Erdoğan’ın 25 yıldır hiç bitmeyen hikâyesi: Çözdü, çözecek çözüyor inşallah
Ülkenin büyük çoğunluğu AKP ve MHP’den beklentileri kalmadığı gibi, onların hiçbir sorunu çözemeyeceğinden emin. Ekonomik, siyasal ve sosyal alanda var olan rejimden köklü bir kopuş önermeyen hiçbir siyasal güç halkın güvenini kazanamaz.

AKP, 14 Ağustos 2001 yılında kurulduğunda Türkiye derin bir ekonomik krizi Kemal Derviş yönetiminde, IMF programıyla “aşmakla” meşguldü. 1999 yılında Kocaeli ve Düzce depremi yaşanmış, Cumhurbaşkanı Sezer’le Başbakan Ecevit’in birbirlerine anayasa kitapçığı fırlattığı dönemin hemen sonrasıydı.
“Kara Çarşamba” diye adlandırılan 21 Şubat 2001’de dolar bir gecede iki katına çıkmış, gecelik faiz yüzde 7500’leri görmüştü. AKP’nin yüzde 34’le iktidara geldiği 3 Kasım 2002’ye gelindiğinde ülkede sular nispeten durulmuş, bazı konularda yol alınmıştı. Kemal Derviş programıyla krizin tüm faturası halka kesilirken sermaye nihayet nefes almış, kredi muslukları açılmıştı.
Kürt sorununda da önemli mesafe alınmıştı. PKK, Öcalan yakalanıp Türkiye’ye getirildikten sonra, Eylül 1999’da yaklaşık 5 yıl sürecek tek taraflı bir ateşkes ilan etmişti. Bu süre zarfında küçük çaplı bazı olaylar dışında çatışmalar bitmişti. Liberaller, iş dünyası, Gülen cemaati ve bilumum sağcılar “değişim” korosuna katılmış, demokrat İslamcılar eliyle ülkeye demokrasi geleceğini vaaz ediyorlardı. Erdoğan’ın iktidarı için tüm yollar temizlenmiş, koşullar hazırlanmıştı.
ÇÖZÜMÜN ADRESİ
AKP ve Erdoğan 2000’li yılların başında Türkiye’nin temel sorunlarını çözecek siyasi adres olarak sunuldu. ABD ve AB’den tam destek aldı. İtiraz edenler bugün olduğu gibi kumpaslarla cezaevine atıldı. Türkiye’nin demokratikleşmesinde engel diye tanımladıkları tüm kurumları önce ele geçirdiler, sonra daha da güçlendirdiler.
Gelir dağılımı, enflasyon ve işsizlik Erdoğan’ın iktidara geldiği yıllarda mücadele edilecek başlıklardı. Erdoğan’ın meşhur 3Y (Yasak, Yolsuzluk, Yoksulluk) ile mücadele de bu dönemin sloganları arasındaydı. AKP’nin kuruluşunun üzerinden çeyrek asır geçti. Bırakın tek bir sorun başlığını çözmek, tüm alanlarda işler daha da kötüye gitti. Halk artık sadece iktidara değil; devlete ve onun kurumlarına dahi güvenmez oldu. Toplum olma duygusu erozyona uğradı. AKP 25 yıl önce “Türkiye’yi A ligine çıkaracağım” diye çıktığı yolda; yoksulluk, adaletsizlik, işsizlik, enflasyon, kadın cinayeti, grev yasağı gibi başlıklarda dünyanın zirvesine yerleşti. Türkiye küme düştü.
MUHALEFET SAYESİNDE
Erdoğan memleketin hiçbir sorunu çözmeden, hatta daha kötü hale getirmesine rağmen iktidarda kaldı. Sadece iktidarda kalmakla yetinmeyip bugün bile “sorunları ben çözerim” diyerek önümüzdeki yıllara da talip. Şaka gibi ama AKP; yarattığı, derinleştirdiği, kronik hale getirdiği sorunlar karşısında kendisiyle hiç ilgisi yokmuş gibi davranıp şimdi de çözümüne talip oluyor. Ve hâlâ bunun bir alıcısı olduğunu düşünüyor.
Kuşkusuz ki Erdoğan’ın 25 yıl sonra bu noktada kalabilmesinde ABD ve AB ülkelerinin sonsuz desteğinin hatırı sayılır rolü var. Ama durumun sadece dış destekle açıklanmayacağı da kesin. Bu dış desteğe içeriden katkı gelmeseydi bu illüzyonun 25 yıl sürmesi imkânsızdı. AKP ve Erdoğan ne zaman sıkışsa, çıkmaza girse muhalefet partileri ve liderleri imdadına yetişti. Tansu Çiller, Erkan Mumcu, Deniz Baykal, Öcalan, Akşener, Sinan Oğan; liste o kadar uzun ki hepsini yazsak gazetede yer kalmayacak. Bazı isimler bu desteği reddetse de bazı siyasi figürler Erdoğan’a can simidi attıklarını açık biçimde ifade ettiler.
