Google Play Store
App Store
Faşizme karşı eşitlik ve özgürlük için 8 Mart’ta sokaklara!

Aysun Gezen
Akademisyen

Alternatif Sağ’ın önemli isimlerinden Daniel Friberg 2015 tarihli kitabı The Real Right Returns’de şunları söyler: “Yarım yüzyıldan uzun bir süredir ricat, marjinalleşme ve giderek daha saldırgan ve talepkâr bir Sola verilen tavizlerden sonra, gerçek Avrupa Sağı intikam ateşiyle geri dönüyor.” Kapitalizmin küresel krizinin derinleşmesi, gelir dağılımının bir avuç zengin lehine daha da bozulması, ekolojik krizin ve iklim krizinin etkileri, savaş ve silahlanma harcamalarının artması, bir dünya savaşı “hayaletinin” belirmesi, yoksulluk, savaş, iklim krizi gibi nedenlerle göçün artması, toplumsal sorunların çözümünde mevcut siyasal elitlere güvensizlik ve sol alternatif eksikliği bu ateşi körüklüyor. “Bir kez daha” eşitlik taleplerinin nefretle karşılanması, yaşanan sorunların günah keçisi olarak göçmenlerin, etnik köken, inanç ve cinsiyet-cinsel yönelim temelli toplumsal grupların hedef alınması söz konusu. Irkçı ve yabancı düşmanı söylemler kitlelerin korkularını, kaygılarını yakalamada ve siyasal desteğe dönüştürmede iş görüyor.

Göçmenlerin günah keçisi ilan edilmesi ve “bozulmanın”, krizin sebebi olarak gösterilmesi en çok kadınlara yönelik söylem ve politikalarda cisimleşiyor. Göçmenler potansiyel tacizci, tecavüzcü, yağmacı, “ulus”un saflığını bozacak, kanını kirletecek insan dışı/insan altı varlıklar olarak resmediliyor. Kadınların bilhassa cinsel şiddete dair korku ve kaygıları “yabancı” ve “göçmen” imgeleri ile eşleştiriliyor ve buna karşı verdiği mücadele böylece “millileştirilmek” isteniyor; birçok ülkede femonasyonalizm feminizmin enternasyonal karakterini ortadan kaldırıp kadın sorununu aşırı sağ siyasetin sınırları içine hapsedecek ve kadınların kitlesel desteğini de kazanmaya aday olacak şekilde işliyor; kadınların tüm coğrafyalarda benzer sorunlarla karşılaşmasının asıl nedeni olan patriyarkaya ve kapitalizme kalın bir örtü de çekilmiş oluyor. Tarihsel faşizmlerden farklı olarak faşist hareketlerin ve partilerin kadın liderleri olması kadınların seçmenler olarak desteğinin sağlanmasında, kadınların aşırı sağın politika ve söylemleri doğrultusunda politikleştirilmesinde önemli bir yer tutuyor. Kadınlar, annelik ve aile içindeki geleneksel rollerin çizdiği sınırları aşmayacak şekilde ve “milli” dava uğruna politize ediliyor.

Feminist hareketlerin giderek güçlenmesi, kadınların ve LGBTİQ+ların eşitlik ve özgürlük mücadelesinin kazanımları, kadın ve erkeklere “bahşedilmiş” rollerin dışına çıkılmasının, kadın-erkek ikili cinsiyeti üzerine inşa edilen idealize edilmiş toplumun “bozulması”nın, erkeklerin daha önce ayrıcalıkları olarak gördükleri “hakları” kaybetmelerinin nedenleri olarak görülüyor; gösteriliyor. Doğa ve din üzerinden bu roller ve ikili cinsiyet rejimi meşrulaştırılıp doğallaştırılıyor. Neoliberalizmin yarattığı yıkımı ve asıl nedenleri örten bir örtü olarak da seferber ediliyor bu söylem. Dolayısıyla kapitalizmin çoklu krizlerine bir tür “erkeklik krizi”ni ve erkeklerin ayrıcalıklarını koruma ya da tekrar kazanma yönündeki söylemlerini de eklemek gerekiyor. 2022’de yapılan araştırmalar bilhassa 18-29 yaş aralığındaki genç kadınların özgürlükçü ve sol partilere, aynı yaş aralığında erkeklerin ise giderek sağa, aşırı sağa destek verdiğini gösteriyor. Nitekim anti-feminist, ikili cinsiyet ve cinsiyetler arası hiyerarşiye dayalı, kadın düşmanı politikalar aşırı sağın, yeni faşist hareketlerin ideolojisinin temel direği.

