"AK Parti'nin normali ile ülkenin ve demokrasinin normali aynı değil. Mehmet Uçum aslında AK Parti'nin normalini savunuyor, kayyum gibi icraatlar AK Parti'nin normalini yansıtıyor. Bunlarla da ülke ve demokrasinin normalleşmesi mümkün değil. "

Gazeteci Deniz Zeyrek: AKP'nin normali ile ülke normali aynı değil

Esat Aydın

Siyasal iktidar uzun yıllardır ülkede kendi gibi düşünenleri vatandaş yerine koyarken geri kalanları siyasal despotluk ve pür bir kutuplaşmayla dışlıyor. AKP’nin 31 Mart’ta birinci parti olan CHP ile siyaseti sabitlemeye çalıştığı yekpare gündem ise “yumuşama/normalleşme…” 

Her iki parti de şimdiye dek birbirlerine karşı oluşturdukları pratiklerinden, birbirini dışlayan siyasal pozisyonlarından hatrı sayılır biçimde sıyrılmış halde… 

AKP’nin iktidarının neredeyse tamamında bütün devlet teamüllerinden fiilî olarak dışladığı CHP’nin çağrısıyla başlayan bu yeni süreç beraberinde birçok soru işaretini de barındırıyor. Genel kanı seçim yenilgisi ve ekonomik zorlukların AKP’yi “normalleşme” söylemine mecbur bıraktığı yönünde. Fakat CHP’nin uzun yıllardır sistematik olarak dışlandığı devlet katındaki siyasete erişimi, 31 Mart’tan zaferle çıkan Özel ve İmamoğlu’nu “müdahil aktörler” olarak siyaset sahnesinde daha da güçlendiriyor. 

Öte yandan eskisinden çok da farklı olmayan bir Türkiye izlemeye devam ediyoruz. İktidarın hukuki şiddeti, siyasi rehineler, yok sayılan AYM ve AİHM kararlarına dair siyasi barikat, muazzam eşitsizlikler, servet transferleri, suç örgütleriyle içlidışlı haller, laikliğe yönelik saldırılar, kayyumlar… Kısaca 22 yıllık AKP hâlâ bildiğimiz gibi, 22 yıllık çalışma biçimleri 31 Mart sonrasında da sürüyor. 

Kavala, Demirtaş, Atalay ve diğer Gezi tutukluları başta olmak üzere AKP’nin hukuki şiddetine maruz kalanlara 1 Mayıs tutuklularıyla güncel deneyimler ekleniyor. 

Van’da yeniden diriltilen, ardından Hakkâri’de kuvveden fiile geçirilen kayyum kararı ve yeni maarif model AKP’nin politik ve ideolojik dünyasının esaslarını gözler önüne seriyor. 

Saymakla bitmeyecek bu liste terazinin bir kefesinde, diğer kefede ise tuhaf bir “normalleşme/yumuşama” söylemi… Fakat daha dün yeni maarif model için ortak çözümler aramak yerine; yine üst perdeden: “Laikliği din ve inanç karşıtlığı gibi anlayan, bunu herkese dayatan 28 Şubat artıklarına bugüne kadar boyun eğmedik, bundan sonra da boyun eğmeyiz” diyen Erdoğan olduğu yerde duruyor. 

Yukarda da dediğimiz gibi genel kanı, AKP’nin imkânlar sınırına vardığı, temellerine kadar sarsıldığı 31 Mart sonrası kendi varoluşunu devam ettirecek bir siyasal çare olarak bu söylemin parçası olduğu, bu tür bir hamleye mecbur kaldığı yönünde. Ama 22 yıllık tarihten çıkardığımız bazı dersleri de tam olarak şu an hatırlamak gerekiyor. Tek adam rejiminin anayasal çerçevesinin ilk taslağı olan 2010 referandumunun askerî vesayetle hesaplaşma kisvesi altında “normalleşme” etiketiyle topluma sunulduğunu, 15 Temmuz’dan sonra inşa edilen OHAL rejiminin “gerçek demokrasi” için bir mecburiyet olarak meşrulaştırıldığını, siyasi rehineler ve kayyumların için iktidarın yegâne referansının “hukuk devletinin gereklerine uygun davranıyoruz” olduğunu unutmamak gerekiyor. 

Kıssadan hisse; ülkedeki fiilî durum, CHP’yi devlet katındaki siyasete ortak etmeye çalışan AKP’nin yeni bir varyantına işaret ediyor sanki.  

Peki, AKP bu sefer de başarılabilecek mi? 

Tekrar edeyim; Erdoğan bir kez daha kendi normalini sunuyor, bu normale “yumuşansın” istiyor.  

