Galip Yalman ile söyleşi: Kriz, Düzen ve Savaş
Kurallar aşınıyor, ABD hala yönlendirme kapasitesine sahip olduğunu düşünüyor ama sonuç üretme kapasitesi zayıflıyor. Dolayısıyla, küresel düzeyde, yeni bir tarihsel blok oluşturma kapasitesinden yoksun gözüktüğü ölçüde, ABD hegemonyasından söz etmek de zorlaşmakta.

Yusuf Tuna Koç
Küresel düzeyde kuralların aşındığı, güç siyasetinin belirleyici hale geldiği bir dönemde Galip Yalman ile kapitalist sistemin kriz dinamiklerini, savaşların arka planını ve yeni bir düzenin neden kurulamadığını konuştuk.
Trump 2026’ya hızlı başladı. Bugün yılın daha üçüncü ayı dolmadan gümrük vergisi krizi, Venezuela müdahalesi ve şimdi de İran savaşı ile karşı karşıyayız. Bu kadar hızlı ve agresif bir yönelim, bir sistemik krizin tezahürü mü?
İsterseniz bugün geldiğimiz noktayı daha sağlıklı irdeleyebilmek için kısa bir tarihsel süreç değerlendirmesi ile başlayayım. Birinci dünya savaşından sonra yaşanan sürece, 1929 Büyük Buhranı öncesinde ve sonrasında yaşananlara baktığınızda, sadece giderek vahim boyutlar kazanan ekonomik ve siyasal krizlerin yaşandığını görmezsiniz. Aynı zamanda küresel ölçekte kapitalist sistemin nasıl işleyeceğine dair yoğun tartışmaların yaşandığını da görürsünüz.
19. yüzyılın son çeyreğinde emperyalist devletler arasında güç rekabeti vardı ama bununla birlikte dünya ekonomisinin işleyişine dair bir kurallar bütünü, kısaca Altın Standardı olarak tanımlanan bir çerçeve de vardı. Bu Birleşik Krallık merkezli ama belli kurallara göre işleyen bir uluslararası ekonomik düzen demekti. Sterlinin altın karşısındaki değerini sabit tutan bu sistemde, kurallar zaman zaman ihlal edilse de uluslararası ticaret ve sermaye hareketleri egemen devletlerin tercihlerine göre yönlendirilebilmekteydi. Kısaca Pax Britannica denilen bir hegemonya projesi söz konusuydu.
Birinci Dünya Savaşı ile birlikte askıya alınan altın standardına geri dönülüp dönülmeyeceği savaş sona ererken en kritik meselelerden biri olmuştu. Diğer bir deyişle, Birinci Dünya Savaşı öncesi uluslararası ekonomik düzenin yeniden kurulması, özellikle Birleşik Krallık açısından kritik bir öneme sahipti. İngiltere 1925’te geri döndü ama savaş öncesi parite üzerinden döndü. Ancak Keynes buna açıkça karşı çıktı. Keynes’e göre, altın standardına geri dönüşün savaş öncesinde sağladığı varsayılan istikrarı ne uluslararası finans sisteminde ne de ülke ekonomisinde yeniden sağlayacağını düşünmek için ikna edici bir neden yoktu. Aksine altın standardına geri dönüldüğü takdirde, ülkeler birbirleriyle rekabet halinde deflasyonist bir politika izlemeye zorlanacaklar, bunun doğal sonucu da hiç istenmediği halde artan işsizlik ve iflaslar olacaktı. Gelişmeler Keynes’i haklı çıkaracak, 1926’da tarihi bir genel grev yaşandıktan sonra, 1929 büyük bunalımı ertesinde, İngiltere altın standardını terk etmek zorunda kalacaktı. Ardından, altın standardına 1900 yılından beri bağlı kalan ABD de bu sistemi terk etti, Fransa terk etmedi ve direndi. Tartışma konusu olan sadece para politikası değildi. Altın standardına dönüşü talep eden mali sermeyenin politika süreçlerini belirleyici rol oynadığı koşullarda, Birleşik Krallık ve Fransa’nın Almanya’dan savaş tazminatı talepleri nedeniyle yaşanan hiper-enflasyon sürecinde Weimar Cumhuriyeti’nin itibarı kalmadı. Hem Almanya’da hem de İtalya’da ekonomik kriz ve siyasal istikrarsızlık faşizmi tarih sahnesine çıkardı. Dolayısıyla, iki dünya savaşı arası dönem, kapitalist devletlerin temel ilkelerinde uzlaştığı bir uluslararası ekonomik düzenin yaşama geçirilemediği bir dönem olarak tarihe geçti.