İktidar sadece muhalefetteki bazı isimlerin tutumlarıyla güç kazanmadı. Meclis’te var olan muhalefet partilerinin izlediği siyaset AKP ve Erdoğan’ı büyüttü. Muhalefet partileri çok uzun süre AKP’nin izlediği ekonomik ve siyasal çizgiyi tek doğru kabul etti. Var olan çizgiyi “daha iyi ben temsil ederim” noktasında sınırlı kaldı. Çok uzun zaman ülkenin bazı bölgeleriyle sınırlı yerel iktidarlar ve onların yarattığı olanaklar yeterli geldi. Enerjisi olmayan, alternatif denince akla gelmeyen iddiasız bir güruh kaldı.
12 Eylül 2010 Referandumu, Haziran İsyanı, 16 Nisan Referandumu gibi yurttaşın çözüm arama girişimi olmasaydı şimdilerde ülke için çok daha umutsuz cümleler kurmak zorunda kalırdık.
HİÇBİR ŞEY ÇÖZEMEZ
Aradan geçen 25 yılın ardından tablo çok net. Erdoğan ve Bahçeli Türkiye’nin içinde bulunduğu hiçbir temel sorunu çözemeyeceği gibi, ülkeyi ileriye götürecek hiçbir adım atamaz. Erdoğan’ı umut olarak görüp ilk kez ona oy veren emeklilerin çoğu bugün hayatta değil. AKP’den daha güzel bir Türkiye bekleyip onu destekleyen gençler artık emeklilik çağına gelmiş, mutsuz milyonlara dönüşmüş durumda. AKP iktidarının içine doğan gençler ise anne babalarından 90’lı yılların “güzel anılarını” dinlemekle yetiniyorlar. Tek umutları ülke dışına çıkmak.
Ülkenin büyük çoğunluğu AKP ve MHP’den beklentileri kalmadığı gibi, hiçbir sorunu çözemeyeceğinden emin.
Kürt sorunu: İktidarın “Terörsüz Türkiye” diye formüle ettiği süreç, son aylarda yaşanan gelişmeler de gösterdi ki; Ortadoğu’daki ABD talepleriyle uyumlu şekilde ilerleyen, yeniden seçilmenin aparatından başka bir şey değil. Erdoğan ve Bahçeli’nin aklında Kürt sorununun “halklar ve haklar temelinde” demokratik çözümü diye bir şey yok. Bir kez daha netleşti ki “çözüm” diye sunulan sürecin peşine takılmak; Afganistan’da başlayan, Suriye ile devam eden, etnik ve dinsel kimliklere dayanan gerici yönetimlerin kalıcılaşmasına hizmet etme dışında bir sonuç üretmeyecek.
Ekonomi: Gelir adaletsizliği ülkenin temel sorunu haline geldi. Tüm kaynaklar ve gelirler bir avuç yandaşa devredildi. Vergi halkı soyma aracı haline geldi. Nitelikli sağlık, eğitim gibi kamusal hizmetler ulaşılamaz hale geldi. İşsizlik, enflasyon kalıcı hale geldi. Böyle bir ekonomik program tercihinin doğal sonucu, emek rejiminde daha fazla baskıdan başka bir şey olamaz.
Adaletsizlik: Yargı artık iktidarın sopasıdır. Toplumda oluşan yargıya dair güvensizlik iktidarı ilgilendirmiyor bile. Onlar için yargı, verdikleri görevi yerine getirdiği sürece “bağımsızdır”.
Demokrasi: Reform, yeni anayasa gibi tartışmalarda yeniden iktidara gelme sürecine katkı sağlayacaksa gündemde olacaktır. Cumhur İttifakı “Baskı ve Otoriterlik” otobanı üzerinde ilerliyor. Oradan çıkışı yok. Bu yüzden laikliğe, kadın haklarına saldırıyorlar. Bu ittifaktan demokratik adım beklemek siyasi intihardan başka bir şey değil.
TOPYEKÛN REDDİYE
AKP, emperyalizmin 1980 darbesiyle temelini attığı siyasal zeminde yükseldi. O temelin üzerine kat atarken bile müesses nizamla kavga eder görüntü verdi. Halkın “değişim” talebinin siyaset taşıyıcısı olduğuna seçmeni inandırdı. Tekrar etmekte fayda var ki bu görüntünün yaratılmasında siyasal İslamcılar dışında sağdan sola çok sayıda ismin katkısı var. Ama bugün itibariyle Erdoğan ve Bahçeli’nin talip olduğu yer netleşti. Onlar, 100 yıl önce terk edilen siyasal rejime dönüldüğü koşulda ayakta kalma şanslarının olduğunu biliyorlar.
