Google Play Store
App Store
Gazeteci Hediye Levent: Suriye’de Şaraa Karşıtı cephe genişliyor

Yusuf Tuna Koç

Türkiye’de, geçtiğimiz yılın son günlerinde başlayan ‘terörsüz Türkiye’ süreci, içeride Erdoğan’ın iktidarının devamı ve yeni müttefiklerle desteklenmesinin yanı sıra ilk günden itibaren Suriye’deki gelişmelere odaklı şekilde ilerliyor. Nitekim 4 Aralık’ta Esad rejiminin AKP-İsrail-HTŞ ortaklığında devrilmesinin ardından ülkedeki ve bölgedeki yeni denklemin sonucu olarak, sürecin muhatapları da sınır ötesine yönelik niyet ve hayallerini gizlemiyorlar. Öcalan’ın “misak-ı milli ittifakı” çıkışı, Erdoğan’ın sürekli tekrarladığı “Türk-Kürt-Arap ittifakı” vurgusu, Bahçeli’nin Lübnan ve Osmanlı modeli önerileri, Kurtulmuş’un son derece mezhepçi bir arka planla yaptığı “Yavuz Selim-İdris-i Bitlisi” çıkışı, bu ilginin birkaç farklı örneği. Ancak Suriye’de işler, Ankara’da istendiği gibi gitmiyor. Şam’da eski cihatçıların hükümetinin imajı yaşanan katliamlarla sarsılırken, İsrail’in ‘istikrarsız Suriye’ planı giderek daha fazla öne çıkıyor. Tüm bu gelişmeler, içeride yürütülen sürece dair soru işaretlerini de artırıyor.

Bu hafta gazeteci Hediye Levent ile Suriye’nin geleceğine yönelik yeni gelişmelerin ardından Türkiye içerisindeki siyasi hesaplar arasındaki ilişkiyi konuştuk.

Geçtiğimiz aylarda hem Erdoğan hem Öcalan tarafından, sürecin orta doğu ayağına işaret eden açıklamalar yapıldı, Misak-ı Milli süreci dendi, İdris-i Bitlisi-Yavuz ittifakı yakıştırması yapıldı. Burada ima edildiği gibi bir ortaklık Suriye sahasına gerçekten yansıyor mu, PYD-HTŞ-AKP ilişkisine baktığımızda ne diyebiliriz? 

10 yıldan fazladır tek başına PYD’den bahsedebilmek mümkün değil, Türkiye de artık SDG demeye başlamıştı. Keza SDG’nin önemli kısmını da Arap aşiretleri oluşturuyor.  Diğer taraftan da Türkiye’deki açılım sürecinden murat edilenlerle Suriye sahasında olanlar arasında makas açık. Suriye sahasındaki gerçeklik Türkiye gündemindeki tartışmalardan tamamen farklı. Birincisi SDG dediğimiz yapı ve Kuzey Doğu’daki öz yönetim idari yapısı bir Kürt-Arap ittiffakı, Arap savaşçı sayısı daha fazla. Diğer taraftan SDG kontrolü altındaki Rakka, Haseke, Deyrizor Kürt değil Arap kentleri. Dolayısıyla SDG’nin de öz yönetiminde PKK’nın ya da Öcalancı bir anlayışla hareket etmesi durumunda tutunabilmesi mümkün değil, Arap aşiretlerini buna ikna edemezsiniz. İçinizdeki Arap savaşçıları Türkiye ile dertleriniz için “bundan bize ne” diyecektir, böyle bir gerçeklik söz konusu. SDG de bu gerçeklik üzerinden şekillenen, hedefini buna göre isteyerek istemeyerek belirleyen bir yapı. Bugün öz yönetim içerisinden Araplar ayrılırsa SDG Kamışlı içlerine kadar çekilmek zorunda kalır. Dolayısıyla SDG ile Öcalan aynı şey değil. SDG ile PKK’nın amaçları örtüşmüyor, ayrıca Türkiye açılım sürecinin SDG’yi kapsamasını istese de SDG içerisindeki hem Araplar hem de Kürtler, Süryaniler, Ezidiler, Ermeniler, Türkmenler kendi canlarını, evlerini, köylerini koruyabilme derdinde. Alevilerden sonra sıra Dürzilerdeydi, şimdi de sıra SDG’de diye konuşulan bir korku hakim. Dolayısıyla burada Öcalan silah bırakın dedi SDG niye bırakmadı sorusunun cevabı aslında SDG’nin Kürt-Arap ittifakı olmasından kaynaklanıyor.

