Frankenstein bir ‘tech-bro’ kâbusu
Victor artık laboratuvarda tek değil; yanında bir risk sermayedarı var. Christoph Waltz’ın canlandırdığı sermayedar, yapay zekâ ve biyomühendislik çağının kibirli ‘tech-bro’ kültürünü temsil ediyor.

Guillermo del Toro’nun Frankenstein’ı, yalnızca klasik bir gotik roman uyarlaması değil; yönetmenin sineması boyunca adım adım yaklaştığı kişisel bir saplantının nihai vücut bulmuş hali.
Çocukluğundan beri 'canavarda insanlığı, insanda canavarlığı' gören bir sanatçının elinden çıkan bu film, Del Toro’nun evreninde sürekli tekrar eden temaları -ölüm ve yeniden doğum, grotesk güzellik, melek imgesi, Tanrıcılık arzusu ve empati estetiği- bir araya getiriyor. Bu filmle Del Toro, yalnızca Frankenstein’ı değil, kendi yaratıcı mitini de yeniden kuruyor.
Del Toro’nun sinematik evreni bu filmle olgunluk noktasına ulaşmış. Pan’s Labyrinth’teki çocukluk mitolojisi, The Shape of Water’daki 'canavarın aşkı', The Devil’s Backbone’daki ölüm estetiği, hepsi burada yankılanıyor.
Yönetmenin sıkça kullandığı Katolik imgeler, melek motifleri, kırmızı tonlar ve gotik mimari bu kez daha sade, bilinçli bir dengeyle kurgulanmış; bilindik barok estetiğin yerini daha keskin ve melankolik bir gotik sadelik alıyor. Prodüksiyon tasarımı ve kostüm dünyası olağanüstü bir uyum içinde; her sahne, resimsel bir kompozisyon gibi.
BABA VE OĞUL KOMPLEKSİ
Mary Shelley’nin romanının tam adı Frankenstein ya da Modern Prometheus. Prometheus, insanlığa ateşi (bilgiyi) getirip Tanrı’ya meydan okuduğu için zincire vurulan figürdür; Shelley bu miti bilimsel kibrin metaforuna dönüştürür. Del Toro, Victor Frankenstein’ı (Oscar Isaac) çocukluğundaki travmatik baba figürü (Charles Dance) üzerinden kuruyor; yaratıcı–yaratılan ilişkisi, baba–oğul döngüsüyle iç içe geçiyor. Isaac, çılgın bilim insanı klişesine yaklaşsa da, tutku ile akıl arasında parçalanan karakteri karikatüre düşürmüyor; daha ziyade, başarısızlığından dehşete düşen kibirli bir dâhiyi yansıtıyor.
Filmin kalbi ise Jacob Elordi’nin Yaratık’ında atıyor. Del Toro, Shelley’nin hikâyesine sadık kalarak Yaratık’ın okuma, düşünme ve konuşmayı öğrenme sürecini anlatıyor.
Elordi’nin yorumu korkutucu değil; yumuşak, kırılgan, sevilmek isteyen bir varlık. Zincirlerinden kurtulup Victor’un peşine düşmesi, su kanalından süzülen bir yaprağı Elizabeth’e hediye etmesi, kör yaşlı adamın eline başını koyarak şefkat araması…
Tüm bu anlar, Yaratık’ın duygusal dilini kuruyor. Elordi, bu masumiyeti köpeği Layla’dan ilhamla yarattığını söylemişti; Yaratık, koşulsuz seven bir köpeğin insan formundaki yansıması oluyor.
“ADEM’İN OLMALIYDIM”
Film, hikâyeye inanıyor ve felsefi derinliğini sonuna kadar açıyor. Victor’un iyi niyetle başlayan eylemi, kontrolsüz güç karşısında felakete dönüşüyor. Daha yakından bakalım. Yaratık, terk edildikten sonra bir kulübede saklanır. Orada Milton’ın Paradise Lost kitabını bulur ve okur. Adem, Havva, Şeytan ve Tanrı arasındaki ilişkiyi anlatan bu kitabı okuyan Yaratık kendini Şeytan’a benzetir ama aynı zamanda Adem gibi yaratılmış, ama sevilmemiş bir varlık olduğunu da düşünür.
Romanın en etkileyici cümlesi burada yankılanır; “Senin Adem’in olmalıydım, oysa ben, hiçbir suç işlememişken neşeden kovduğun düşmüş melek oldum.” Yaratık kitap sayesinde dil, ahlak, varoluş, yalnızlık gibi kavramları öğrenir. Yani kendi kendine eğitilir. Bu süreç, günümüz yapay zekâ sistemlerinin veriyle öğrenmesiyle paralellik kuruyor. Donna Haraway’in Siborg Manifestosu’ndaki melez varlık kavramı, Yaratık’ın ruhsuz ama duygu yüklü bedeninde somutlaşıyor.
PARAYI VEREN TANRI OLUR
Ancak Del Toro’nun en keskin güncellemesi, Prometheus mitini sermaye çağına taşıması. Shelley’nin Prometheus’u yalnız bir bilim insanıydı; Del Toro’nunkinin yanında bir risk sermayedarı var. 2024 Variety röportajında yönetmen, “Shelley’nin Prometheus’u bugünün AI girişimcileri. Onlar da tanrı olmak istiyor, ama yaratıklarının ne istediğini sormuyor” demişti. Netflix basın toplantısındaki cümlesi ise filmin özünü kristalize ediyordu: “Victor artık laboratuvarda tek değil; yanında bir risk sermayedarı var.”
Christoph Waltz’ın canlandırdığı sermayedar Harlander, işte bu yeni Tanrı figürünün cisimleşmiş hali. Yapay zekâ ve biyomühendislik çağının kibirli 'tech-bro' kültürünü temsil ediyor. Victor’un 'doğanın sınırlarını aşma' hırsı, artık CRISPR laboratuvarlarında, sentetik biyolojide, nöral ağlarda hayat buluyor. Özetle, Del Toro, Shelley’nin felsefi dehşetini günümüz etik buhranlarına tercüme ediyor.
SON SÖZ
Frankenstein, antik bir mitin çağdaş yankısı olarak, kontrolsüz bilgi ve gücün ahlaki sorumlulukla dengelenmediği takdirde yıkıcı bir trajediye dönüşebileceğini hatırlatan ebedi bir uyarı. Kesinlikle yılın en iyi filmlerinden olan Frankenstein’ın ödül sezonunda teknik kategori dışında da çok sayıda adaylık alacağına eminim. Özellikle Elordi için bu film "kariyer tanımlayıcı" olacaktır. Ne var ki Netflix formatı, filmin sinematik derinliğini kimi anlarda ekranın yüzeyinde eritiyor; bu büyüklükteki bir vizyonun ve Del Toro'nun o bildik grotesk estetiğinin dokusunun, karanlık bir salonda, dev bir perdede yankılanması gerekiyordu.


