Google Play Store
App Store

Bu yazıda otoriter yönetimlerin dünyanın geleceğini belirleyeceği yönündeki algıya aykırı görüşleri savunmaya çalışacağım. Daha baştan söylemeli, ömrünü doldurmuş kapitalizm, ayakta kalabilmek için otoriter yönetimin doğal ve kaçınılmaz olduğuna bizi inandırmak, “rızamızla” bu “en yeni” düzene boyun eğdirmek istiyor. “Başkan kaçırmak” gibi geçici “başarılarla” lekeli görüntünün arkasında ise emperyalist Batıyı etkisine almış bir panik havası var. Amerika’da, Avrupa’da, hiç uğramadığı kimi Doğu ülkelerinde “burjuva demokrasisi” kendini inkar ediyor; demokrasi kisvesi işe yaramadığı için bunalımda. Bu bunalım, sosyalist dünyanın dağılmasından sonra, kapitalizmin kısa bir süre için zafer sarhoşluğuna kapılmasının, “tarihin sonunun geldiği” iddiasının içi boş bir laf olduğunun, kapitalizmin bütün zamanların sistemi olarak kalıcılaştığı rüyasının gerçekte bir kabus olduğunun anlaşılmasıyla ortaya çıktı. Paniğin nedeni yalnızca kâr oranlarının riskli alanda geziniyor olması değil, sistemin çürüme kokularının her yeri sarmasındandır.

***

Paniği ve çürümeyi en son Münih Güvenlik Konferansı’nda açık net bir şekilde gördük. ABD Dışişleri Bakanı Rubio, AB ülkelerini abalı sopalı uyarırken, ABD’nin “yeni bir dünya düzeni” inşa etmekte kararlı olduğunu “ortak bir medeniyet kurarak Batıyı kurtarmak gerektiğini” söylerken, AB Dış Politika Şefi Kaja Kallas “AB’nin kurtarılmaya ihtiyacı olmadığını” söyleyiverdi. Almanya Şansölyesi Merz ise açık sözlüydü; NATO’nun içler acısı halini Münih Konferansı’nın açış konuşmasının temel argümanı olarak dile getirdi.  Ev sahibi olarak yaptığı konuşmada “kendi hataları sonucu geçen on yıllarda ABD’ye bağımlı hale gelen Avrupa’nın bundan kurtulması ve buna uygun ‘yeni bir Transatlantik ortaklık kurulması’ gerektiğini” söyledi.

Siyasetçilerin de birer fani olarak paniğe kapılabileceklerini ve bunun canla başla savundukları sistemin çıkmazından kaynaklandığını, uluslararası siyasette ahlak aramanın anlamsız olduğunu bilelim. E.H.Carr’ın ünlü 20 Yıl Krizi eserinden mülhem (Bilgi Üni, s.185-206) “devlete kişilik atfetmenin yanıltıcı ve anlamsız olduğunu” da söyleyelim ki, çatışmaların yol açtığı paniğin belirtilerini elimizden geldiği ölçüde anlatmayı deneyebilelim.

***

Bir: Batı’nın sözde savunma, gerçekte saldırı örgütü NATO’daki çatlak küçümsenebilecek boyutları aştı. ABD ile AB arasındaki kavga gelip geçici değildir. Bunun temel belirtisi, ABD’nin “yeni dünya düzeninin” kendisi için yararsızlaştığını görmesi ve “en yeni” dünya düzenini kurmak için çok yönlü, çok amaçlı, farklı yöntemleri uygulama yeteneğinde olduğunu büyük bir böbürlenme ile ilan etmesidir. Trump, “yaptıklarıma bakın neler yapabileceğimi görürsünüz” diye tehditlerini sürdürüyor. Olmadık işler peşindedir; devlet başkanı kaçırarak tarih yazıyor! Kanada’nın başbakanına vali diyecek kadar ölçüyü kaçırıyor. “Panama kanalı bizim” diyebiliyor, “Grönland’ı vereceksiniz” demekte ısrarlı, “İran dediklerimi yapmazsa vuracağım” tehdidini her gün yineliyor. Emperyalist dünya kendi iç çatışmalarını, çıkar kavgalarını bu kadar açıktan yapıyorsa, üstelik eski gücünü yitirdiği ortadayken, ABD bu çıkar çatışmalarının çığırtkanı oluyorsa bu tablo panik havasının gözle görülür belirtisi değil mi?

İki: ABD, Çin ve Hindistan karşısında bilim teknikteki üstünlüğünü yitirmeye başladığının bilincindedir. Her iki ülke de bilim teknikte ve ekonomik büyümede öne geçmiş durumdadırlar.

Üç: AB ise bilim ve teknikte tüketici olmanın ötesine geçemiyor; CERN dışında bir varlık gösterememektedir. Ticaret, ABD ambargolarından zarar görüyor. Rusya’ya doğal gaz ve petrol bağımlılığı ve ABD ambargoları elini kolunu bağlıyor.

Dört: Bu gelişmeyle eş zamanlı olarak ABD ekonomik ve ticari üstünlüğünü yitirmektedir. Sürekli gümrük vergileriyle oynuyor ama hedeflerine ulaşamıyor, ciddiye alınmadığını aldığı kararları sürekli değiştirmek zorunda kalarak öğreniyor.

