Google Play Store
App Store
Geleceğini arayan gençlik

Etki Can BOLATCAN

19 Mart ile başlayan sürecin ülke çapında bir eylemliliğe dönüşmesinde üniversite öğrencilerinin sokağa çıkması önemli bir etken oldu. Beyazıt’ta, ODTÜ’de aşılan barikatları önce üniversite boykotları, ardından genel ekonomi boykotu izledi. Yaşananlar, hem yıllardır sağcılık ya da apolitizmle yaftalanan Z kuşağına dair ezberleri yıktı hem de belki hayatında ilk kez sokağa çıkan milyonlarca gencin ülkeye bakışını ve aidiyetini değiştirdi.

Bu hafta BirGün Pazar Forum sayfamızda üniversite gençliğinin sokağa çıkma sebeplerini, yaşadıkları dönüşümleri, üniversitenin kendisine etkisini ve eylemlilik sürecinin geleceğini Bilkent, Galatasaray, Ankara, İstanbul, Hacettepe, İzmir Ekonomi Üniversiteleri ve ODTÜ’den gençlerle konuştuk.

İllüstratör ve yazar Bartu Bölükbaşı ile de gençlerin sorunlarını, siyaset ve iktidarla kurdukları ilişkileri konuştuk.

∗∗∗

YAZAR-ÇİZER BARTU BÖLÜKBAŞI: KENDİLERİNE DAYATILAN DÜNYANIN ÖFKESİ

İçinden geçtiğimiz süreç, yeni kuşağın siyasete ilk kez doğrudan müdahale ettiği gündem oldu. Yeni kuşağı bugünkü siyasallaşmaya iten sebepler ve motivasyonlar neler, gençler sürecin kendisini nasıl etkiliyor ve dönüştürüyor?

Bugünkü şimşek hızıyla siyasallaşmanın ardında iki büyük sebep var, birincisi neoliberal yağma rejiminin acı reçete ile birlikte çalışan sınıflar için dayanılmaz boyutlara ulaşması. İkincisi ise bu muazzam gelir transferi ile birlikte özellikle son on yıldır genç kesimler içinde düzen dışı radikal çözümlere yönelik arayışların güçlenmesi. Bazı siyasal iletişimci kalem erbaplarının düşündüğünün aksine gençler karşılarındaki düzenin stabil bir burjuva demokrasisi olmadığının ve düzenin kendi içinden onarılamayacağının farkındalar. 1980’in Amerikancı ve Türk-İslamcı darbe rejiminin açtığı yoldan ilan edilen 24 Ocak kararları ile resmileşen ‘’emeğe karşı neoliberal sürekli savaş durumu’’ olarak özetleyebileceğimiz politika ülkemizi öyle bir noktaya getirdi ki kamusallığın liberalleri bile tövbe ettirecek düzeyde buharlaştığı vahşi kapitalist bir distopyayla baş başa kaldık. Sosyal devlet kendini planlı biçimde adım adım tasfiye ederek açılan boşluğu tümüyle tarikatların ve mafyatik yapıların kullanımına terk etti. Özel teşebbüsler formunda semiren ve büyüyen yapılar bunlar. Tayyip Erdoğan bir defasında “bu ülkeyi anonim şirket gibi yönetmek lazım” demişti. Geldiğimiz noktada Turizm bakanının otelleri, Eğitim bakanının özel okulları, eski ziraat bakanının uluslararası gıda şirketleriyle ortaklıkları var. Hangi bakanlıkta kaç cemaat birbiriyle köşe kapmaca oynuyor diye merak ediyoruz. Bakanlık bütçesini kullanarak kendi şirketinden dezenfektan satın alan bakanı hatırlıyoruz. Bir kavram olarak denetim sermaye için maliyetli bulunduğundan dolayı neoliberal dönemde hepten terk ediliyor. Hastanelerde yeni doğan bebeklerin kanını parasallaştıran çeteleri, Türkiye’nin en büyük depremi meydana gelmişken çadır satmaya devam eden Kızılay’ı, yangın denetimlerindeki usulsüzlükten dolayı karla kaplı otelde cayır cayır yanan insanlarımızı izliyoruz. İzliyoruz ve elimizden hiçbir şey gelmiyor.