TEK DÜNYA DÜZENİ
ABD’de Roosevelt yönetiminin bu ara dönemden çıkardığı ders sonucu, daha ABD savaşa girmeden önce ifade edilmeye başlandığı şekliyle İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşturulacak uluslararası ekonomik düzen “tek dünya düzeni” olarak tasavvur edilmekteydi. Bu doğrultuda İngiltere ve ABD savaş süresince planlama çalışmalarını sürdürmüştü. Bretton Woods sistemi böyle doğdu. Bu temelde 1920’lerin krizlere neden olduğu düşünülen hatalarının tekrarlanmaması için finans sermayesinin kontrol altına alınması, portföy yatırımlarına yönelik sermaye kontrollerinin getirilmesi öngörülmekteydi. Dolar-altın standardı kuruldu, IMF ve Dünya Bankası bu düzenin işlemesini sağlayacak uluslararası kurumlar olarak ortaya çıktı.
Sömürge imparatorluklarının çözüldüğü 1945 sonrasında, tanımlanan kurallar salt uluslararası ekonomik ilişkilerin yürütülmesine ilişkin değildi. Ulus devletlerin egemenliği ve toprak bütünlüğü de titizlikle uyulması gereken ilkesel nitelikte kurallar olarak kabul edilmişti.
Ne var ki, İkinci Dünya Savaşı’ndan çıkış sürecinde, kurulan uluslararası ekonomik düzen kapsadığı coğrafi alan bağlamında sınırlı kalacaktı. Sovyetler Birliği ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin dışarda bırakılması ile “tek dünya düzeni” tasavvuru gerçekleşmedi. Bir başka ifadeyle, kapitalist ilişkilerin egemen olmadığı coğrafyalar, ABD önderliğindeki yeni uluslararası ekonomik düzenin kapsamı dışında bırakılmıştı.
İlginçtir, 1990 sonrası dönemde tek bir dünya sistemi oluştu. Sovyetler Birliği sonrası Rusya federasyonu kapitalist bir devlete dönüştürüldü. Komünist parti iktidarı sürmekle birlikte Çin de sisteme entegre oldu. Dünya Ticaret Örgütüne üye olan Çin, uluslararası ekonomik düzenin tanımlayıcı bir ögesi konumunda. Teknolojik olarak bazı alanlarda ABD ile rekabet etmekte. Ancak, bugünkü durumu “yeni Soğuk Savaş” diye okumak gerçekçi değil. Zira bugün yaşanılan iki ayrı sistemin çatışması değil; aynı sistem içindeki güç mücadeleleri.
Bu bağlamda 1990 öncesi ile sonrası arasında bir kopuştan söz edilebilir, ilginçtir ABD Başkanı Bush, Sovyetlerin çözülmesi sonrası ortaya çıkan durumu, yeni dünya düzensizliği olarak tanımlamıştı. Ancak bir başka bağlamda bir devamlılık da söz konusu. Bugünü tartışırken bunu da düşünmek önemli. 1949’dan itibaren nükleer silahlara karşılıklı sahip olunmasının yarattığı “dehşet dengesi” bugün de hüküm sürüyor. Nükleer silahların asıl gücü kullanılabilir olmasından değil, tam tersine caydırıcı olmasından kaynaklanıyor. Bu süreçte geliştirilen sınırlı savaş kavramı çerçevesinde, konvansiyonel silahlarla, belirli coğrafyalarda Kore, Vietnam vb. savaşlar yaşandı ama doğrudan bir ABD-SSCB çatışması olmadı.
Trump yönetiminin İsrail ile birlikte İran’a saldırısına gelmeden önce bir noktanın daha üzerinde durmak gerekir. Uluslararası literatürde gerek altın standardı gerekse de 1945 sonrasında ki dolar-altın standardı temelinde oluşturulan sistemlerin kural temelli düzenler olarak nitelenmesi yaygındır. Ne var ki, Nixon yönetiminin 15 Ağustos 1971’de altın-dolar konvertibilitesine son verme kararı, Bretton Woods sisteminde köklü dönüşümlerin yaşanmasına yol açacak bir süreci başlatacaktı. Bu süreçte, sabit döviz kurlarından dalgalı döviz kurlarına geçişle birlikte, dünya kapitalist sisteminde devletler arası yardım programları yerini giderek mali sermayenin portföy yatırımlarına bırakırken, nihayetinde sermaye hareketlerini kısıtlayan sermaye kontrollerinin kaldırılması söz konusu olacaktı. 2008 küresel finansal krizi bu yapının kırılganlığını gösterdi. Sonrasında düzenleme girişimleri oldu ama tam bir yeniden kurumsallaşma sağlanamadı. Çünkü finans piyasaları çeşitlendi; gölge bankacılık olarak tanımlanacak ve düzenlemeye tabi olmayan banka dışı finans piyasası aktörleri önem kazandı.