SDG neden Şam’a entegre olmuyor sorusu var. Şam’ın yönetimine soru işaretiyle yaklaşanlar sadece SDG ya da öz yönetim değil. Azınlıkların yanı sıra Sünni Araplarda da soru işaretleri başladı. Suriye içerisinde şu anda tüm kesimlerin birinci korkusu can korkusu, ikincisi de kadim toplulukların yok oluş korkusu. Bu da SDG’nin yerel şartlar içerisinde silah bırakmasına engel oluyor. Peki SDG içerisindeki aşiretler neden Şam ile birlikte hareket etmiyor? Çünkü Lazkiye ve Süveyde’de olanları herkes gördü, üstelik SDG’nin kontrolündeki bölgeler zengin bölgeler ve yağma riskinin kendisi bile aşiretleri tehdit ediyor. Bir diğer mesele de şu, yakın zamana kadar Tom Barrack’ın açıklamaları bile Suriye’de bir devlet ve ordu olduğunu ima ediyordu. Suriye’de bir devlet yok, ordu yok, savunma bakanlığı dediğiniz yapının bir alt birimi yok, komutan diye söylenen isimler yakın zamana kadar katliamlarla hatırlanıyor. Bölgede komutan atanan isimlerin birkaç sene önceki katliamlarını halk biliyor, dolayısıyla Şam’a ve Şaraa’ya güvenmiyorlar. Kürtlerin devlet ısrarı yok ortada, can korkusu, katliam korkusu, Şam’ın hata üstüne hata yaparak radikalleştirdiği bir süreç var.

Suriye’deki adem-i merkeziyetçi yapıdan hep etnik yapıya göre bir sistem anlaşılıyor. Suriye’deki demografiye baktığımız zaman varsayalım SDG de bunu istedi, bu şartlarda Kürtlerin kontrolünde bir adem-i merkeziyetçilik gerçekleşemez çünkü öz yönetimin ana merkezi olan Kamışlı’da bile Kürtler çoğunluk değil. Irak’ın Kuzeyi gibi değil durum. Bugün dini, etnik ya da mezhebi bir adem-i merkeziyetçi sistem kurulsa yine büyük ölçüde Sünni Arap ağırlıklı olur.

Erdoğan’ın yakın zamandaki “Ankara ve Şam’a bakmayan hata eder” açıklaması bu güvensizliğin ve gerilimin bir sonucu mudur? 

Türkiye’nin SDG’ye askeri operasyon sinyalinin giderek yoğunlaştığı bir dönem yaşanıyor ancak ben çok ihtimal vermiyorum şu aşamada. Ankara ve Şam yüksek perdeden açıklamaları sürdürecektir ama asıl hedef SDG’nin içerisindeki Arap aşiretlerini ayrılmaya ikna etmek olacaktır. Ancak Tom Barrack ve ABD de dümen kırdı, tek devletten federal olmasa da herkesin can güvenliğinin sağlandığı bir sistem olmalı noktasına geldi. Türkiye’den yapılan açıklamaların ABD’yi de çok etkilemediği söylenebilir.

ŞAM İZOLE OLUYOR

Peki Şam ve öz yönetim arasındaki mesafe ne kadar uzun süre güvenli şekilde kalabilir, bu gelecekte farklı sorunlar yaratır mı? 