O zaman sürekli tekrar ettiğimiz şeyi bir kez daha soralım: Meclis muhalefeti halkın yüzde 70’inin istemediği bir rejimde neden ısrar ediyor? Ekonomik, siyasal ve sosyal alanda var olan rejimden köklü bir kopuş önermeyen, bunu örgütlemeyen hiçbir siyasal güç halkın güvenini kazanamadı, kazanamayacak.
Böyle bir siyaset hayat bulmazsa bırakın iktidara gelmeyi seçim bile kazanılamaz. Ne kadar iyi niyetli olursa olsun, tek adama karşı başka bir tek adam, tek partiye karşı başka bir tek parti siyasetinin sınırları var.
Bu sınırları aşmanın yolu, ülkenin yaşadığı acılara son verecek, yaşamın her alanını kapsayacak bir değişim çağrısıdır. Demokratik, özgür ve eşit bir geleceğin bir arada kurulabileceğini gösterme eylemidir. Anketler, solak, her yerde uç veren işçi eylemleri, emeklilerin haklı isyanı her yerden aynı ses yükseliyor: Ey AKP artık gitme zamanı.

***
GÜVEN VERMEDEN DEĞİŞİM OLMAZ
Tabanda erken seçim talebinin yüksek oranlarda çıkmasına karşın ülkenin sorunlarını kimin çözebileceği sorusuna verilen “hiçbiri” yanıtının ilk sırada yer alması dikkat çekici. Konuya ilişkin siyaset bilimci ve araştırmacılar şu ifadeleri kullanıyor:
Araştırmacı Sosyolog Semih Turan:
“Türkiye’de iktidarın değişmesini ve doğal olarak da erken seçim olmasını isteyen ciddi bir kitle var. Bu seçmenlerin oranı yüzde 60’ın üzerinde çıkıyor. Bu nedenle günümüzdeki değişim talebi çok yüksek diyebiliriz. Seçime bu kadar uzun zaman varken yüzde 60 üzerinde bir oran çıkması ciddiye alınmalıdır.
Bizim anketlerimizde de şöyle bir soru var: “Türkiye’nin mevcut sorunlarını hangi parti çözebilir” diye. Birinci parti olarak, hiçbiri yanıtı geliyor. Sadece muhalefete değil iktidara da güven yok. Tüm siyasi partilere ve genel olarak siyasete bir güvensizlik hâkim. Ama bu durum seçmenin yine iktidara oy vereceği anlamına gelmiyor. Hiçbiri yanıtı, sadece parti muhalefetin değil, toplumsal muhalefettin de, sivil toplum örgütleri, sendikalar, barolar, meslek örgütleri, hak arama örgütleri gibi tüm yapıların görünür olmamasından kaynaklanıyor. Muhalefetin de bu sonucu görüp, birleşik muhalefet, demokrasi cephesi gibi hep birlikte davranıp vatandaşa “biz bu işi çözeriz” güvenini vermesi lazım. Yani muhalefet partilerinin veya değişime aday partilerin seçmende uyandırmaları gereken tek duygu var, o da güven. Kadrolarıyla, politikalarıyla, programlarıyla, eylemlilikleriyle bu güveni güçlü kılmaları gerekiyor.
Türkiye’de seçmenin oy verme davranışına ve neye göre oy verdiğine baktığımızda liderlik figürü en başta geliyor. Türk seçmeni önce buna bakıyor. İkincisi kadrolara bakıyor. Ekonomiden mili eğitime, sağlıktan turizme kadar kadroların kamunun önüne çıkarılması gerekiyor. Üçüncüsü ise ciddi bir hükümet programının oluşturulması geliyor. Özet olarak, “biz iktidara geldiğimiz de şunu şunu yapacağız” diye somut bilgiler ve verilerin seçmene gösterilmesi çok önemli. Bütün bunlar doğru eylem biçimleriyle halka anlatılabilirse, halkta güven sağlamak mümkün.
Aynı zamanda, uzun süredir seçmede bir umutsuzluk var. Bizim yaptığımız anketlerde seçmene, “hayatınızdan memnun musunuz” diye sorduğumuzda, yüzde 80’e yakını hayır diyor. “Peki, düzeleceğine dair umudunuz var mı” diye sorduğumuzda, yine yüzde 80’e yakın, hayır yanıtı geliyor. Yani bu umudu yaratmak içinde demin sözünü ettiğim kriterlerle ilgili görünür olmak lazım ve halka o güveni vermek lazım. Bu güveni hangi parti seçmene daha fazla verirse iktidarda o parti olacaktır.