AYNI ÜLKE İKİ FARKI DÜNYA

Bir de madalyonun diğer yüzü var elbet, Türkiye’nin en zengin %1lik kesimi toplam gelirin %40’ını alıyor. Özellikle Amasya, Tokat, Çorum gibi küçük Anadolu şehirlerinin tamamında sınıf atlama şansınız AKP gençlik kollarının açtığı alan kadar. O da güçlü bir dayınız veya amcanız varsa. Bazen amcanızın da gücü yetmeyebilir, malum Amasyalı amcanızın lobi gücü Rizeli, Trabzonlu ve Urfalı amcalarınki ile yarışamayabilir. Egemenler dahi kendi aralarında eşitsizlikten şikâyet ediyorlar. Bir tarafta babadan siyasi servete sahip olup lüks araçlara binen, adı çıkmış semtlerin otellerinde hayat kadınlarıyla gezen ve “pudra şekeri” çeken imtiyazlı bir azgın azınlık, diğer tarafta KYK yurdu çıkmadığı için kazandığı okula kayıt yaptırmaya gidemeyen, MESEM’in ucuz işgücüyken elini kolunu makineye kaptırıp sakat kalan, Üniversiteden mezun olup iş bulamadığı için aile evinde maruz kaldığı sonu gelmez nasihatlerin kederiyle canına kıyan bir gençlik var. Aynı ülkede iki ayrı dünya. Dolayısıyla gençlikte öfke birikiyor ve biriken öfke doğal olarak düzen dışı kanallara akıyor.

Bugüne geldiğimizde neoliberal yıkım sürecinin derinleştiğini ve çalışan kesimlerin sefalet endeksinin zirve yaptığını görüyoruz. Öte yandan İslami toplumlardan bilinçli bir biçimde alınan ve sayıları on milyonu bulduğu tahmin edilen göçmenlerin sebep olduğu demografik sorununun kendi halinde iltihaplanmaya terk edildiğini görüyoruz. Türkiye AB’nin çıkarları doğrultusunda milyarlarca euro karşılığı kamyon kamyon göçmen alarak devasa bir açık hava hapishanesine dönmüş durumda. Yoksul mahallelerde yaşayan güvencesiz gençler bu güvenlik sorununun da muhatabı durumundalar. Kabaca söylemem gerekirse ben üniversitedeyken on öğrenciden ikisi çalışırdı, şimdi ise onda yedisi bezdirici koşullarda bahşişsiz çalışıyor ve reel ücretler o günden dahi kötü durumda. Gençler bir ev ve arabanın hayalini dahi kuramayacak ölçüde yoksul. Tüm bunlara cila çekercesine sosyalist solun gücü görece zayıf, en büyük muhalif öznelerden biri olan Kürt siyaseti ise aynı Gezi öncesindeki gibi AKP ile yeni anayasayı görüşmek de dahil olmak üzere ikinci kez barış masasına oturuyor ve 2013’ten farklı olarak iktidarın son derece profesyonel örgütlenmiş bir merkezî propaganda aygıtı var. Kendimizi kandırmayalım, Atatürk’ün kurduğu birinci cumhuriyet dolayısıyla ulus devlet İslamcılar tarafından tamamıyla tasfiye edilmiş durumda. Doğal sonuç, düzene karşı biriken öfkenin dünya ölçeğinde de uyumlu biçimde yerelde aşırı sağı beslemesi.

Bartu Bölükbaşı

“2003 SARAÇHANE KUŞAĞI”

Z kuşağına dair klişeleşmiş ezberler bozuldu mu?

Aşırı sağın en uç halini düşünürsek, ‘’Kanzi’’ kavramı yakın zamanda icat edildi. Esasında NSDAP destekçilerinin ‘’Nazi’’ olarak kodlanmasını andırıyor. Kanzilerin milliyetçilerden farkı iyi kötü siyasal geleneğe sahip sözümona Atsızcılık veya Ülkücülüğün mantıksal sınırlarını da aşacak ölçüde eklektik bir gericiliğe sahip olmaları. Kanzilerin tabanı büyük oranda karantina  yıllarında eve kapalı halde yarım yamalak üniversite okuyan 1999-2001 Z kuşağı erkeklerinden oluşuyor. Bu bakımdan İstanbul üniversitesinde barikatı yararak

Saraçhane’nin önünü açan 2003-2006’lı devrimci Z nesliyle tam tezat durumdalar. Kanzi neslinin büyük oranda 1999-2001 doğumlu erkeklerle sınırlı olduğunu belirtmekte fayda var çünkü aynı nesilden kadınların enteresan biçimde feminist harekete yatkın olduklarını görüyoruz. Söz konusu Z erkekleri üniversite ortamında sosyalleşememenin, hiperseksüalize olmuş bir çağda sekse ulaşamamanın ve ülke şartlarının doğrudan belirlediği yoksulluklarının yarattığı özgüvensizliği Andrew Tate, Jordan Peterson ve Ben Shapiro gibi eski cinsiyet rollerini geri çağıran küresel gericilik fenomenlerini rol model alarak onarmaya çalışıyorlar. Bu fenomenler kendi bireysel arka planlarıyla çelişkili de olsa ABD’de geleneksel beyaz ırkçılık, Hıristiyan muhafazakârlığı, ve erkek egemen cinsiyet kodlarına yaslanıyor.