Beş: Avrupa Birliği ABD ile kaçınılmaz çatışmanın vereceği zararları karşılayabilecek siyasi birlikten ve güçten yoksundur. ABD’nin saldırıları ve sonu gelmez talepleri karşısında Münih’te görüldüğü gibi varlık göstermek, uzlaşmak ya da boyun eğmek arasında gidip gelmektedir. ABD karşısında varlık gösterebilmek için Kanada ile birlikte, Çin’e, Hindistan’a, Latin Amerika’ya yöneliyor.

Altı: Doğudan ve güneyden batıya ve kuzeye göç çözümsüzdür; baskı yöntemlerinin işe yaramayacağını artık herkes biliyor. ABD’de, AB’de zorbalığın çözüm olmadığı, olmayacağı her geçen gün biraz daha anlaşılıyor. ABD’de Minnesota’da ICE zorbalığı ülke çapında protestolara yol açıyor. Para ile sorunun çözülemeyeceği, sınırların artık işe yaramayacağı belli değil mi?

Yedi: ABD’nin Latin Amerika’da, Ortadoğu’da savaş tehdidi ile sonuç almasının zor ve tehlikeli olduğu da ortaya çıkmıştır. Devletler boyun eğse de halklar itirazlarını sokağa taşıyabiliyorlar.

Sekiz: Rusya ile gerginliğin daha fazla sürdürülmesinin güç olduğu özellikle AB ülkelerinin Rusya Ukrayna savaşının finansörü olmayı sürdürmesinin ekonomik ve siyasi açılardan imkansızlaştığı da liderlerin konuşmalarına yansımaktadır.

Dokuz: Ve nihayet Epstein skandalı; etkin politikacıların devlet adamlarının ve sistemin seçkinlerinin büyük bir pervasızlıkla yaşadıkları ahlaksızlığın ortaya çıkması da paniğin bir başka ve ibretlik görüntüsüdür.

Sonuç: Bilinmez bir karanlığa sürüklenen halklar için de kuralsız bir yönetim tarzının çaresizce peşine düşen egemenler için de tehlike büyüktür. Birinci Dünya savaşı sonrasında 1920’de Vestfalya anlaşmasıyla barışı tesis edebileceğini düşünen emperyalist kamp 1929 bunalımı ile sarsıldı. Almanya’da kısa süren umutsuz Weimar Cumhuriyeti sonrasında da kurtuluşu bir deliyi, Hitler’i göreve çağırmakta bulan Alman sermayesi milyonlarca insanı yok eden ikinci büyük savaşla da yeniden paylaşılmış dünyada da huzur bulamadı. Şimdi ise sağa sola saldıran, panik içinde, umarsız ve vahşi politikacı Trump, Arjantin’de sokağın sert uyarıları karşısında çılgınlaşan Milei ve benzerleriyle kural tanımaz bir dönemin propagandasını yapıyor.

***

Bütün bu gelişmeler karşısında Batı’nın bulduğu çözüm, zaman içinde sermayenin yeteneksizliği kanıtlanmış bekçisi olmaktan başka bir işe yaramayan ne kadar kaldıysa burjuva demokrasisini tatil etmek, diktatörlükleri beslemek ve kışkırtmaktır. Emperyalistler bu durum karşısında paniğe kapılmakta haklıdırlar. Panikten kurtulmanın bilinen çaresi psikoloğun koltuğuna uzanmak ve çocukluğa kadar uzanacak bir itiraflar döküntüsünü ifşa edip geçmişin yükünden arınmaktır. Ama devletler için böyle bir çıkış yolu yoktur. Onlar “en yeni” düzene geçmeyi, ortalığı gürültüye boğup vurdu kırdıyla işi gargaraya getirmeyi denerler. Ama işin doğrusu ne yapacaklarını bilemiyorlar. Bunalım öyle sanıldığı gibi gücü eline geçirmiş psikopat bir politikacının bir şekilde görevden alınmasıyla kapatılabilecek, regüle edilebilecek bir bunalım değildir.

***

Peki, Gazze’de olduğu gibi kitlesel kırımlarla karşılaşacak, uydurma ekonomik reçetelerle daha da yoksullaşacak insanlar ne yapacak, sınır tanımayan siyasetçiler, solcular, sosyal demokratlar bir çıkış yolu arayacaklar mı? Yoksa şimdi benim ve benim gibi düşünenlerin yaptıkları gibi durumu sergilemekle mi yetinecekler? Nesnel durum, diz çökmeyenler için sistemin bu panik halinin fırsatlar sunduğunu gösteriyor, ama umutlu olamıyoruz nedense. Biz daha çok Alman şair Ingeborg Bachmann’ın anlattığı gibiyiz. “Uyuruz biz” diyor Bachmann. (Frankfurt Dersleri.YKY, s.22) Peki neden uyuyoruz?

Belki de “kendimizi ve dünyamızı algılamak zorunda kalmaktan korktuğumuz içindir” uykumuzun derinliği.