Eşitlik, demokrasi, hoşgörü gibi liberal modernitenin temel kavramlarına yönelik itirazın, saldırının ve buna karşı beyaz üstünlüğüne (Judeo-Hıristiyan geleneğine) dayanan bir alternatif geliştirme iddiasının temel teşkil ettiği bu düşünce yapısı ve hareket, iki savaş arası dönemin faşist rejimlerine ve hareketlerine temel teşkil eden düşüncelere çok şey borçlu ve en önemli süreklilik de toplumsal cinsiyet rollerine dair.

Bu yazının sınırları bir karşılaştırma yapmak için yeterli olmasa da birkaç maddede faşist rejimlerin özelde Nazizmin kadınlara yönelik politikalarını irdelemek sürekliliği görmek açısından faydalı olacaktır. Öncelikle Weimar döneminde kadın haklarında, feminist mücadelede yaşanan gelişmelerle birlikte kürtaj hakkı için ve zührevi hastalıkları polisiye bir mesele yapan yasalara karşı mücadelenin yükselmesi, kadınların kendi bedenleri ve cinsellikleri üzerinde öz denetimlerinin geçmiş dönemlere göre artması söz konusuydu. Doğrum oranlarında görece bir düşüş ve doğum kontrol yöntemlerinde ve “şüpheli” düşüklerde de artış vardı. Erkeklerin ayrıcalıklarını kaybetme korkusu iş başındaydı. Faşizme yola açan çoklu krizlere ek olarak bir erkeklik krizi yine söz konusuydu. I. Dünya Savaşı sonrası erkekçe değerleri ve bu değerler üzerine kurulu ulusu zayıflatan bir unsur olarak ele alınıyordu feminizm. Doğa toplumsal düzeni yargılayabilecek bir standarttı; ulusun başarısı da cinsiyet rejimine, cinsiyet ve cinselliğe ilişkin doğa yasalarının kabullenişine bağlıydı: doğal cinsiyet rolleri vardı. Feminizm bu doğayı bozup kirletiyor, kadınları bu rollerin dışına çıkarıyordu; Volk’u tehlikeye atıyordu.

Naziler kadınların desteğini onları geleneksel toplumsal cinsiyet rollerinin sınırları içinde tutsa da, o zamana kadar kamusal alanda ve yaşadıkları hanelerde görünmez olan kadınlara annelik ve Alman Volk’unun geleceğinin güvencesi olarak muazzam bir önem atfedildi; milli davanın en önemli örgütleyicileri olarak kadınlar politikleştirildi; ayrı yaş grupları halinde ve erkeklerden ayrı alanlarda örgütlenmeleri desteklendi. Bilhassa sosyal yardım, geleneksel rollere uygun olarak kadınların seferber edildiği en önemli alanlardan biri oldu. Erkekçe değerler yüceltilirken kadınlar da bu değerler üzerine kurulu Volk’un yeniden üreticileri olarak yüceltildi. Irksallaştırılmış Volk’un başka ırklara üstünlüğü Alman kadınlarını Alman erkeklere göre ikincil kılsa da başka ırkların erkeklerinden üstün bir konuma yerleştirip ayrıcalıklı kılıyordu. Ayrıca kadınların erkeklerden ayrı alanlarda örgütlenmesi, ikili cinsiyet rollerini pekiştirirken patriyarkal baskıdan kaçış için imkanlar da sağlıyordu. Kadınlar, ulus için dünyaya getirdikleri her çocukla birlikte (tanıdık bir alanda, her zaman yapageldikleri, doğalarının gereğini yaparak) ulus için savaşın en önemli parçası ilan ediliyordu.