Bunlar büyük oranda Stoacılıkla güncel toksik maskülenitenin bir sentezi olan red pill manifestosuna dayanıyor. Bir de ciddi bir toplumsal hastalık olarak görmemiz gereken ve sur cinayetlerinde niteliği tümüyle gözler önüne serilen incel sorunumuz yani black pill manifestosu var. Kısaca black pill manifestosunun temelini bir tür negatif öjenik oluşturuyor yani her neslin genetik olarak en dezavantajlı bireylerinin sosyal medyada örgütlenerek başta kadınlar olmak üzere avantajlı olduğunu düşündükleri herkese kin kusması, mümkünse fiziksel şiddet aracılığıyla kendi dezavantajlılıklarının intikamını almaları oluşturuyor.

Dikkatli bakan gözler için onlarda bir değişim potansiyeli de mevcut. Nitekim bir biçimde bu kesimlere göç başta olmak üzere rahatsızlıklarının kaynağının Aleviler, Kürtler, Kadınlar, Eşcinseller gibi ezilen gruplar değil de Türkiye’nin sermaye sınıfının politikaları olduğunu anlatabilirsek, Cumhuriyetin çoktan çökertildiğini ve elimizdeki tek kurtuluş reçetesinin cumhuriyeti öncekinden çok daha radikal biçimde daha laik, daha özgür, daha eşitlikçi biçimde yeniden inşa etmek olduğunu gösterebilirsek, nihayetinde yaşadıkları tüm haksızlıkların ve yoksulluğun ardında Türkiye’nin vahşi kapitalist düzeni olduğuna ikna edebilirsek bu çocukların önemli bir kısmının Kanzileşmesinin önlenebileceğini ve saflarımıza kazanılabileceğini düşünüyorum. Aksi takdirde bu sayı giderek büyüyecek ve yerli ve yabancı konvansiyonel odakların kullanımına açık bir kahverengi gömlekliler hareketine dönüşecektir.

∗∗∗

ÜNİVERSİTELER AYNI KALMAYACAK

Gençlerin şu anda sokakta olma sebebi nedir, üniversiteler neden ayakta?

Bilkent Üniversitesi’nden Evrim: Artık halkın illallah ettiği bir eşiğe geldik. Birkaç ay önce Gezi davasının hortlaması, gazeteci ve sanatçılara yönelik saldırılar bir birikim yarattı. Son olarak diploma iptali “Biz ne için okuyoruz” sorusunu da ortaya çıkardı. İnsanlar özgürlüklerini, haklarını, yaşamlarını istiyor. Gençler iktidarın kendilerine bir gelecek bırakmadığını görüyorlar. Ömrü boyunca sınavlarla uğraşan öğrenciler, “AKP geleceğimizi çalsın diye mi okuduk” öfkesine sahip. YÖK, üniversite yönetimleri ve güvenliğin baskıları daha fazla sorgulanıyor. Yalnızca bir farkındalıkla sınırlı da değil, bir şeyler yapmalı hissi de oluştu.

Galatasaray Üniversitesinden Umut: Diploma iptali gerçekten bir güvensizlik yarattı. Bir sonraki gün uyandığımızda internetin kesilmesi, yolların kapatılması ve İmamoğlu gibi önde gelen bir ismin gözaltına alınması, bekleme dürtüsünü rafa kaldırdı. Gençler umudunun elinden alındığını, seçimle sandıkla bu işin olamayacağını, bu yüzden sokağa çıkmaları gerektiğini büyük bir şokla anladılar. Memleketi sokakta toplamamız gerek duygusuyla milyonlar sokağa çıktı.

İlk kıvılcım İstanbul Üniversitesi’nden çıktı, burada süreç nasıl işledi, ne değişti ve öğrenciler sokağa çıktı?

İstanbul Üniversitesi’nden Umay: İlk diploma iptalini duyduktan sonra hızlıca organize olabildik. Beyazıt’ta barikatın yıkılmasının sebebi beklemediğimiz kadar kalabalık olmamızdı. Katılan birçok insanın ilk eylem deneyimiydi ve büyük bir motivasyon kaynağı oldu. Sık sık forum ve toplantılar gerçekleştirerek daha fazla arkadaşımıza ulaştık. Boykota rağmen derse gitmeyen arkadaşlarımıza, diplomalarının bile keyfi şekilde gasp edilebileceğini anlatmak istedik.

