Google Play Store
App Store

Ortalıktaki onca gürültüye patırtıya karşın yaklaşan seçimlerin ülkede uygulanan politikalar açısından halkın yaşamını önemli ölçüde değiştirecek sonuçlar doğurmayacağını söylemek için kâhin olmaya gerek yok.

Büyük bir gerilim unsuru gibi görülen "kamplaşma"nın, gerçekte "söz yetki karar"ın IMF, Dünya Bankası, AB ve ABD gibi dünya güçlerinin elinde olduğu bir sistemin (kuşkusuz görece farklılıklar taşıyan) almaşıklarından ibaret olduğu gerçeği, her şey olup bittikten sonra bir kere daha ortaya çıkmış olacak.

***

Eğer gazetelere yansıyan haberler doğruysa, CHP milletvekili ve bir süre Kültür Bakanlığı da yapan İ. Talay MHP'den, Deniz Baykal'a karşı CHP genel başkanlığına aday olan Ertuğrul Günay da AKP'den milletvekili adayı olacakmış.

Siyaset ihtirası insanları ne hallere getiriyor! Kuşkusuz bunlar bir bakıma küreselleşme dalgasının özellikle sosyal demokrasi içinde yarattığı liberal ve milliyetçi savrulmaların da bir sonucu olarak da görülebilir. Ama ne olursa olsun, her şeyden önce etiğin her türlü pragmatizmin önünde olması gerekir. İnsanlar elbette zamanla fikirlerini değiştirebilirler ama, kitlelerin önünde sorumluluk taşımış insanlar, geçmişlerinde savundukları düşüncelerle taban tabana zıt bir tutumun içine girerek ikbal peşinde koş-mamalıdır. Eğer E. Günay, örneğin ÖDP'den adaylığını koymuş olsaydı, belki seçilme şansı olmazdı ama, hiç kimse ona bir şey diyemezdi. Siyasetteki yabancılaşmadan kendilerini kurtaramayanlar aslında kendi geçmişlerine de yabancılaşarak, kendi hayatlarını da sıfırlamış olurlar. Bu, insanların kendi yaşamlarının inkârıdır aslında.

Hasan Cemal de günümüzde yaşanan olaylara ilişkin fikirlerini açıklarken kendi geçmişiyle hesaplaşanlardan. İnsanların kendi geçmişleriyle bu şekilde hesaplaşmasına da diyecek bir şey elbette olamaz. Ama Hasan bey, kendi geçmişiyle hesaplaşırken bütün bir geçmişi kendi geçmişiyle özdeşleştiriveriyor. O son günlerde gerçekleştirilen cumhuriyet mitinglerinin arkasındaki -kimsenin de meçhulü olmayan - "organize çekirdek" güçlere işaret ederken, altmışlı yıllardaki devrimci gençlik hareketlerine göndermeler yapıyor. Bu gün olduğu gibi, o dönemde de toplumsal hareketler içerisindeki askeriyeden kaynaklanan "organize çekirdek" güçlerin varlığı kimsenin meçhulü değildi. Ama bütün o dönemi, hele Cemal Bey'in ironik üslubu içindeki gibi, askeri darbe merkezli bir komplo tarihi olarak tanımlamak kadar yanlış bir şey olamaz. Çünkü böyle bir tanım, kendisi gibi "organize çekirdek" buluşmalarına "gözcülük" yapanların yanında, milyonları "söz yetki karar" sahibi "organize güçler" haline getirmeye çalışanların da olduğu, o büyük toplumsal uyanış sürecine yapılmış büyük bir haksızlık oluyor.

Önümüzdeki erken seçim sürecinde kitlelerin "söz yetki karar" sahibi olmalarını hedefleyen bir "üçüncü cephe" ihtiyacı bir kere daha önümüze çıkıyor. Ancak maalesef böyle bir cephenin oluşumu için şu an yeterli bir fikri, örgütsel temelin olduğunu söylemek mümkün değil. Aslında ÖDP bu ihtiyacı karşılamak üzere cephesel ve kitlesel bir parti olarak önerilip kurulmuştu. Türkiye solu bu imkânı bu güne kadar doğru değerlendirememiştir.

Bu güne kadar bu başarılamamış olsa da, bu gün için, ülkemizde süregiden egemenler çatışmasına karşı, emekçi halkı "söz yetki ve karar" sahibi "organize bir güç" haline getirebilmek için en büyük fikri yığınak her şeye rağmen oradadır ve yapılabilecek olan şey de, meclise milletvekili sokma hayali peşinde koşmadan, bu olanağı güçlendimeye çalışmaktan başka bir şey değildir.