Enver Karagöz, Kazım Köroğlu ve İsmail Yavuz: Bu gelenek bitmeyecek

Kemal IRMAK
Ah bu şiirler deli divane eder insanı! Ah ceylan gözlü, selvi boylu Ceren ah! Ne sen babana doyabildin ne de baban sana!”
Devrimci öğretmen Enver Karagöz’ün kızı Ceren için yazdığı şiirin son dizeleri bunlar. Ceren babasının cenaze töreninde, “Babama doyamadım! Babam bana hiçbir masalı sonuna kadar anlatamazdı. Sesi yetmezdi!” diye konuşmuştu.
Enver Karagöz, devrimci bir öğretmen ama aynı zamanda edebi yanı olan şair bir öğretmendi. Belki bu yönünün ağır bastığından olsa gerek, mitinglerde çoğunlukla Nâzım Hikmet başta olmak üzere birçok şairden şiirler okurmuş. O nedenle sorgusunda polisler, hem bir devrimci öğretmeni susturmak hem de onun dudaklarından dökülen, umut veren şiirleriyle sesini boğmak istedikleri için, ağzını kaşıkla zorla açıp boğazına kaynar su döktüler. İşkencecisi “Haydi bakalım o meydanlarda bir daha konuş da görelim. O şiirleri bir daha okuyabilecek misin, göreceğiz.” diyerek boğazında o onulmaz yarayı oluşturmuştu.
Enver Karagöz, Artvin ve yöresinde TÖB-DER saflarında, insanca yaşanabilir bir Türkiye ve dünya için yılmadan mücadele eden yiğit bir devrimci öğretmendi. İşkencenin boğazında bıraktığı onulmaz yara, maalesef kansere dönüştü ve 29 Mart 2007’de çok sevdiği ülkesinden çok uzaklarda hayata veda etti. Ancak son nefesine kadar mücadeleye devam etti…
ÖZGÜRLÜK VE DAYANIŞMA
“Seni iyi tanırım ihtiyar, Ne anlama geldiğini yüzündeki çizgilerin, Ne demek istediğini bakışlarının, Hepsinin bir anlamı olduğunu iyi bilirim. Sadece bir sayfa daha çevirdik sol elimizle ihtiyar, Sağ kollar havada, omuzlar dik, bakışlar daha sert, Çelikten sayfalara su vererek.”
Arkadaşı Müslüm Şahin, Kazım Köroğlu’na yazdı “İHTİYAR” şiirini; Kazım Hoca’yı anlatmış. Kendisini az da olsa tanıma imkânım oldu. Her zaman görünüşü sert ancak her zaman netti. Uzun bir külliyat, uzun bir ömür... Ve o ömre sığdırılmış; TÖS, TÖB-DER, EĞİT-DER, Eğit-Sen ve Eğitim Sen’de cisimleşmiş bir devrimci öğretmen.
Kazım Köroğlu, 60’ların Türkiye’sinde Anadolu’nun bağrından çıkıp bütün toplumu aydınlatmaya çalışan eşitlikçi, özgürlükçü, dayanışmacı ve idealist düşünceyi tüm ülkeye taşıyan devrimci öğretmenlerden biriydi. Demokratik öğretmen hareketinden sendikal mücadeleye hep en önde yer alarak, en kararlı şekilde mücadele edenlerdendi. 12 Eylül öncesinde Rize TÖB-DER şube başkanıydı. 12 Eylül askeri faşist darbe sonrasında uzun yıllar cezaevinde kalmıştı. Cezaevindeki duruşu ve direnişiyle de hep örnek olmuş bir yiğit devrimci. Ona yakışan ve yakıştırılmış bir sıfatı vardı: “Tavizsiz devrimci”. Bu sıfatı arkadaşları onun için kullanırmış.
Gerçek bir öğretmen... Bulunduğu her ortamda bunu hissettiren tavrı ve duruşuyla takdirleri kazanmış bir devrimci öğretmen. Eğitim Sen Genel Merkez çalışanlarının hafızasında bu yönüyle yer etmiş. Emek ve demokrasi haberleriyle ilgili bölümleri keser, biriktirirmiş. Bazı yazıları da çalışanlara vererek daha sonra o yazılarla ilgili düşüncelerini sorar ve sınav yaparmış. Çalışanlar bunu saygı ve övgüyle anlatırlar.
Devrimci bir öğretmenin ardından kalan sadece anıları değil, mücadelesidir. Elbette yukarıda adı geçen iki yiğit öğretmen bize sadece anı bırakmadı; bir mücadele anlayışı, bir mücadele geleneği bıraktılar. İşte o mücadele geleneğini sürdürenlerden biri de İsmail Yavuz’du. İsmail Hoca’nın anısı henüz çok canlı belleklerimizde ve mücadelemizde. O kadar erken ve o kadar ani oldu ki gidişi, hâlâ inanamıyor ve kabullenemiyoruz. Bazı insanlar aramızdan ayrıldığında bir boşluk oluşur; ama bazıları gittiğinde yalnızca bir boşluk değil, bir sorumluluk kalır geriye. Yitirdiğimiz devrimci öğretmen tam da böyle biriydi. Onu yalnızca bir meslektaş, bir dost ya da bir eğitim emekçisi olarak değil; yaşadığı gibi direnen, öğrettiği gibi mücadele eden bir insan olarak uğurladık. Değerlerini devam ettirmek de sorumluluğumuz.