Ankara Üniversitesi’nden Emine: Erdoğan da dahil kimse bu kadar kitlesel bir tepki beklemiyordu. Sur katliamları burada birçok öğrencinin ilk eylemiydi. Şu andaki gelişmeler herkesin bam teline dokunuyor. Ancak üniversitelerin hali hazırda bir süredir eylemlilik sürecinde olması da buna ciddi bir katkı yaptı. Kadın cinayetleri, üniversitelere yönelik baskılar bu direnişi besledi. Bu eylemlilikler, üniversitelerde hem yeni eylem biçimlerini hem de kendi iç demokrasi mekanizmalarımızı aramak için de önemli bir fırsata dönüştü.

Hacettepe Üniversitesi’nden Baybora: Konuşan arkadaşlarımızın çoğuna katılıyorum. Şunu eklemek isterim, gençlik içerisinde seküler milliyetçiliğin görünürleşmesi, belki kampüslerde çok gözümüze çarpmasa da memleketlerimize döndüğümüzde durum farklı olabiliyor. Bir arkadaşım “Sürekli İzmir marşı okuyup dağılıyoruz, polis yasakladığı zaman ne yapabileceğimiz konusunda kimsenin fikri yok” diye bir şikayette bulunmuştu. Üniversitelerimizde benzer eylemliliklere dair neler yapabileceğimize ilişkin tecrübemiz var, ancak bu her yerde böyle değil. Kurtuluşun sandıkta değil sokakta olduğu bir konjonktürde, hem kampüslerde hem mahallelerde politik eksen yaratma çalışmaları bu yüzden çok değerli. Hacettepe Üniversitesinde de bunu sürdürmeye çalışıyoruz. Bu seküler milliyetçilik ve sokakta ne yapabileceğimiz konularında neler yapabileceğimizi de konuşmak gerekli.

KENDİ MECLİSLERİMİZİ KURUYORUZ

Üniversite öğrencilerinin günler süren eylemliliği, uzun vadede katılan öğrencilere, eylem halindeki üniversitelere neler katmış olabilir?

Umut: Türkiye’de üniversitelerde gençlerin hayatlarında ilk kez sokağa çıkıp hak arayışına çıkması, üniversitelerde temsil mekanizmalarının oluşturulması çok önemli. Biz ilk günlerden öğrenci temsilci kurulu oluşturduk ve eylem komitesinin yetkilerini de buraya devrettik. Demokratik bir süreçle her bölümün her sınıfı kendi öğrenci temsilcisini seçti. Bu mekanizma ile yalnızca eylemleri değil üniversitedeki tüm etkinlikleri örgütleyebildiğimiz bir süreç hayata geçirebildik. Bu öğrencilerin kendi deneyimleri açısından önemli, eğer 3-4 yıl sonra da devam ederse, kalıcı olabilirse bu da önemli bir kazanım olacaktır.

İzmir Ekonomi Üniversitesi’nden Gonca: İzmir Ekonomi Üniversitesinde ilk günden itibaren kendi eylem komitemizi kurmuştuk. Üniversite tarihinde ilk kez öğrenciler birlikte yürüyüş yaptı, forumlar gerçekleşti, özel okul olmasına rağmen ders boykotu gerçekleştirilebildi. İzmir’de şu an kitap takasları yapılıyor, diğer üniversitelerle ortaklaşmak için forumlar gerçekleştiriliyor.

Baybora: Üniversitede ÖTK’ya yönelik önemli bir tepki oluştu. Dolayısıyla bir noktada eylem komitesini lağvedip öğrenci meclisine dönüştürme fikri oluştu. Muhtemelen bayram dönüşünde olgunlaşacak. Hacettepe artık eylemliliği sürdürebilen bir üniversite haline geldi. Öğrenciler açısından da alternatif bir ÖTK’ya yönelik talep var.

Evrim: Bilkent birçok şeyi yeni yeni öğreniyor, öğrenciler de kimi siyasi gündemlerle ilk kez ilişkileniyor. Her fakülteden temsilciler seçildi, fakülte forumları gerçekleştirildi. Tabii ki belli sorunları var evet ancak fakülteler toplanabildiği ölçüde forumlarını alarak ilerlemeye çalışıyor.