Ama kazın ayağı öyle değil bu sefer… 

Güncel hali konuştuğumuz bu haftaki konuğumuz Gazeteci Deniz Zeyrek… 

AKP’nin CHP'nin "yumuşama/normalleşme" çağrısına "hayırhah" yaklaşmasını altında yatan dinamiklerin neler sizce? Bu hamleyi ülkede yaşanan ekonomik zorluklar karşısında muhalefeti sorumluluğa ortak etme ve yeni anayasa yapma sürecine dahil etme çabası olarak yorumlayanlar da var…? 

- AK Parti 22 yıllık iktidarının en zor zamanlarını yaşıyor. Ekonomideki derin krizle baş edemiyor. Dışarıdan bulamadığı kaynağı içeride yaratmaya çalışıyor. Bu da zaten hayatta kalma mücadelesi veren yoksulların üzerinde büyük bir yük yaratıyor. Yoksul kesimlerin en büyük dayanağı olan sosyal yardımlar dahi kısıtlanıyor. Düşük ücretli çalışanlar hayat pahalılığıyla mücadeleyi kaybetti. 

Ekonomi dışı alan da sorunlu. Cumhurbaşkanı tarafından atanan daire başkanıyla bakanı eşitleyen tek adam sistemi nedeniyle bürokrasi kontrolden çıkmış vaziyette. Denetimsizlik yolsuzluğu raydan çıkarmış. Bürokrasinin tavrı nedeniyle devlet tıkanmış vaziyette.  

Bütün bunlar nedeniyle Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan çıkış arıyor. Yarattığı kutuplaşma, kendi kutbunda bulunanların azınlığa düşmesiyle artık işe yaramıyor.  

İktidarı kaybetme ihtimali yükseldikçe "normalleşme" sürecine sarılıyor. Bu süreçte de her partiye her kesime her manevraya ihtiyaç duyuyor. Tabanını yeniden büyütmek istiyor.  

Ancak CHP destek olup sorumluluğu paylaşsa dahi Erdoğan yaptığı hataların sorumluluğunu almadan bu süreçten güçlenerek çıkamaz.  

Normalleşme söylemlerinin toplumsal ve siyasal arenada karşılık bulabilmesi için ne tür pratikler gerekliydi? Örneğin AYM bu hafta Cumhurbaşkanının yetkilerine dair iki önemli karar verdi. Fakat Erdoğan’ın başdanışmanı Mehmet Uçum, ilgili kararların Cumhurbaşkanının yetkilerinde bir değişikliğe neden olmayacağını belirtti. Bu durum iktidarın normalleşme söylemiyle tezat bir durum değil mi? Yoksa "normalleşme" de "askerî vesayetin bitirilmesi" ya da "sandık iradesi" gibi kavramlarla üretilen siyasete benzer bir şekilde AKP'nin yeni baskı enstrümanlarından biri olarak mı kurgulandı? 

Erdoğan, toplumda yeniden çoğunluğun desteğini bulmadan ve normalleşmeden, "normalleşme" de dahil hiçbir söylem toplumsal ve siyasal arenada karşılık bulmaz. Geçmişte çok fazla kullanılan, defalarca altı boşaltılan ve bayatlayan bu kavram, aynı aktörlerle farklı bir sonuç getiremez. En fazla iktidar medyasında tartışılır, gündeme sokulmaya çalışılır ama sahada karşılık bulmaz.  

AK Parti'nin normali ile ülkenin ve demokrasinin normali aynı değil. 

Mehmet Uçum aslında AK Parti'nin normalini savunuyor, kayyum gibi icraatlar AK Parti'nin normalini yansıtıyor. Bunlarla da ülke ve demokrasinin normalleşmesi mümkün değil.  

Ben bu son normalleşme söylemini baskı aracı olmaktan çok, AK Parti'nin çaresizce sarıldığı "çıkış kapısı arayışı" olarak görüyorum.  

Erdoğan’ı ziyaret eden Özel’e iade-i ziyaret gündemde… 

Özel Bahçeli ile de DEM ile de görüşüyor. 

AYM, Yargıtay ve Danıştay başkanlarını ziyaretleri de Özel’in ajandasında... 

Emekliler, öğretmenler ve çay mitingleri yapıldı.  

İmamoğlu da Özgür Özel’in tutumunu sonuna kadar desteklediğini belirtti. 

CHP'nin yeni döneme yönelik pratiklerini nasıl analiz edersiniz? 

CHP şaşırtıcı derecede iyi gidiyor. Özgür Özel şu âna kadar önemli bir hata yapmadığı gibi doğru adımları atıyor. CHP'nin geniş toplum kesimlerinin sözcüsü olmaya soyunması, sokağı keşfetmesi, sahada karşılık bulmasını sağlıyor.  

