Google Play Store
App Store

Erdoğan, Bahçeli ve Öcalan’ın barışmaya karar vermelerinin üstünden bir yıl geçti. Biz sıradan yurttaşlar, bu karardan Bahçeli’nin geçen yıl ekim ayında Meclis açılışındaki tokalaşma jesti ve grup toplantısındaki çağrısıyla haberdar edildik. Öncesinde neler olup bittiğini de üçü dışında pek bilen yok. Bilmeye hakkımız olduğunu düşündükleri de şüpheli.

Sürecin adı “terörsüz Türkiye”. Neden böyle bir karar aldıklarına dair rivayet muhtelif. Lütfedip söylediklerinden anlayabildiğimiz bir tür Hollywood klişesine benziyor. Hani, dünya ülkeleri birbirleriyle didişirlerken “uzaylılar” insanlığı yok etmek üzere dünyayı istila ederler ve tüm ülkeler ABD başkanının liderliğinde uzaylılara karşı bir araya gelirler ya, sanki öyle bir durum var. Üçü de “Türkiye’nin bekası için” dışında bir açıklama yapma gereği duymuyorlar.

Sürecin topluma ilan edilişi, adı ve işleyiş şekline bakıldığında üç liderin artık sorunları çözme yöntemi olarak “terörü kullanmaktan” vazgeçtiklerini ve “düşmanlık yerine kardeşlik”, “öldürme yerine kucaklaşma” yöntemine geçmeye karar verdiklerini anlayabiliyoruz.

“Durun, siz kardeşsiniz, birbirinizi öldürmeyin!” talimatı ne olursa olsun iyi bir gelişme. Kimse kimseyi öldürmesin tabi; insan öldürmenin savunulacak bir yanı olabilir mi? Üç lider de sahip oldukları güce haklı olarak güvendikleri için hükmettiklerine talimat verirken çok rahat ve kendilerinden eminler. Seslendikleri kendi kitlelerinden gelen şaşkınlık ya da itiraz tepkilerine karşı da hemen öfkeleniyorlar. Emrimi sorgulamadan yerine getir, dışında bir şey söylemiyorlar. Biri “gerillasına” vur dediğinde vuracağını, diğeri ordusuna “etkisiz hale getir” dediğinde getireceğini, aralarında en bilge olanı da “halkı kin ve nefrete sürekleyebileceğini” çok iyi biliyor.

MUHABBETLER GIRLA

Bir yandan da birbirlerine “aba altından sopa göstermeye, “şu olmazsa, bu yapılmazsa güçlerimi salarım üstünüze” demeye devam ediyorlar. Kendi güçlerine ne kadar güveniyorlarsa birbirlerine de o kadar güvenmiyorlar galiba. Bir yıldır öldürtmeye ara verdiler, sadece konuşuyorlar, sembolik jestler yapıyorlar, tatlı sözlerle birbirlerinin gururunu okşuyorlar. Birbirlerine hiç güvenmediklerinin en güçlü kanıtı birbirlerini güzellemelerindeki ölçüsüzlükleri. Kurucu önder, bilge, devlet terbiyesi, devlet adamı, zarafet, kibarlık, karşılıklı davetler, ulaklarla gönderilen selam ve muhabbetler gırla gidiyor.

Kabul edelim, Öcalan bu konuda en rahat ve sansürsüz konuşanı. “Ben başlattım, ancak ben bitiririm, kimse benim sözümden çıkamaz, benden önce köle ruhuna sahiptiler hepsini ben özgürleştirdim, onlara gurur duyacakları bir kimlik verdim”, diye açık açık söylüyor. Kendisinden önceki “Kürt kimliği” hakkında hakaret ve aşağılama dolu sözlerini bu ülkede ancak Bahçeli’nin söyleyebilecek olması da ilginç. Öcalan, Kürtlere "haysiyetlerini verdim” derken olasılıkla çok samimi ve içten. Karşı çıkan olmamasına da ne denilebilir ki?

Sorunları çözme yöntemi olarak “terörün” seçilmesinden bu yana 40 yılı geçti. 12 Eylül Darbesi’nden başlatmak daha doğru ama isterseniz 1984 Eruh ve Şemdinli saldırılarından da başlatabilirsiniz. Barışın talimatını veren üç liderden Öcalan, ilk günden bu yana lider. Bahçeli, MHP Genel Başkanı olduğu 1997 yılından bu yana “sorunun” ana aktörlerinden biri. Öyle ki 1999 yılında muhatabını “ipten alabilecek” kadar da kudretli oldu hep. Erdoğan ise üçü arasında 23 yıldır en güçlü olanı, en büyük silahlı gücün komutanı. Hep en son karar verici. Hala da öyle.

Bu yarım yüzyıl boyunca on binlerce insan öldürüldü. Köyler yakıldı, ölü bedenler sürüklendi, işkence sözcüğünün yeterli gelmeyeceği zulümler oldu karşılıklı. Yarım yüzyıl boyunca üç lider sorunları çözmek için  “terör” dışında bir yöntem kullanmadılar. Terör, dehşet yaratmak demek. Toplum bu sorun için sürekli dehşete maruz bırakıldı. İster gerilla, ister düzenli ordu için olsun, silahlı mücadelenin, silahlı güçler arasında değil de silahlı güçlerin sivillere yönelik dehşete neden olacak şekilde saldırtılması uygulamasına “terör” diyoruz.  Biteviye sivil insanlara ya da kitlelere yapılan acımasız zalimlikteki saldırılar, halklar arasında korku, öfke, acı, yas, intikam, düşmanlık duygularını körükleyip durdu. Hem de yarım yüzyıl boyunca!

Bu terör yöntemi doğrudan maruz kalan en az üç kuşağın ruhunda derin hasarlar bıraktı ve izleri de daha kuşaklar boyunca sürecek. Üç liderin kendi aralarında karar verdikleri bu yeni dönemin bırakacağı başka bir hasar daha var. Yıllarca düşman diye belletilenle “şimdi git kucaklaş, barış, zaten bin yıldır kardeşsiniz siz” denilenlerin yaşayacakları derin şaşkınlık ve örselenme.

NİYE KIRDIRDINIZ?

“İyi ama sen demiyor muydun, o senin düşmanın, git öldür diye; madem kardeştik bize niye birbirimizi öldürttün?” Madem konuşarak da çözülebilirdi, niye birbirimize kırdırdınız bizi?

Güney Afrika’da uygulanan “hakikat komisyonları”, “apartheid rejiminin” zalimliklerine maruz kalanlarda daha da derin yaralar açtı. Hakikat komisyonlarında teröre maruz kalanlar işkencecilerinin önünde “kendilerine yapılanları” anlatıyorlardı. Bu anlatıların işkencecileri pek etkilemediği, tersine anlatanı daha da örselediği görüldü.

Birbirine düşman edilenlerin barışabilmesinin yolu, saldırtılanların başlarına gelenleri anlatmalarıyla değil saldırtanların “suçlarını itiraf etmeleriyle ve bedelini ödemeleriyle” mümkün olabilir. Bu itiraf da “emir kuluydum, emredildi yaptım” falan demekle bitmez. Emir kulları değil, emredenler bu suçu neden ve nasıl işlediklerini, başka yollar mümkünken neden terörü seçtiklerini itiraf etmeliler ve bedelini ödemeliler.

Güzellemeye değil, affedilmeye ihtiyaçları var ve affetmemizi bize emretmemeliler, hak etmeliler. “Biz” zaten öldürmek istemiyorduk ki…