Fetih
Fındıq ağaya, dokuz yüz otuz yedi yılının Mart ayındaki köprü olayında iftira atılmıştı. Saar’daki köprüyü yakan grup içinde yer alan Memo Poles, teğmen İsmail Hakkı’yı vurduktan sonra, "türrrü, mı rê vanê Fındıq Ağay" diye bağırmıştı. Bu yüksek ses, kurşunu atanın Fındıq ağa olduğunu -kibirle- duyuruyordu. Bu, Usvanlıları çatışmaya bulaştırmak için miydi, Fındıq ağaya kişisel bir kıskançlıktan mıydı, hâlâ hiç kimse bilmemektedir.
Usvanlıların lideri Qemer Ağa, bu iftiranın oğlunu ipe, kendisini ise otuz yıllık bir cezaya taşıyacağını acaba tahmin etmiş miydi? Kim bilir. Ancak oğlunun bir komplo ile tutuklanmasından sonra, çaresizce kollarını yukarıya doğru açıp, "ez nıka sepkeri, çı wele eve xoro keri" demişti. Hikâye, o duayla da bitmiyor: 1937 Mart’ı -Usvanlılar başta- köylerin, mezraların, dağların, mağaraların, vadilerin fethinin de başlangıcı olacaktır.
Yalnızca Qemer ağa değil; kimi zaman elden hiç bir şey gelmediğinde, zalime karşı çaresiz kaldığında, haksızlığı ne yapsa etse durduramadığında tüm insanlar, her defasında o dağların içinde, "çı wele eve xoro keri" diye sızlanmıştı: Hangi toprağı başımdan aşağıya dökeyim! Şu dünyanın kibir abidesi, şu küçücük insan, kendini hep toprakla sınamıştı.
Roma’nın Vandallar tarafından yağmalanmasından bin yıl sonra bu defa eski şehrin surlarının önünde başka bir fatih görünmüştü. Bu -taht için- henüz reşit olmayan kardeşini hamamda boğdurtmuş, kardeş katilini ise onun peşi sıra ölüme göndermiş Mehmet’ti.
Olağanüstü askeri komutan ve diplomat, Caesar’ı ve Romalıların biyografilerini Latincelerinden okuyan, bilgi ve sanat düşkünü, yorulmaz işçi, gözüpek savaşçı, Sultan Murad’ın hırslı varisi, henüz yirmi birindeki Mehmet’in şimdi tek rüyası Konstantinopolis’i fethetmekti. O, yeni Türk devletinin gücünü Avrupa’ya göstermek istemektedir.
Fethin iki aylık hikayesi, iki yakanın tarihçileri açısından da eski bir tartışma konusudur. Meşhur gemiler, yürütülmeleri, Macar demircinin tarihte ilk kez yaptığı ve surları delik deşik eden "savaş tanrısı" toplar, Hıristiyan dünyasının bölünmüşlüğü, Mehmet’in "üç gün yağma" fetvası, fetih sırasındaki "o açık kapı", Mehmet’in askerlerinin kapıdan süzülüşleri, "şehir düştü" çığlıkları, bir kaç adamıyla elde silah savaşırken onurla ölen imparator Konstantinos, bozguna uğrayan Hıristiyanlık, hepsi ayrı hikâyelere, masallara konudur.
Bir zamanların görkemli Roma’sı, Acem ülkesinden Alpler’e, oradan da Asya Çölleri’ne uzanan, bir uçtan bir uca katetmesi aylar süren Doğu Roma İmparatorluğu’ndan geriye, acınası gövdesiz bir baş, ülkesiz bir başkent, Konstantinos’un eski Bizans’ı kalmıştır sadece. Mehmet surların gölgesine atını çektiğinde bu küçücük başkent, imparator, Cenevizliler ve Türkler arasında üçe bölünmüş durumdadır.
Mehmet, yani "fatih", çatışmalar bittikten sonra, ancak öğleden sonra kente girer. Çevrede süren kırıp dökmelere, yağmalara başını bile çevirip bakmaz, atını doğrudan Bizans’ın parlayan güneşi Ayasofya Katedrali’ne sürer. Ancak Mehmet sabırsız değildir. Önce Allah’ına şükredecektir: Atından iner; yere yüz sürer; dua eder. Sonra yerden bir avuç toprak alır, başının üstüne serper. Her iki cihanın hakimi, bir ölümlü olduğunu ve büyüklenmemesi gerektiğini hatırlar (Sefan Zweig, İnsanlığın Yıldızının Yükseldiği Anlar, İş Kültür Y.).
Geçmişte fethedilenlerin gururu, -hatta bazen- fethin ve fatihlerin dahi bir onuru, alçakgönüllülüğü ve şerefi vardı. Şimdinin fatihleri, herhangi bir hukuki, insani veya geleneksel değer tanımıyorlar.
Seçilmiş devlet başkanını -karısıyla beraber- kaçırmak, işkence yapmak, başka ülkelerin topraklarını fethedeceğini ilân etmek, küçük ülkelerin petrolüne, gazına, madenlerine el koyacağını -gururla- duyurmak, karşı gelenleri öldüreceğini tebliğ etmek, galiba bu döneme özgü. Ve o eski, şefkatli, doğurgan toprak, bir alçakgönüllülük ve büyüklenmeme simgesi değil artık.
(Fındıq ve Qemer Ağa’ya dair bilgiler için Mehmet Gülmez’e teşekkür ederim)