Ne var ki, gerek 2008 küresel finansal kriz sonrasında Troyka olarak nitelenen alacaklılar blokunun borçlu Avro bölgesi ülkelerine yaklaşımı, gerekse Trump yönetiminin son dönemde Venezuela’dan, Küba’ya yönelik girişimleri çerçevesinde, kural temelli bir düzenin, deyim yerindeyse, yerinde yeller estiğini vurgulamak için sık başvurulan bir deyim var: Güçlüler yapabileceklerini yapar, zayıflar ise katlanmak zorunda olduklarına katlanırlar. Thukididis’in bu sözü ile vurgulanmak istenen, Amerikan siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler literatüründe realist olarak tanımlanan yaklaşımın terimleri ile güç dengesi temelli analiz yapmanın da giderek zorlaştığıdır. Uluslararası hukukun yok sayıldığı, gücü yetenin istediğini yaptığı bir ortamda, güçler dengesinden söz etmenin tartışmalı hale geldiği bir süreçte yaşanan, kural dışı eylemler olarak sınırlı savaş kavramının yeniden güncellik kazanması.
KURAL DIŞILIK ABD TARİHİNDE VAR
Peki bu kuralsızlık dediğiniz durum en çok neyi tehlikeye sokuyor?
En tehlikelisi şu: Eğer kural temelli düzen aşınırsa ve herkes kendi gücüne göre hareket ederse, devletlerin egemenliği ve toprak bütünlüğü kolayca ihlal edilebilir bir hale gelir. Rusya’nın Kırımı ilhak etmesini ve Ukrayna’yı işgalini vekalet savaşı diyerek meşrulaştıramazsınız. Aynı şekilde İran’a yönelik müdahaleyi de “rejim zaten kötü” diyerek haklı gösteremezsiniz. Eğer “gücü yeten istediğini yapar” noktasına gelirsek, yarın kimin başına ne geleceğini kimse bilemez. Bu sadece İran için değil, Ukrayna için değil; Türkiye için de geçerli.
ABD’nin geçmiş uygulamalarına baktığınızda, şöyle bir şey dikkat çekmekte, uluslararası düzen kurgulamakta etkin olmasının yanı sıra, kural dışı davranışlarda bulunmasının örnekleri de az değil. Tek yanlı askeri güç kullanarak rejim değiştirme örnekleri de var, Küba’ya Başkan Kennedy döneminden bu yana uygulanan ekonomik ambargo örneğinde oldu gibi askeri güç kullanmadan rejim değiştirme amaçlı kural dışı uygulamaları da.
Bunun yanı sıra, bazı kuralları tek taraflı olarak kendisinin koyma çabasında olduğunu da görebilirsiniz. ABD dış politikasına tarihsel olarak baktığınızda, belli dönemlerde, dış politika yürütme ilkeleri belirlendiğini saptamak mümkün. İlgili dönemdeki ABD başkanları ile anılan bu ilkeler doktrin olarak betimlenmekte. Trump ile birlikte yeniden anılmaya başlanan Monroe Doktrini bunlardan ilki. 19. Yüzyılın başlarında, ABD’nin Batı yarımküresini dış müdahaleye, yani sömürgeci Avrupa devletlerinin müdahalelerine kapatmayı amaçlayan bir ilkesel yaklaşımdı.
Daha yakın geçmişten birkaç örnek daha vermek gerekirse, Nixon Doktrini Vietnam yenilgisi sonrasında, doğrudan askeri güç kullanma yerine yerel müttefikler üzerinden, yapılan tehdit algısına bağlı olarak, bölgesel düzeydeki çıkarları korumayı amaçlayan bir stratejiydi. Carter Doktrini ile İran’daki Şah rejiminin çökmesinin ardından “hayati çıkar alanı” (vital interest area) olarak tanımlanan bölgede petrol üretimi yapılan coğrafyayı doğrudan askeri güç kullanarak güvence altına almak için ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) oluşturuldu. Bugün İran’a yönelik savaşta kritik bir rol oynamakta.
ABD dış politikasında bir doktrin sürekliliği olduğunu söylediniz. Bugün böyle bir çerçeve görüyor musunuz?
