş politikalarına bağlı bir dönüşüm sürecine girerken, Demokrat Parti bu dönüşümün en radikal temsilcisi olarak öne çıktı.

DP dönemi emperyalizmle açık bir iş birliği içinde, emperyalizme bağımlı çarpık bir kapitalistleşmenin yukarıdan aşağı geliştirildiği bir dönem oldu. Marshall Yardımları ile başlayan ekonomik ve siyasi bağımlılık ilişkileri, askeri planda da NATO’ya giriş ve Dolaylı Savaş anlaşmasıyla ABD’yi Türkiye’ye istediği zaman askeri müdahale hakkını tanıyan bir noktaya kadar taşındı. Bu bağımlılık içinde ülkenin askeri yapısından istihbarata kadar tüm yapısı doğrudan ABD’ye bağımlı şekilde dönüştürülürken, ekonomide de ithal ikamecilik adı altında dışa bağımlı bir yapı şekillendirildi.

ÖZAL’IN YOKSULLAŞTIRMA PROGRAMI

ABD merkezli sistemin dayatması olarak neoliberal dönüşümün Türkiye’ye özgü formülü olan 24 Ocak kararları, DPT’nin başına geçirilen Turgut Özal tarafından yazılmış, ancak toplumdaki direnç ve siyasal mücadeleler sebebiyle dönemin hükümetleri tarafından uygulanamamıştı. Dönemin CHP başkanı Bülent Ecevit, bu kararların ancak “askerî bir darbe” ile hayata geçirilebileceğini dile getirmişti.

Bu kararlar, ancak darbe ile bir politika olarak hayata geçerek, sonucunda kamu sektöründe küçülme, özelleştirmeler, örgütlenme yasakları eliyle bugün hâlâ içerisinde yaşadığımız derin yoksulluğun temellerini attı.

YEŞİL KUŞAK VE AKP

ABD’nin SSCB’yi Asya ve Orta Doğu’da parçalama stratejisinin en önemli unsuru İslamcılığın icadı oldu. Özü İngiltere ve Suudi desteği ile örgütlendirilen Müslüman Kardeşlere dayanan siyasal İslamcılık, Afganistan’da Sovyet karşıtı Taliban ve El Kaide’nin doğrudan ABD kongresinden getirilen yardımlarla kurulmasıyla yeni bir aşamaya geçti. Afganistan’da doğrudan CIA eliyle oluşturulan islamcı örgütler, orta doğunun tamamı için bir prototip haline getirildi. Türkiye’den Mısır’a, Suriye’den Libya’ya kadar tüm bölgede ‘ılımlı İslamcılık kuşağı’ oluşturulabilmesi için adımlar atıldı. 12 Eylül rejiminin Türk-İslam sentezini devletin resmi ideolojisi haline getirmesinin ardından, solun tasfiye edilmek istendiği toplum, islamcı örgütler, tarikatlar ve partilerle dönüştürüldü. Özellikle 90’larda yükselişe geçen Refah Partisinin ABD karşısındaki hayırhah tutumu sebebiyle, partinin içerisindeki Erdoğan, Gül gibi etkili isimlerin liderlik edeceği, AB ve ABD’ye tam uyumlu yeni bir siyasi parti geliştirilmesi hedeflendi. Bu hedefin doğrudan ABD merkezli geliştirilmesi, geçmişten bugüne doğrudan AKP kurucularının itiraflarıyla da ortaya çıktı.

Netice olarak, AKP iktidara AB’ye uyum, IMF programlarının uygulanması ve BOP Eş Başkanlığı görevlendirilmesiyle geldi. İlk icraatları 2003’te Irak tezkeresinin meclisten geçirilmesi için verdikleri uğraş oldu. Irak tezkeresi başarılı olamasa da hem siyasi desteklerinin hem de devlet içerisindeki kontrollerinin daha fazla geliştiği 2011 yılında, Türkiye’nin Suriye işgaline tamamen dahil olması sağlandı. ABD’ye tam bağımlılık, belli dönemlerde çelişkiler ortaya çıksa da 2002’den bugüne eksiksiz sürdü. Gerektiğinde de Obama’nın Beyzbol sopasıyla verdiği fotoğraf, Trump’ın Erdoğan’a yönelik ‘Aptal olma’ mektubu örneklerinde olduğu gibi Washington Saray’ı hizaya getirmeyi bildi.

Bugün Türkiye’nin ABD ile kurduğu bağımlılık ilişkisinde yeni bir evreye girildi. İçeride desteğini neredeyse tamamen kaybeden AKP-MHP iktidarı, çareyi Trump’a tam sadakatte buldu. İktidarın doğrudan Trump’ın icazetiyle muhalefete operasyon çektiği, Suriye’de cihatçı örgütlere verilen destekler ve iktidar değişimi için ‘aferin aldığı’ eksiksiz bir tabiiyet ilişkisi, Türkiye’nin hem içeride hem dışarıda hem ekonomide yeni doğrultusu haline getirildi.

12 Eylül’den bu yana neredeyse kesintisiz olarak geliştirilen bu bağımlılık ilişkisi toplumsal rızasını yaratamadı, Amerikan bağımlılığına, neoliberalizme ve İslamcılığa karşı direnci bitiremedi. Cumhuriyet, içinden yalnızca Menderesler, Özallar, Erdoğanlar değil, nice Vedatlar, Mahirler ve Denizler çıkarmaya devam ediyor.