Rektörlüğün ve YÖK’ün öğrencilere, hocalara ve idari yönetime önemli baskıları var. Hocalarımız sınav erteleme durumunda atılmakla tehdit ediliyor.

ODTÜ’den Deniz: Boykotlar gençlik örgütlerinin öncülüğünde gerçekleşti ve önemli bir heyecan yarattı. Ancak bunun ötesine nasıl geçilebileceğinin düşünülmesi gerekiyor. Boykot zamanında ODTÜ’de öğrenciler ilk olarak Talcid ve suyu hangi oranla karıştırması gerektiğini ve boykot için hocalarıyla nasıl konuşması gerektiğini düşünüyordu. Hareket etme konusunda bir kitleselleşme olsa da henüz ortaklaşılmış bir hatta sahip değiliz. ÖTK’nın nasıl kurulacağı tartışmasında geçmişten baktığımız çok kıymetli deneyimler var. Aceleye getirmeden, hangi hatta nasıl bir mücadele verdiğimiz tartışmasının içerisinden bir temsil biçimi oluşturmaya çalışıyoruz. En nihayetinde bu eylem sürecinin en önemli kazanımlarından biri tüm üniversitelerde ÖTK benzeri bir temsiliyet oluşturabilme imkanımız.

Emine: Ankara Üniversitesi öğrencileri olarak ilk boykot çağrımıza ÖTK da destek verdi. Ancak faşistler boykota saldırı gerçekleştirince öğrencilerde de temsilci kuruluşun yetersizliğine de saldıran faşist öğrencilere karşı da bir farkındalık oluştu. Forumların meclisleşmesi fikrini bu da olgunlaştırdı.

Umay: Her ne kadar fazlasıyla kalabalık ve dağınık bir okul olsak da bu süreç ÖTK için bir farkındalık yarattı. Oluşturulan boykot komiteleri de öğrenci temsil mekanizmalarının ilk nüvesi haline geldi.

GENÇLİK KENDİ GÜCÜNÜ FARK ETTİ

Bayram ile birlikte eylemlilikler kendisini sürece dair tartışmalara bıraktı. Gençler yalnızca eylemlilik süreci değil genel anlamda siyasete dair artık ne düşünüyor, geleceğe dair ne yapmak istiyorlar?

Umut: Herkeste bayram olunca eylemler sonlanmış mı olacak korkusu vardı, ancak geçen günler içerisinde üniversitede artık boykot, vs. biçimlerle sürmesi gerektiği fikri hakim. Eylemlerin sönümlenme ihtimali öğrencilerin isteğinden öte endişesi. Herkes bir biçimiyle sürmesi gerektiğini düşünüyor.

Deniz: Öğrencilerde böyle bir endişe olması özünde olumlu. İnsanlar belli bir mücadele çizgisinde devam etmeye kararlı. ODTÜ’de de nasıl yapacağımızı düşünmeye başladık. Öğrenciler sokak yüzü gördü. En baştaki kadar sansasyonel biçimde tekrar etmek zorunda değil, ancak hak arayışlarına daha ilgili hale geldiler. Kampüslerdeki sorunlar, kayyum rektöre karşı protestolar gibi gündemlerde daha katılımcı bir öğrenci gençliği oluştu.

Gonca: Halk tabii ki en nihayetinde sandığı bekleyecektir ancak geçmişte apolitik olarak görünen arkadaşlarımız daha fazla sokakta ve daha duyarlı hale geldi, öğrenciler arası iletişim daha çok artırdı. Dolayısıyla gelecekteki süreçte kitlesel eylemlerin yanı sıra farklı eylem biçimleri de tüm üniversitelerin gündemi olacaktır. Sönümlenme korkusunu aşabilecek farklı yöntemlerle bu politik zeminin nasıl süreceğini konuşmamız gerekiyor.

Emine: En önemli kazanımlarımızdan biri insanların örgütlenme ihtiyacını fark etmesi. Bunun politik karşılığının nasıl olacağını zaman gösterecek ama eylemlerde tek başına olmak istememek, birlikte olma ihtiyacı da daha fazla ön plana çıktı.

Baybora: “Sosyalizm fikirde çok iyi ama çalışmıyor” diyen arkadaşlarımız şimdi manifestodan mı okumaya başlamak gerek diye soruyor. Kurdun dişine kan değdi. Artık son eylemler ve iktidarın geri adımının ardından örgütlü halkı hiçbir kuvvetin yenemeyeceği kanısı oluşmaya başladı. Bunu kalıcı bir hale nasıl getirebileceğimizi düşünmemiz gerekiyor.