Öğretmenlik yalnızca pedagojik bir faaliyet değil, başlı başına politik bir tutumdur da aynı zamanda. Dersine girdiği öğrencilere bilgiyi ezberletmez; düşünmeyi ve analiz yapmayı öğretir. Devrimci bir öğretmen, “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” benzeri kalıp müfredatları aktarmaz. Hayata nereden bakmaları gerektiğini öğrencilerine fısıldar. Eşitsizliğin normalleştirildiği, itaatin erdem sayıldığı bir düzende; sorgulamanın ve itirazın ne kadar kıymetli olduğunu kendi yaşantısından ve yaptıklarından hissettirir. Matematikle diyalektiğin bağını kurarak anlatır (Matematik öğretmeniydi İsmail Yavuz).
ASLA YARIM KALMAYACAK
Devrimci öğretmenler emekten, eşitlikten, özgürlükten yana safını gizlemezler. Bedeli olduğunu bilerek konuşur, bedeli olduğunu bilerek direnirler. Kimi zaman yalnız kalır, kimi zaman hedef gösterilirler; ama hiçbir zaman inandıklarından vazgeçmezler. Çünkü onlar için öğretmenlik, yalnızca bir meslek değil, toplumsal bir sorumluluktur. Bu anlayışta olan birçok devrimci öğretmen yoldaşımızı kaybettik. Onları kaybetmek, bir insanı yitirmekten öte; bu ülkenin karanlığına karşı yakılmış bir ışığın eksildiğini hissettiriyor hepimize. Ama biliyoruz ki bazı ışıklar söndüğünde karanlık büyümez; aksine o ışığın nerede durduğunu daha iyi görürüz. Onun açtığı yoldan yürüyen, omuz omuza mücadele ettiği eğitim emekçileri ve ardında bıraktığı onurlu duruş, bu karanlığa karşı yanmaya devam eder.
Onların hatırasına saygı, yalnızca güzel sözler söylemek değildir. Asıl saygı; onların yarım bıraktığını sürdürmek, savunduğu değerleri savunmak ve itiraz ettikleri düzenle hesaplaşmayı büyütmektir. Ve bu anlayışla çoğalmaktır. Bugün onları anmak, aynı zamanda söz vermektir: Eşitsizliğe alışmayacağımıza, baskıyı kabullenmeyeceğimize, eğitimi ve hayatı piyasanın, gericiliğin insafına bırakmayacağımıza dair bir söz. İsmail Yavuz’a da sözümüz bu olsun.
Onlar artık aramızda değil; ama sınıflarda yankılanan sorularında, mücadele alanlarında yükselen seslerde, dayanışmanın sıcaklığında yaşamaya devam ediyorlar. Çünkü bazı insanlar ölmez; mücadeleye dönüşür ve mücadele geleneği bırakır.
Herkes gibi onların da -devrim ve demokrasi mücadelesi içinde olanların da- kusurları vardı. O büyük koşturmacanın içerisinde çocuklarıyla, eşleri ve aileleriyle ortak sofraları çok az olurdu. Çünkü onların düşü, büyük yeryüzü sofrasını kurmak; kimsenin aç kalmadığı, herkesin yer bulduğu bir sofra etrafında buluşmaktı. Bu telaş ve mücadele içinde yanı başımızdakiler biraz arka planda kaldı. Anneler-babalar çocuklarına, çocuklar annelerine-babalarına doyamadılar.
BARİKATA, EYLEME, ÖLÜME
İsmail Yavuz’un kızı Belçim de babasıyla gurur duyduğunu -tıpkı Enver Karagöz’ün kızı Ceren gibi ona doyamadığını şu cümlelerle ifade ediyor: “Babam, ben her şeyi senden öğrendim. Hayatın bütün detaylarına dair hem çocuksu bir heyecan duymayı hem de bir matematikçi titizliğiyle yaklaşmayı senden öğrendim. Bütün olasılıkları hesaba katarak kurduğun denklemlerle hayatı titizlikle açıklardın. Öyle bir titizlik ki; bebekliğimde her gece kalkıp başımı diğer tarafa çevirmeyi gerektirecek kadar, banyo suyumu termometreyle ölçecek kadar... Öyle bir titizlik ve öyle ince bir düşünce ki; arkanda ne bir bulaşık ne de sepette kirli bir çamaşır bıraktın. Seninle tanıştığım gün de seni kaybettiğim gün de aynı insandın: tanıdığım en güzel insan. Hep acelen vardı. Koşarak gittin her yere; barikata, eyleme ve ölüme…”
Enver, Kazım, İsmail ve adını sayamadığımız binlerce devrimci öğretmenin düşünceleri, idealleri ve kavgaları her zaman her şeyden bir adım önde olmuştur. Çocukların onlara doyamamasının sebebi de insana dair taşıdıkları yüksek ideallerdir. O nedenle de bu ülkede her devrimci öğretmen, iktidarın korkusunun canlı kanıtıdır.
Onların sınıfı, onların sözü, onların inadı; bugün başka sıralarda, başka okul bahçelerinde, başka mücadele alanlarında, meydanlarda yaşamaktadır. Onları toprağa verdik belki ama mücadelelerini değil. Bilincimizde, belleğimizde, yüreğimizde ve mücadelemizde yaşayacaklar.
İsmail Hoca’nın adı, bu düzenle kavgası olan herkesin, Eğitim Sen’in ve Samsun’un hafızasında yaşayacak.
Kollar havada yumruklar sıkılı, omuzlar dik, Her birinizi yüreklere gömerek yolcu ettik. İsmail Yavuz, yakışmadı ölüm sana, güle güle…