ABD dış politikası her dönemde kendi çıkar tanımına göre şekillendi. Bugüne geldiğimizde ise bu türden tutarlı, kurumsal olarak formüle edilmiş bir “Trump Doktrini” olduğunu söylemek zor. Söylem var ama doktrin düzeyinde bir stratejik çerçeve yok. CENTCOM duruyor, askeri kapasite duruyor ama bunun uzun vadeli kurumsal bir stratejiye bağlandığını söylemek güç. Aralık 2025’te yayınlanan Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin böyle bir içeriğe sahip olduğunu söylemek zor. Üstelik, NATO ittifakı kapsamında müttefiki olan Avrupa devletleri ile olan ilişkilerini tanımlama biçimi de yeni gerilimler yarattığı ölçüde tartışmaları körüklemekte. Bu da Batı dünyası açısından dış politikada tutarlılık sorunu yaratıyor.
Devamlı olarak Gramsci’nin kriz tanımı bağlamında ara dönem (interregnum) kavramına gönderme yapılan, eski düzenin çatırdadığı ama yenisinin kurulamadığı bir süreçte, Trump yönetiminin saldırganlıkları da bir dizi marazi belirtiler olarak değerlendirilebilir. Kurallar aşınıyor, ABD hala yönlendirme kapasitesine sahip olduğunu düşünüyor ama sonuç üretme kapasitesi zayıflıyor. Dolayısıyla, küresel düzeyde, yeni bir tarihsel blok oluşturma kapasitesinden yoksun gözüktüğü ölçüde, ABD hegemonyasından söz etmek de zorlaşmakta.
Yani burada asıl mesele şu mu: ABD artık merkezinde olduğu düzeni yeniden kurma krizi yaşıyor ama bunu yapacak araçları da eskisi kadar güçlü değil?
Evet, bence meselenin kalbi orası. ABD hala kendisini sistemin merkez gücü olarak görüyor. Zaten tarihsel olarak hep böyle oldu. Ama bugün neyin hedeflendiği net değil. Bir gün başka bir söylem, ertesi gün başka bir söylem var. ABD’nin İsrail’e yaklaşımında da kural koyucu konumundan uzaklaştığını gözlemek mümkün. ABD her zaman İsrail’i destekledi ama İsrail’in “azgınlaşmasına” sınır koyan bir denge vardı. 7 Ekim 2023’ten sonra ise o denge sanki zayıfladı. ABD’nin İsrail üzerindeki yönlendirici gücü sorgulanır hale geldi. Tersine bugün Netanyahu’nun Trump’ı yönlendirdiği üzerine rivayet muhtelif.
BİR KARŞI BLOK KURULAMIYOR
Peki ABD İran’a sizce neyi umarak girdi ve umduğunu bulabilecek mi?
İran meselesine gelirsek… Bu savaşı sadece “emperyalizm böyledir” diyerek açıklamak yeterli değil. Kapitalist devletlerin stratejik tercihleri tabii önemli ama kendi başına her zaman belirleyici de olmayabiliyor. Bu bağlamda, tek başına sermaye aktörlerinin hamleleriyle de açıklanabileceğini düşünmüyorum; petrol lobisi, Silikon Vadisi, lityum madenleri… Bunların hepsi faktör olabilir ama tek başına belirleyici bir rol oynadıklarını söylemek zor.
Eğer gerçekten 72 saatte rejimin çökeceği beklentisiyle hareket edildiyse, bu ciddi bir yanlış hesap demektir. Geçerken hatırlatmakta yarar var, Şubat 2022’de Putin Ukrayna’ya müdahale ettiğinde de benzer bir beklenti ile yorumlar yapılmıştı.
Şimdi İran savaşına geliyoruz. Bu gerçekten büyük bir tasarım mıydı, yoksa öngörüsüzlük mü? Ben ikisinin de açıklayıcı olmadığını düşünüyorum. Eğer gerçekten 72 saat içinde İran’da rejim çöker beklentisi varsa bu ciddi bir yanlış hesap yapılmış demektir. Çünkü İran Libya değil, Irak değil. Saddam devrildiğinde Irak dağıldı. Kaddafi devrildiğinde Libya çöktü. İran’da ise üst düzey kayıplara rağmen devlet işleyişi devam etti.