Bilhassa savaşın başladığı 1939 yılına kadar olan propaganda afişlerinde kadınların annelik ve aile içinde sadık eş olarak, geleneksel kıyafetleri içinde makyajsız, doğal bir şekilde resmedildiği görülür. Nitekim ilk yıllarda kadınlar istihdam dışında bırakılmıştı; silahlanmanın yeniden başlaması ve savaşla birlikte kadınların iş gücüne yeniden çekilmesi söz konusu oldu ama büyük ölçüde cinsiyet rolleriyle uygun işlerde: sağlık, cephe gerisi, tekstil, işgal edilen topraklarda evlerin düzenlenmesi ve tarım gibi.

Ve ırkın saflığının korunması için cinsellik yasalarla sıkı bir şekilde denetim altına alındı; Aryan olmayanlarla cinsel ilişki yasaklandı; Aryan olmayanlar propaganda afişlerinde kadın bedeniyle temsil edilen “ulusun saflığını” kirleten “tecavüzcü” haşereler olarak resmediliyordu. Kürtaj sıkı bir şekilde takip edilip daha sert cezalara konu olmaya başladı, doğum kontrolüne erişim imkanları sınırlandı. Evlenmeye karar veren kadınlara -kredi kullanabilmek için de- istihdamdan ayrılmak şart koşuluyordu ve geri ödenen borç, her çocukla birlikte azaltılıyordu.

Bugün, özellikle de yaşlı nüfusun genel nüfusa göre oranının arttığı, doğum oranlarının düştüğü bir dönemde bu söylemlerin ve politika vaatlerinin saflığın bozulması, ulusun kirlenmesi, yok olması korkularını tetiklemek, Almanların haklarını bu “istilacılar” yüzünden alamadığını ileri sürmek, bu korku ve kaygıları siyasallaştırıp siyasi ranta çevirmek için bugüne özgü teknik ve söylemlerle yeniden dolaşımda olduğu söylenebilir: yine kadın bedeni, kimliği ve emeği üzerinden. Femonasyonalizm böyle bir bağlamda anlam kazanmaktadır. Giorgia Meloni’nin meşhur “ben bir kadınım, bir anneyim, bir İtalyanım, bir Hıristiyanım; bunları benden alamayacaksınız” söyleminde somutlaşan şey ikili cinsiyet rejimi ve kadınların doğal rollerinin kabulüne, göçmen düşmanlığına, İslam karşıtlığına denk düşer ve Avrupalı kimliğinin faşist hareketler açısından kurucu unsurlarıdır. Aynı zamanda feminizmin ve LGBTİQ+ hareketinin ulusu yok eden, demografik buzul çağı yaratan sözde-tehdidine karşı tek çarenin daha fazla çocuk doğurmak olduğunu ilan eden politikalarıyla tarihsel faşist rejimlerin kadınları seferber eden politikaları arasındaki yakınlığı da açıkça ortaya koyar.

Faşist hareketler ve aşırı sağ, iktidarı kazanmak için kadınların desteğini almak zorundadır. Kadınları anneliği ve ulusun geleceği için savaşlarını kutsayarak, en tanıdık oldukları gündelik hayatlarından yakalayarak siyasallaştırır; ama Kevin Passmore’un deyişiyle kadınları yeniden eve kapatmak için evden çıkarır. Bu kapatma, kuşkusuz kadınları geleneksel cinsiyet rollerinin sınırlarına hapsetme ve kadını aile ve haneyle tanımlama anlamlarını içerir. Kadınların siyasallaşması ancak bu sınırlara uyduğu ölçüde mümkündür.

Ancak biz biliyoruz ki kadınların ve LGBTİQ+ların gerçekten özgürleşmesi ve toplumsal eşitlik patriyarkayla hesaplaşmış bir sol hareketle mümkündür. Bu hareket anti-kapitalist, anti-emperyalist, anti-ırkçı ve feminist olmak durumundadır. Halklar ve cinsiyetler arasında kurulan hiyerarşiye karşı eşitliği savunur.

Yeni faşist hareketlerin yükselişi sadece Almanya’ya özgü değil; 8 Mart aynı zamanda küresel “faşizm” hayaletine ve onun kadınları sıkıştırmak istediği rollere karşı mücadeleyi yükseltme günü! Faşizme karşı eşitlik ve özgürlük için, savaşsız ve sömürüsüz bir dünya için kadınlar sokaklara!