Özel'in açık kapı politikası, Erdoğan'la ya da diğer liderlerle hep "çözüm odaklı" görüşmeler yapması, toplumun ilgisini çekiyor.  

"İstemezük" ya da "CHP her şeye karşı" algısını yıkıyor.  

Gerektiğinde Gezi Davası sanıklarını cesurca savunuyor, DEM Partililerin uğradığı haksızlıkları cesurca eleştiriyor, 1 Mayıs tutuklularının serbest kalması ve Cumartesi Anneleri’nin eylemlerini sürdürebilmesi için iktidara karşı baskı unsuruna dönüşebiliyor. Daha da önemlisi bunları yaparken sonuç alabiliyor.  

İddia ediyorum, 31 Mart seçimleri böyle sonuçlanmasaydı, CHP tabanda bu kadar karşılık bulmasaydı, Anayasa Mahkemesi CHP'nin Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın KHK yetkileriyle ilgili başvurusunu Erdoğan lehine sonuçlandırabilirdi.  

1 Mayıs sonrasında gerçekleşen tutuklamalar, AKP'nin Hakkâri’de kayyum ataması, protestoları önlenmek amacıyla Doğu ve Güneydoğu’nun 12 kentinde eylem ve etkinliklerin yasaklanması, yargının hak ve özgürlükler ile demokratik temsil mekanizması üzerindeki etkileri “normalleşme” sürecinin doğrudan zıddına dair işlemler gibi görülüyor. Sizce AKP'nin bu hamleleri, hukuki ve siyasi boyutlarıyla yeni dönem hakkında ne tür ipuçları veriyor?  

İktidar siyasette ve tabanda kaybettiği gücü devlet mekanizmalarında birleştiriyor. Devletin, askerin polisin ve yargının gücünü sonuna kadar kullanmaya çalışıyor. Bütün bu gelişmeleri bunun sonucu olarak görebiliriz.  

Bu adımlarla açıkça "Ben buradayım ve son seçimleri kaybetsem de devlet bütün kurumlarıyla hâlâ benim elimde, güç bende" mesajı veriliyor. 

Ancak CHP'nin siyasal alanda güçlenmesi, yargının, güvenlik kuruluşlarının ve devlet bürokrasisinin iktidar karşısında elini güçlendirecek. 

Yakın zamanda iktidarın hoşuna gitmeyen ama hukuk devletinin gerektirdiği daha çok karar görebiliriz. 

İktidarın mevcut pratiklerine karşı “yumuşama” söylemi çerçevesinde, muhalefetin, iktidarın değişmeyen otoriter eğilimlerine karşı yeterince başarılı olabildiğini düşünüyor musunuz ya da Erdoğan’ın dünyasında demokrasi hayal mi? 

Biraz önce de söylediğim gibi CHP şaşırtıcı derecede iyi gidiyor. Bir tarafta 22 yıl sonunda kanıksamaya başladığımız hukuk dışı uygulamaları teşhir edip düzeltilmesini istiyor, diğer tarafta bunu yaparken gücünü tabandan, halktan almaya çalışıyor.  

Birinci parti olmanın verdiği özgüvene karşın, Genel Merkez'in belediyelerde eleştirilen durumlara karşı aldığı hızlı tavır destek görüyor.  

CHP güçlenirken Erdoğan'ın oy kaybetmesine neden olan uygulamaları devam ederse "erken seçim" talebi sokakta daha çok konuşulmaya başlanır ve Erdoğan'ın belki de ilk defa "genel seçim kaybetme" endişesiyle geri adım atmasını sağlayabilir.  

AKP’nin yeni eğitim müfredatı, birçok konuda ciddi eleştirilerle karşı karşıya. Sendikalar, akademisyenler, veli dernekleri ve STK'ler müfredatın bilimsel temellerden yoksun olduğunu ve toplumsal cinsiyet eşitsizliklerini derinleştirdiğini belirtiyor.  

Milli Eğitim Müfredatının tarikat ve cemaatler üzerinden belirgin ideolojik etkilenimi hakkında siz ne söylemek istersiniz?  

Müfredat meselesinin bir kamuflaj olduğunu düşünüyorum. Erdoğan'ın ve Bakan Yusuf Tekin'in akıllarındaki eğitim modelini hayata geçirmek için bir müfredata ihtiyacı yoktur. İstedikleri dönüşümü sağlamak için 22 yıldır her istediklerini yaptılar. 

Ancak hep başarısız oldular. Cumhuriyet ve Atatürk sevgisini yok edemedikleri gibi daha da büyüttüler.  