Bu bize şunu gösteriyor: Ya yanlış istihbarat vardı ya da yanlış analiz. ABD karar alma mekanizmalarının klasik işleyişine baktığımızda, Pentagon, Dışişleri, Kongre, istihbarat kurumları… Normalde böyle bir risk hesaplaması yapılmadan adım atılmaz. Eğer atıldıysa, o zaman sistem içinde ciddi bir koordinasyon sorunu var demektir. Şu anda görünen şey, “Bu işten nasıl çıkarız?” arayışı. Bu da başlangıçta net bir strateji olmadığını düşündürüyor.
Ama içeride de bir dinamik var gibi. Seçim süreci, Kongre dengesi, hatta Epstein dosyaları meselesi…
Elbette. ABD’de dış politika hiçbir zaman iç siyasetten bağımsız değildir. Kasım seçimleri yaklaşırken Kongre dengesi değişirse, Trump’ın ikinci dönemine ilişkin soruşturmalar gündeme gelirse ya da Demokratlar çoğunluğu alırsa bambaşka bir tablo oluşur. ABD içinde seçim güvenliği, eyalet düzeyinde silahlı yapıların varlığı, federal yetkiler gibi tartışmaların artması da bu belirsizliği büyütüyor. Yani mesele sadece İran değil. ABD’nin kendi iç istikrarı da bir dizi soru işareti barındırıyor.
Alternatif bir blok oluşmaması da bir sorun mu?
Kesinlikle. Avrupa kendi içinde ortak pozisyon alamıyor. İspanya Başbakanı Sanchez’in çıkışı ses getirdi ama arkasında güçlü bir blok yok. Avrupa dışından da yok. Örneğin Brezilya’da Lula bile çıkıp “Ben Sanchez’in arkasındayım” diyemedi. Almanya temkinli. Fransa ayrı hesap yapıyor. BRICS bir alternatif gibi sunuluyor ama Modi Netanyahu’ya açık destek verdi. Çin açık bir ideolojik kamp kurmuyor. Rusya zaten kendi savaşında. Dolayısıyla ABD’ye karşı net, örgütlü bir uluslararası denge yok. Bu da ABD’nin manevra alanını genişletiyor ama aynı zamanda sistemik istikrarsızlığı artırıyor.
Bu bir geçiş dönemi mi sizce?
Az önce değindim, 1929-1945 arası dönemi düşünün. Büyük Buhran oldu, devletler arası rekabet arttı ama aynı zamanda savaş sürerken Bretton Woods planlandı. Yani krizle birlikte yeni kurumsal mimari tasarlandı. Çin sistemin içine entegre ama alternatif bir kurumsal düzen kurmuyor. BRICS var ama ideolojik bir blok değil; pragmatik bir gevşek ağ. Avrupa kendi içinde ekonomik ve siyasal anlaşmazlıklar taşıyan bir “birlik”. Son yılların modası söylemle, ABD’ye karşı bir “stratejik özerklik” kazanma konusunda da kendi içinde uzlaşamıyor.
Eski düzenin kurumsal çerçevesi aşınıyor ama yerine yenisi kurgulanamıyor. Böyle dönemlerde belirsizlik artar, normlar zayıflar, güç kullanımı daha meşru görülmeye başlanır. Ama henüz yeni bir denge kurulmadığı için her kriz sistemik risk üretir.
Bugün yaşadığımız şey sadece İran savaşı değil. Ukrayna, Tayvan, Orta Doğu, enerji yolları, finansal kırılganlık… Bunların hepsi aynı ara dönemde yaşanan krizlerin semptomları. Bu yüzden meseleyi yalnızca bir liderin öngörüsüzlüğü ya da tek bir ülkenin saldırganlığı üzerinden okumak eksik olur. Daha yapısal bir geçiş momentindeyiz.
Bu sürecin sonunu nasıl görüyorsunuz?
Şunu saptamak mümkün Kurumsal kapasitesi zayıflayan bir düzen, alternatif üretmekte zorlanan aktörler ve iç siyaseti kırılganlaşan büyük güçler. ABD hala sistemin merkezinde ama yönlendirme kapasitesi ile sonuç üretme kapasitesi arasındaki mesafe açılıyor. Avrupa net pozisyon alamıyor. Çin temkinli. Rusya kendi savaşına odaklı, üstelik, son petrol fiyatlarının yükselmesinin gösterdiği gibi, sistem içi krizlerden yararlanabiliyor. Bu tablo, güç rekabetinin artacağı ama kurumsal istikrarın zayıf kalacağı bir döneme işaret ediyor. Yeni bir düzenin oluşumundan çok, daha büyük kırılmalar yaşanması olasılığı ağır basmakta. Ama belirsizliğin kendisi başlı başına bir risk.


