Geçimden kopuş: Tarladan madene kırsalın emek rejimi
Bugün kırsalda "doğa savunusu" ile "emek mücadelesi" birbirinden ayrı, farklı toplumsal kesimlerin ilgilendiği bağımsız kulvarlar değildir. Bunlar, aynı sermaye birikimi sürecinin yarattığı yıkıma karşı verilen mücadelenin farklı cepheleridir.

Bugün Türkiye kırsalında farklı bölgelerde, farklı sektörlerde ve birbirinden bağımsızmış gibi görünen formlarda patlak veren emek-sermaye çatışmaları, aslında aynı sürecin farklı yüzlerini oluşturuyor: Kendi toprağında üretim yapan bağımsız üreticinin, üretim araçlarından koparılarak, aynı sermaye ağının içinde öğütülen ucuz, güvencesiz ve hakları gasp edilmiş bir işçiye dönüştürülmesi. Kırsal alan tarımsal üretimin gerçekleştiği bir yer olmaktan çıkarken, aynı zamanda hukuki ve idari kararlarla sömürünün yeniden üretildiği devasa bir saha olarak kurgulanıyor. Bu durum, farklı coğrafyalarda yaşanan bu çatışmaların tesadüfi olmadığını, mülksüzleştirilen köylü ile güvencesizleştirilen işçinin kaderinin aynı sömürü mekanizmasında birleştiğini açıkça gösteriyor.
Bu soyut görünen dönüşüm, son haftalarda yaşanan bir direnişle somutlaştı. Geçtiğimiz günlerde Doruk Madencilik işçilerinin haftalar süren direnişi, Türkiye kırsalına dayatılan sömürü çarkının nasıl ilmek ilmek örüldüğünü tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi. Direniş zaferle sonuçlanırken, Bağımsız Maden İşçileri Sendikası Genel Başkanı Gökay Çakır’ın kurduğu şu cümleler, meselenin topyekûn bir toplumsal yıkım olduğunu bütün açıklığıyla özetliyordu: “Bir yeri maden sahası ilan edip, orada tarımla geçinen çiftçiyi-köylüyü, maden işçisi olmaya mecbur bırakıyorlar. Köylerimizden okullarımızı aldılar, kahvemizi aldılar, sonra şehre getirdiler ve maden ruhsatları verdikleri şirketlerin kölesi yaptılar. Şimdi köye de gidemiyoruz, maaş da alamıyoruz.”
Bu sözler bir köyün maden sahası ilan edilmesiyle başlayan, toprağından koparılan üreticinin başka hiçbir yaşam alternatifi bırakılmaksızın yerin metrelerce altında çalışmaya mahkûm edildiği tam anlamıyla bir rehin alınma halini ifade ediyordu. Ancak sanılmasın ki bu kuşatma yalnızca maden sahalarıyla sınırlı. Bugün mera alanlarını korumaya çalışan köylülere kesilen yüksek cezalar, ortak kullanım alanlarının işgal gerekçesiyle yasaklanması ve köylünün kendi yaşam alanını savunduğu için tutuklanması bu sürecin en somut örnekleri arasında. Keza JES, HES vb projelerle suya ve toprağa erişimin kısıtlanması, köylüyü üretimden koparan başkaca zor mekanizmaları arasında sayılabilir.
KAMUSAL HAYATIN ÇÖZÜLÜŞÜ
Mülksüzleştirme ve proleterleşme, liberal aklın varsaydığı gibi sanayi devriminde kalmış arkaik kavramlar değil, tam aksine 21. yüzyıl Türkiye’sinde kırsal emek rejiminin en güncel yapı taşlarıdır. Bir zamanlar kendi tarlasından, zeytinliğinden yaşamını onuruyla idame ettiren küçük üreticinin bugün boğaz tokluğuna angarya çalıştırılmak istenmesi, bile isteye inşa edilen bu tahayyülün bir sonucudur. Bu nedenle mesele doğrudan doğruya politik olarak kurgulanmış bir tasfiye sürecidir. Yani bu dönüşüm elbette bir gecede olmadı. Kamunun kırsaldan bir çekilmesi, tarımsal desteklerin tırpanlanması, ithalata dayalı gıda politikalarıyla üreticinin bilerek rekabet edemez hale getirilmesi bu sürecin zeminini hazırladı.
MEKÂNSAL VE EKOLOJİK İLHAK
Bu tasfiye sürecinin en görünür ve en yıkıcı boyutu ise mekânsal ve ekolojik ilhak politikalarıdır. Son yıllarda adeta bir furyaya dönüşen maden ruhsatları, enerji projeleri ve orman tahsisleri, kırsal alanın maddi ve mekânsal temelini doğrudan yok etmektedir. Son 15 yılda 386 bin maden ruhsatının verilmiş olması, her yerin santim santim sermayeye satıldığının en net kanıtı. Bu koşullarda madende, santralde ya da taş ocağında çalışmak zorunda kalan köylü için durum, sıradan bir sektör değişikliği ile açıklanamayacağı gibi sömürü de işyeriyle sınırlı kalmaz. İşçinin yaşadığı köyü, soluduğu havayı ve içtiği suyu kapsayan bütün bir yaşam alanına yayılır. Maden sahası, JES’i, termik santrali toprağı zehirler, yeraltı sularını kurutur... İşçi, gündüz yerin altında sağlığını satarken, akşam evine döndüğünde aynı şirketin zehirlediği bir doğanın içinde yaşamak zorundadır.
AYNI MÜCADELENİN İKİ YÜZÜ
Tüm bu çok katmanlı kuşatma çerçevesinde, kırsalda patlak veren itirazları ve direnişleri birbirinden yalıtılmış vakalar olarak okumak, meselenin devasa bütünlüğünü gözden kaçırmak demektir. Bugün kırsalda "doğa savunusu" ile "emek mücadelesi" birbirinden ayrı, farklı toplumsal kesimlerin ilgilendiği bağımsız kulvarlar değildir. Bunlar, aynı sermaye birikimi sürecinin yarattığı yıkıma karşı verilen mücadelenin farklı cepheleridir. Bir yanda yüzyıllardır yaşadığı zeytinliğini, ormanını korumaya çalışan köylü, diğer yanda o alanlar gasp edildiği için yerin yedi kat altında güvencesiz çalışmak zorunda kalan işçi vardır. Ve işin en çarpıcı yanı, bu iki figür çoğu zaman aynı hanenin fertleridir. Bu nedenle bu iki mücadeleyi karşı karşıya koyan her yaklaşım, sermayenin kurduğu ayrımı yeniden üretmekten başka bir işe yaramaz. Bu nedenle bugün toplumsal muhalefetin, hangi formda olursa olsun, bu ortak direniş zeminini birleştirmesi zorunludur. Son olarak bu düzenin kırsalı nasıl şekillendireceği henüz tamamlanmış değil ama hangi yönde ilerlediği fazlasıyla açık. Soru artık buna nasıl bir karşılık üretileceğidir. Çünkü kırsalda kurulan bu düzen, yalnızca bugünü değil, emeğin ve üretimin geleceğini de belirleyecek.


