En büyük parti: Kararsızlar
Geçen gün Yaşar Aydın “Sandık tercihleri hayatın normal akışına ters: Kararsız mıyız?” diye sormuş, insanlarımızın yüzde 70’i hayatından memnun değil ve gelecekten umudu kesmişken kararsızların ana muhalefet partisi CHP’ye 10 puan fark atarak, yüzde 33,4’le birinci çıkmasını irdelemişti.
Hayatın “normal akışı” ayrı konu, ancak Yaşar’ın “Ülke insanının kafası mı karışık yoksa siyasette mi problem var?” sorusu önemli.
Yaşar sorusunu; “İktidarın ayağının altından halıyı çekecek şey birlikte kurulacak bir gelecek için ortak mücadeleden geçiyor. Rejimi karşısına alan, o değişmeden hiçbir şeyin değişmeyeceğini söyleyen bir anlatının üzerine inşa edilen bir söylem kendi yolunu arayan yüzde 30’a ulaşabilir” diye yanıtlamıştı. Yani; ortak mücadele ve iktidar değişmeden hiçbir şey değişmez anlatısı üzerine inşa edilecek bir söylem!
Otoriter bir rejimi yenmek için ortak mücadelenin elzem olduğu konusunda tüm muhalefet hemfikir. Bunu sürekli yineliyorlar.
Ortak mücadele şart, “Kurtuluş yok tek başına” diyenlerin yanıtlaması gereken soru şu: Ortak mücadele elzemse en yakınlarındakilerden başlayarak, mücadeleyi ortaklaştırmak için ne yapıyorlar, bunu sürekli söylemek dışında hangi somut adımları atıyorlar?
Yaşar’ın “iktidar değişmeden hiçbir şeyin değişmeyeceği anlatısının üzerine inşa edilecek bir söylem!” önerisinin de somutlaşmaya ihtiyacı var. Hiçbir söylem, söyleyenin samimiyetini kanıtlayan eylemle desteklenmediği sürece ikna edici olmuyor. İknanın yolu söylemekten değil
eylemekten geçiyor!
CHP de birinci parti olan kararsızları dert edinmiş, oradaki kitlenin daha çok “AKP ve MHP’den kopan ve her geçen gün kendisine yaklaşan seçmen” olduğunu saptamış ve “Kamuoyunda muhalefet emekliler için elinden geleni yapıyor algısı oluştu” diyormuş!
Korkarım bu biraz (wishful thinking) “dilek temelli düşünme”!
CHP son dönemlerin en dinamik muhalefetini yapıyor, mitinglerle “söylemi” en militan şekle taşıyor.
Ancak, onlar “eylem” olarak tanımlasalar da mitingler, söylem aktarma araçları. Mitinglerin yoksula/emekliye seslenişi, seslenenin samimiyetini de kanıtlayan bir somut eylemle desteklenmedikçe iknaya yetmiyor.
Kararsızlar kitlesinin bu denli büyük oluşu “hayatın normal akışına ters” midir bilemem, ama bunun bize özgü bir durum olmadığını söyleyebilirim. Ekonominin boğucu hale geldiği hemen her toplumda insanlar öfkelenir ama hemen muhalefete yönelmezler.
Mevcuttan memnun değillerdir ama alternatifin daha iyi olduğuna da ikna olmamışlardır. Hele de hoşnutsuzlukların ayyuka çıktığı ülkede otoriter bir rejim hâkimse… Her zaman öfkeden daha güçlü bir duygu olan korku, burada daha baskın hale gelir. “Daha beter oluruz” korkusu otoriterliğin baskısıyla perçinlenir.
Kararsız seçmen macera ya da heyecan aramaz, salt radikal söylemden etkilenmez. Cesarete eşlik eden bir sakinlik, öngörülebilirlik, ciddiyet ve söylem-eylem tutarlılığı arar.
Kararsızlar kitlesi partiler için hem fırsat hem de tehdit demektir, çünkü hızla yer değiştirebilirler.
Muhalefetin o değişimin yönünü kendisine çevirebilmesi için, korkuyu ve otoriterliğin ürettiği siyasal yorgunluğu aşacak cesur bir ortak mücadele örgütlerken, kararsızlara siyaseti kariyer ve gelir için değil hizmet için yaptığı duygusunu aktarabilmesi gerekir.
Geçenlerde farklı ülkelerden örneklerle desteklenen “Yoksulluk ve maaş fedakârlığı” yazım tam da bu nedenle olağanüstü ilgi gördü.
20 bin liralık emekli maaşını sefalet ücreti olarak tanımlayıp ona karşı mitinglerde, Meclis’te sert muhalefet yapanlar, “yoksullardan biri oldukları” duygusunu hâkim kılmak için maaşlarından biraz fedakârlık yapıp yoksullar için kullanılacak bir fona aktarabilseler, kararsızların kendilerine yönelmesini sağlamaları çok daha kolay olacak.
Otoriterliğe karşı mücadelede cezaevlerinde bedeller ödenirken, muhalefetin emekliye para bulamadığını söyleyen iktidara, misal “Biz maaşlarımızdan 20.000 veriyoruz!” gibi çıkışlar yapması büyük fedakârlık da sayılmaz!