Açıkçası izolasyondan bahsedeceksek artık Şam izole olmaya başladı. ABD’nin dümen kırması çok önemli bir kritik eşik. İkincisi Suudi Arabistan basınındaki değişim de önemli, Şaraa yönetimi ile ilgili sert yazılar başladı. En son Alevilerin de bir kanadının Şaraa yönetimi gitmezse federasyon istiyoruz açıklaması aslında Şaraa’ya karşı ülke içindeki cephenin ne kadar geniş olduğunu ve toplumun çok büyük bir kısmını temsil ettiğini, Şaraa’nın desteğinin ne kadar düşük olduğunu gösteriyor. Dış destek devşirmek koltuğu tutmaya yetmeyebilir. Bu durumda SDG izole değil, kontrol ettikleri bölgelere sınırların kapatılması mümkün değil, 1 milyondan fazla insan yaşıyor ve sınır bölgesi. Burayı Süveyde gibi yapalım, tamamen kapatalım noktasına varılması çok uzak bir ihtimal. ABD, Fransa, Rusya bu aşamada devreye girebilir. Şaraa bunu deneyebilir, Arap aşiretlerinden belli grupları devşirip bölgeyi terörize edebilir çünkü SDG’nin kontrol ettiği bölge hem çok büyük hem de önemli kısmı çöl olduğu için kontrolü de çok zor. Diplomatik süreçler açısından da Haseke’de son konferansta Dürzilerin, Alevilerin, Hristiyanların, Sünni din adamlarının katılmasının ardından açıkça sizi izole edeceğiz diyebilmeleri çok daha zor, aksine bu konferansla birlikte Şam’a karşı ülke içindeki cephenin çok geniş olduğu uluslararası medyanın gündemine geldi. Bir de Şaraa yönetiminin seçim adı altındaki kara komedisi başka bir büyük hata. Ülkenin büyük kısmında güvenlik gerekçesiyle sandık kurulmayacağı iddiası gerçekçi değil. Henüz Rakka, Süveyde ve Haseke’de sandık kurulmayacağı söyleniyor ama bu muhtemelen SDG’nin kontrol ettiği bütün bölgeleri kapsayacaktır ve Lazkiye ve Tartus’ta da aynı bahaneyle sandık kurmayacağız diyebilirler.

İRANSIZ DÖNEME HAZIRLIK SÜRECİ

Türkiye’de iktidarın Şam’a desteğini biliyoruz. Çözüm sürecinin de bir şekilde buraya niyetli bir şekilde baktığını biliyoruz. Bu bahsettiğiniz durumda, Şam meşruiyetini kaybederken, SDG ile mesafeleri açıkken, bu durum Türkiye’nin kendi çözüm süreci için bir sorun oluşturabilir mi? 

Soruya soruyla karşılık vermek istiyorum. Türkiye’de açılım süreci kapsamında bir demokratikleşme görüyor muyuz? Açılım sürecine konu olan meselenin siyasi zemine taşınması için siyasi platformlarda alan açılmasını görüyor muyuz? Toplumsal uzlaşı inşasına ilişkin girişimler görüyor muyuz? Türkiye’de bir açılım sürecinden bahsedilebilir mi? Başından beri Türkiye’deki bu açılım sürecinin 40 yıllık çatışma sürecini bitirelim, kan akmasın mantığı ile yapılmadığını düşünüyorum. 7 Ekim’de Hamas’ın İsrail’e saldırısının ardından yeni bir dönem başladı, fay hatları kırılmaya başladı. İran’sız bölge tasavvurunun dizayn süreci başladı, bölgede doldurulması gereken güç boşlukları ortaya çıktı. Bu çerçevede de Türkiye bu güç boşluklarını doldurabilmek için önündeki iki meseleye odaklanmak zorunda kaldı bunlardan birisi Kürt meselesi diğeri de Kıbrıs meselesi. Kıbrıs’a yönelik çıkışlar gelirse de şaşırmamak gerek.

PKK da diğer taraftan aynı mantıkla silah bıraktı. Onlar açısından da olumsuz bir gidişat söz konusuydu, tuttuğu yerleri elinde tutamıyordu, uluslararası meşruiyet krizi vardı. PKK da bu anlamda Irak ve Suriye’yi kapsayan yeni şartlara uyum sağlayabilmek için böyle bir sürece girişti. Açılım deniyor, biz eskiden açılım süreçlerinde PKK’nın üst komuta kademesinin ne yapacağını bilirdik, haberimiz yok, herhangi bir açıklama bile görmüyoruz.