RADİKAL PROGRAM ŞART
Siyaset bilimci Prof. Dr. Cangül Örnek:
MetroPOLL'ün anketine baktığımızda, Türkiye'de yaşanan ekonomik krizden ciddi bir rahatsızlık olduğunu görüyoruz. Bu rahatsızlık zaten çeşitli biçimlerde kendisini dışa vuruyordu ve krize karşı kemer sıkma politikalarının çok uzamış olması, sonuç üretmekte gecikmesi gibi çeşitli nedenlerle bunların hepsi artık Cumhur İttifakı tabanı için bile yaşamı sürdürülemez kılmış durumda. Ben, parti fark etmeksizin -yani hatta dediğim gibi Cumhur İttifakı'nın ana bileşenlerinin tabanının da- ciddi bir rahatsızlık yaşadığını düşünüyorum.
Büyük bir kitle erken seçim istiyor ama o erken seçimde CHP'ye oy vermeye hazır görünmüyorlar. Bence durum şu: CHP radikal bir sosyal ve ekonomik programla ortaya çıkmadığı sürece ve tartışma yaratacak birtakım yeni öneriler getirmediği sürece, Cumhur İttifakı'ndan dolayısıyla AKP'den ayırt edilecek bir yön oluşturamıyor.
CHP’nin de paralel ekonomik politikalar uygulaması söz konusuysa, seçmen iktidarın bu işi sürdürmesini daha uygun buluyorlar. Yani bir yandan bu sorunun kaynağının iktidar olduğunu biliyorlar ama bir yandan da iktidarın dışında ciddi bir alternatif görmüyorlar.
Bu nedenlerden ötürü MetroPOLL'ün anket sonuçları bana şaşırtıcı gelmiyor. Burada vitrini değiştirmek, birtakım isimleri ön plana çıkarmak, gerçekten ciddi bir ekonomi takımı kurmak gerekiyor. Bunlar bir süredir denenen taktikler ama bu taktiklerin işe yaramadığı görülüyor. Dediğim gibi politikanın özünün ve sınıfsal kimliğinin değişmesi lazım. CHP böyle bir rotaya girecek ve biraz çizgisini radikalleştirecek bir parti görünümünü bence vermiyor.
O yüzden de bu tablonun çok ciddi oranda değişeceğini düşünmüyorum. Böyle olunca da seçim süreci adayların kim olacağına kilitlenecek. Politikalar yine arka planda kalacak, isimler ön planda olacak. İsimler ön planda olduğunda da AKP'nin burada avantaj sağlayacağını göreceğiz. Tabii bunun arkasında siyasi operasyonlarla, hukuk adı altında yapılan siyasi operasyonlarla cumhurbaşkanı adayının hapse atılması da var. Ama nihayetinde AKP'nin de istediği bunu kişiler arası bir rekabete dökmek. Çünkü orada önlemlerini aldı. Yargıyı, mahkemeleri kullanarak… Bu sıkışmışlıktan çıkabilmek için de son beş yıldır söylenen şeylerin dışında bir şey söylemek lazım. Belki de daha uzun süredir söylenen şeylerin dışında bir şey söylemek lazım. CHP şu an buna hazır görünmüyor bence.
Peki, o alternatifi nasıl inşa edersiniz? CHP son bir yıldır bu alternatifi inşa etmemek konusunda bir yola girdiğini ilan etmiş durumda. CHP, talebi baskılamaya dayanan anti-enflasyonist politikadan çok da uzak durmuyor. Dolayısıyla neoliberal politikalarla uyum sağlayabilen bir ekiple yola devam ettiği sürece radikal bir alternatif öneremiyor.
Burada radikal alternatiften kastım bölüşüm ilişkilerinde sermaye aleyhine çok sert önlemler alınabileceği işaretini vermek ve son derece halkçı, sermayenin cebinden alıp emeğin cebine koyacak politikalar bütünüyle insanların karşısına çıkması gerekiyor. Radikallikten kastım bu.
Yani bir tarafta dediğim gibi sermayeyi rahatsız edecek ve hani kamuoyunda da tartışma yaratacak bir çıkış yapmaları gerekiyor. Çünkü insanlar bu çıkışa çok hazır. Bir yandan da popülist diye neoliberal iktisatçıların küçümsediği; halkçı, bölüşüm ilişkilerinde emekçileri merkeze koyan bir politikalar bütünüyle ortaya çıkması lazım. Daha kamucu, daha devletçi, emek ilişkilerinde sermayeyi rahatsız eden politikalarla yollarına devam etmeyeceklerini göstermeleri gerekiyor.


