Google Play Store
App Store

Düşünceye sonsuzluğunu veren dikişsizliktir. Sonsuz düşünce olarak felsefe soyutlama derecesine bağlı olarak teorik, ilgisi bakımından pratiktir. Teorinin pratiğe yakınsaması ise düşüncenin varlıkla ilişkisine bağlıdır.

Felsefede soyutlama ve pratik ilgi
Görsel yapay zekâyla üretilmiştir.

Önder KULAK - Kurtul GÜLENÇ

Felsefe kitapları okuyan ya da filozofların konferanslarını dinleyen çoğu insan felsefenin oldukça soyut ve teorik bir etkinlik olduğunu düşünür. Yine sıklıkla bunun temel sebebi olarak filozofların başvurduğu kavram ve kategorilerin gündelik hayat ve pratikten kopukluğundan kaynaklandığını belirtir. Kısaca ileri sürülen bu gerekçeye göre felsefe gündelik hayatla ilgisi olmayan, pratikte çok da karşılığı bulunmayan bir kavram seti kullanmaktadır.

Kanaatimizce iddia doğru ama gerekçesi hatalıdır. Her düşünsel etkinlik gibi felsefe de belirli düzeyde bir soyutlama derecesi içerir. Bu soyutlama derecesi alanda ele alınan problem ve temaların derinlikli bir biçimde çözümlenmesine ve bu çözümlemeden hareketle yeni fikirlerin ve tartışmaların ortaya çıkmasına vesile olur. Dolayısıyla felsefi soruşturmanın teorik (çünkü mantık düzleminde kat eder) ve aynı zamanda (soyutlama düzeyi/derecesi göz önünde bulundurulduğunda) soyut bir etkinlik olduğu iddiası doğrudur. Ne var ki bu iddianın gerekçesi olarak gösterilen argüman (filozofların gündelik hayatla ilgisi olmayan bir kavram seti kullandığı), önemli felsefi eserler yakından incelendiğinde meşruiyetini yitirir.

Örneğin Platon’un Politeia (Devlet) eserini ele alalım. Platon'un bu eserinde soruşturduğu temel mesele adalettir. Filozof adil bir toplumun ve buna paralel olarak adil bir insanın belirli ölçütler çerçevesinde tanımını vermeye çalışır. Başka bir örneği, Aristoteles'in Nikomakhos'a Etik kitabını değerlendirelim. Aristoteles bu kitapta mutluluğu (eudaimonia) konu edinir. Farklı kanılardan hareketle mutluluğun teorik ve pratik düzeyde felsefi bir açıklamasını sunar. Bu yalın örneklerden çıkarılabilecek iki sonuç vardır: bunlardan ilki felsefenin pratikle ilgisi dahilinde çözümlemeler yürüttüğü, dolayısıyla teorinin pratiğe meylettiği, ikinci olarak da felsefenin sadece saf teorik tartışmalarla ilgilenmediği aynı zamanda toplumsal hayatın kimi problemlerini düzeltme ve daha iyi bir hayatın imkanını gösterme hedefiyle hareket ettiği gerçeğidir.

İKNA ETMEYE YETMEYEBİLİR

Elbette yine bu iki sonuç meraklı bir felsefe okurunu ikna etmeye yetmeyebilir. Okur çevredeki bir kütüphaneye gitse ve adalet üzerine filozoflar tarafından yazılmış kitapları incelese, bu eserlerdeki çözümlemeleri ve tartışmaları karmaşık ve gereğinden fazla teorik bulabilir. Haklı olarak adalet üzerine yapılmış onlarca teorik çözümlemenin ve ortaya konulan karmaşık sınıflandırmaların idam cezasının haklı olup olmadığı, zenginlerden alınan servet vergisinin hakkaniyetli olup olmadığı ya da çocuk sahibi ailelere devlet tarafından yapılan maddi yardımın adil bir uygulama olup olmadığı gibi zor soruların yanıtlanmasında ne ölçüde işlevi ve rolünün olacağını merak eder. İşte tam da bu aşamada felsefenin en önemli araştırma konularından biri olan gerekçelendirme problemi devreye girer. Örneğin bir filozof idam cezasının adaleti tesis edemeyeceğini, bunun etik açıdan yanlış bir cezalandırma pratiği olduğunu iddia ederse kendisine bu iddiasının gerekçesi sorulur. Devamında ise kendisini bu açıklamaya yönelten, adalet idesine ilişkin felsefi tanımı duymak istediğinizi söylersiniz. Aslında her birimiz adalet sorgulaması ekseninde doğrudan veya dolaylı şekilde karşılaştığımız spesifik problemlere ilişkin çözümler üretmek isteriz, ne var ki bu çözümler yalnızca genel ilkelere ve gerekçelere dayandırılabilirse ikna edici olabilir. Genel ilkeyle ilişkilendirilmeyen adalet anlayışı başka başka uygulamaları ortaya çıkartarak çelişkili ve akla aykırı yaklaşımların yükselmesine vesile olabilir. Dolayısıyla ilk bakışta adalet, mutluluk gibi kavramların tanımlanmasının oldukça kolay bir işlem olduğunu düşünebiliriz. Fakat bu kavramları daha yakından incelemeye başladığımızda aslında ilgili kavramların çerçeveleri ve genel ilkelerinin son derece katmanlı, yer yer karmaşık ve tartışmalı bir yapıya sahip olduğunu fark ederiz.

Adil bir eyleme ilişkin şu dört farklı yargı üzerine bir an düşünelim: 1) eğer herkesin yararını gözetiyorsa eylemimiz adildir, 2) eğer eylemimiz kimseye zarar vermiyorsa yeterince adildir, 3) bir eylemin adil olduğunu herkese eşit şekilde yaklaşması belirler, 4) eylemimizin adil olması için insanlara hak ettiği gibi davranmamız gerekir. Görüldüğü gibi her bir tanımda adil eyleme ilişkin farklı bir ölçüt geliştirilmiştir. Bir tanımda adaletin ölçütü fayda olarak konulmuşken, başka bir tanımda eşitlik, adaletin belirleyici ilkesi olarak sunulmuştur. O halde kavramsal bir etkinlik olan felsefede kavram başka bir kavramı takip etmektedir. Diğer bir deyişle, örneğin adaleti eşitlik ile tanımladığımız zaman eşitlik soruşturması da adalet incelemesine eşlik etmesi gereken bir çaba olarak karşımıza çıkar. Ne var ki eşitliği tanımlamak için de başka bir kavrama ihtiyaç vardır. Bu bakımdan felsefe kapatılamayan, belirli bir sabiteye dikişlenemeyen bir düşünme yolculuğu olarak değerlendirilebilir. Düşünceye sonsuzluğunu veren de bu dikişsizliktir. Sonsuz düşünce olarak felsefe soyutlama derecesine bağlı olarak teorik, ilgisi bakımından pratiktir. Teorinin pratiğe yakınsaması ise düşüncenin varlıkla ilişkisine bağlıdır. Düşüncenin varlıkla ilişkisinin toplumsal ve tarihsel boyutu pratik ilgiyi ön plana çıkarır. Pratik ilginin kavramsallaştırılması ve düşünsel bir ufka yerleştirilmesi ise felsefi düşünmenin soyutlama düzeyi ve derecesiyle bağlantılıdır.