Raporlarda artık AK Parti zamanında "deizm", "ateizm" gibi akımların arttığı iddia ediliyor.  

Ben müfredat tartışmasının gündem yaratma ve bakanlıktaki başka işleri örtmek için kullanıldığını düşünüyorum. Daha önceki Milli Eğitim Bakanlarından biri bana bu tür gündem yaratacak konulara takılıp kalmak yerine, en büyük bütçeli bakanlık olan Milli Eğitim'in ihalelerine odaklanmam gerektiğini söylemişti. 

Biz kuşa bakarken okul binaları ihaleleri, kitap ihaleleri, dernek, vakıf, tarikat ve cemaatlere aktarılan paraları görmüyoruz. Geçen ay sadece Maarif Vakfı'na 5 Milyar 700 milyon lira aktarıldı. Bu paranın nerede nasıl kullanıldığını kimse bilmiyor. 

Şimşek programının etkileri, Saray’dan ve AKP’den azade tasarruf tedbirlerinin varacağı yer için ne söylenebilir? Ayrıca hükümetin tasarruf genelgesinin yerel yönetimler açısından bir mali kayyum işlevi görmesi ihtimali var. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? 

Tasarruf işi hayırlara vesile oldu. Gazeteciler, muhalefet siyasetçileri Diyanet İşleri Başkanlığı ve bazı AK Partili belediyeler başta olmak üzere devlet kurumlarının savurganlığını teşhir etme fırsatı buldu. Tasarruf, adı üstünde israf kalemlerinden yapılır. Memur servisi bir israf değil, zarurettir. Öğretmenler odasındaki su ısıtma makinesi israf değil, ihtiyaçtır. Ancak Ali Erbaş'ın 6 makam aracından 5'i israftır. Tayyip Erdoğan'ın konvoyundaki fazla araçlar israftır. Bakanların uyduruk programlar için özel uçak kullanması israftır. 1 milyon yolcu beklenirken 9 bin yolcu gelen Zafer Hava Limanı israftır, geçmeyen araçlar için otoyollara köprülere, gitmeyen hastalar için şehir hastanelerini işleten şirketlere yapılan ödemeler israftır. 3 liraya olabilecekken ihalelerin yandaş şirketlere 5 liraya verilmesi israftır.  

Mehmet şimşek böyle bakmadığı sürece tasarruf tedbirleri vatandaşın boğazını biraz daha sıkmaktan öteye gitmeyecek, hiçbir işe yaramayacaktır. 

Seçimlerin üzerinden henüz iki ay geçti. AKP yerel yönetimlerle ilişkilerini nasıl konumlandıracak 2028’e kadar sizce? Bir de Özgür Özel’in “bu gidişle erken seçimi millet ister” sözüne ne diyorsunuz? 

Erken seçim konusunda cin şişeden çıktı. Erdoğan yeniden aday olabilmek için üçüncü yılından sonra zaten erken seçim isteyecektir. Özgür Özel'in seçim konusunda cesur görünmesi, iki önemli ve güçlü adayı olduğunu sık sık tekrarlaması Erdoğan'ın erken seçim konusunda vereceği kararı zorlaştıracaktır. Bir tarafta yeniden aday olabilmek için erken seçim yapma isteği, diğer tarafta yakın gelecekte yapılacak bir erken seçimi kaybetme riski. Gerçekten zor karar. 

Bu hafta gerçekleştirilen Türkiye Belediyeler Birliği seçiminde muhalefet blok olarak birlikte davranmayı becerdi ve İmamoğlu sembolik öneme sahip bir makama seçildi. Bu gelişmeyi AKP ve CHP içi dinamikler açısından nasıl değerlendirirsiniz? 

Erdoğan'ın 2028 senaryolarını zora sokacak başka bir gelişme olarak görüyorum. 10 AK Partilinin İmamoğlu'na oy verdiği söylentileri dahi İmamoğlu'nun geldiği noktayı gösteriyor. 

Son olarak Erdoğan ve Meral Akşener arasında yapılan görüşme hakkında değerlendirmeniz nedir? 

Ben bu görüşmeyi nedense diğer meslektaşlarım kadar önemseyemedim. Meral Akşener muhalif olarak güçlenen bir siyasetçi. Muhalefete zarar verdiği algısı oluşunca da kaybetti. Erdoğan'la yan yana görünmesi, gelecekte siyasete dönmeyi düşünüyorsa Meral Akşener için iyi bir referans değil. Siyasete dönmeyecekse de alacağı görevle yetinebilir ve ismi Metin Feyzioğlu, Mehmet Ali Çelebi, Sinan Oğan gibi isimlerin yanına eklenebilir.