Google Play Store
App Store

Karşı karşıya olduğumuz bu çok boyutlu sorunun çözümü, palyatif güvenlikçi politikalardan veya salt cezai yaptırımlardan geçmez. Çözümü ararken, gençlerden esirgenen geleceklerini bütüncül bir yaklaşımla edebilmeyi düşünebilmeliyiz…

Gençlerin sıkışmışlık içindeki hareket biçimi: Şiddet

Emre Erdoğan - Prof. Dr.

Son dönemde yaşanan bir dizi olay dikkatimizi gençlerin -ve de çocukların- dahil oldukları şiddet olaylarına çekti. 8 Eylül 2025’te, 16 yaşındaki bir lise öğrencisinin babasına ait pompalı tüfekle İzmir Balçova’daki bir polis karakoluna saldırması, Mattia Ahmet Minguzzi cinayeti, Eskişehir Camii Saldırısı ve genelde magazinleştirerek medyaya yansıtılan “çeteleşme” trendi; “ülkemizde bir de gençlik sorunu mu var?” diye sormamıza yol açtı.

Yaşanan olayları faillerin etnisitesi, sosyoekonomik statüsü ve benzeri bireysel özellikleriyle açıklamak kolaya kaçmak olur. Şahit olduğumuz ve kesinlikle şahit olacağımız şiddet olayları ve kentlerin mutena semtlerinde de daha sık göreceğiz çeteleşme sadece birkaç “sorunlu gencin” eyleminden ibaret değil. İçinde bulunduğumuz eşanlı krizler döneminde, daha önce kimsenin sahip olmadığı fırsatlara sahip olan ama bunlara erişemeyen bir neslin ekonomik, sosyal ve psikolojik fay hatları üzerindeki varoluş mücadelesinin bir göstergesi olarak değerlendirilmesi gereken gelişmelerdir. Sonuçta kendilerine istikrarlı bir gelecek vaat etmeyen, adalet mekanizmalarına güvensizlik duyan ve pederşahi kültürün baskısı altında otonomilerini yitiren Türkiye’nin gençleri için şiddet; bir sığınak, bir kimlik inşası aracı ve bir "hareket etme" biçimine dönüşmektedir. Bu olguyu bütüncül bir perspektifle anlamak, istatistiklerin ve manşetlerin ardındaki derin umutsuzluk, birikmiş hınç ve toplumsal kuşatılmışlık hissini anlamaya çaba harcamamız gerekir.

Öncelikle dikkatimizi gençliği bir "bekleme odasına" hapseden ve prekarizasyonu (güvencesizleşmeyi) bir yaşam standardı haline getiren ekonomik koşullara çevirmemiz gerekir. Son istatistiklere göre ülkemizde geniş tanımlı genç işsizlik oranının yüzde 42’ye, genç kadınlarda ise bu oranın yüzde 53’e ulaştığını gösteriyor. Bu rakamlar sadece bir istatistiksel veri olmanın ötesinde; modern toplumun temel vaadi olan “eğitim yoluyla sosyal mobilite” sözleşmesinin artık geçerli olmadığını gösteriyor. Üniversite mezunu gençlerin %12’si işsizken, üçte birine yakın kesimi de ev genci, yani çalışmadığı gibi, eğitimine de devam etmiyor ve iş aramıyor. Gençlerin sadece %16’sı eğitimlerini tamamladıktan sonraki ilk altı ay içerisinde iş bulabilirken geri kalanlar daha uzun süre iş aramak zorunda kalıyorlar, bazıları da asla güvenli ve güvenceli iş bulamıyorlar.

Öte yandan istihdama katılabilen azınlığın önemli bir kısmı yoksulluk sınırında yaşarken ve sosyal güvenceden yoksun çalışırken; iş bulamazken bırakın geleceğin bugünün bile ipotek alındığını gösteriyor. Bu koşullar altında "kendi ayakları üzerinde durmak", "maddi bağımsızlık" ve "karar alma süreçlerinde otonomi" gibi yetişkinliğe atfedilen nitelikler sınırlı bir azınlığın ulaşabildiği bir lüks oluyor.

Maddi bağımsızlığını kazanamayan gençlerin ailelerine ekonomik olarak bağımlı kalmalarının yarattığı “yük olma” hissi ve "huzursuzluk", gençlerin bireyleşme süreçlerini sekteye uğratarak onları bir "askıda kalmışlık" durumuna mahkûm ediyor. Bu ekonomik kıskaç, gençleri yalnızca maddi imkanlardan yoksun bırakmıyor, aynı zamanda onları manevi olarak tüketerek "sıkışmışlık", "bıkkınlık" ve varoluşsal bir anlamsızlık sarmalına itiyor.

Gençlerin içinde bulundukları ekonomik umutsuzluk zemini, şaşırtıcı olmayarak sistemik adaletsizlik algısıyla birleştiğinde, reaktif ve yıkıcı bir duygu olan "hıncı” besliyor. Gençler, toplumsal yükselişin liyakat ve çabaya değil, kayırmacılık (torpil) ve imtiyazlı ilişki ağlarına dayandığı bir düzende yaşadıklarına dair yaygın ve güçlü bir kanıya sahipler. Emeklerinin ve yeteneklerinin, hak etmeyen ancak "doğru" bağlantılara sahip olanlar karşısında değersizleşeceği korkusu, devletin kurumsal işleyişine ve toplumsal adalet ilkesine yönelik derin bir sinizm ve güvensizlik yaratıyor.

Adaletsizlik algısına eşlik eden göreli yoksunluk hissi, yani bireyin kendi durumunu haksız bir şekilde daha iyi durumda olduğunu düşündükleriyle kıyaslaması, bu hınç duygusunu körüklüyor. Kaybedecek bir şeyi kalmadığına inanan ve meşru kanalların kapalı olduğunu düşünen bir birey için, normların ve kuralların bağlayıcılığı ortadan kalkar. Bu şartlar altında yaşama anlam verme çabası kendisini "hareket etme" zorunluluğu, şiddet ve isyanla dışa vurabilen bir eylemlilik arayışında gösterir. Mahallelerde tanıdık ağabeylerin önderliğindeki çeteler, bu boşlukta gençlere çarpık bir adalet mekanizması, cesaret ve sadakat gibi değerlerin ödüllendirildiği sahte bir meritokrasi ve en önemlisi, dışlandıkları toplumda bir aidiyet ve tanınma imkânı sunarak tehlikeli bir cazibe merkezi haline gelir.

“ERKEKLİK KRİZİNİN” ŞİDDETİ

Tabloyu daha da karmaşıklaştıran bir başka katman ise hem mikro ölçekte ailede hem de makro ölçekte siyasal kültürde içselleştirilmiş olan pederşahi (erkek egemen) yapı… Aile içinde gençler, kendi hayatlarına dair stratejik kararları alma otonomisinden yoksun, sürekli denetim altında tutulan pasif bireyler olarak konumlandırılmakta. Özellikle genç kadınlar, "namus" gibi geleneksel kodlar üzerinden eğitim ve kariyer hedeflerinden uzaklaştırılarak evliliğe yönlendirilirken, genç erkeklerin omuzlarına ise mevcut ekonomik koşullarda yerine getirmeleri neredeyse imkânsız olan "evin geçimini sağlama" rolü yükleniyor. Bu durum, özellikle genç erkekler arasında bir "erkeklik krizine” yol açıyor; ekonomik başarıyla ispatlanamayan erkeklik, fiziksel güç ve şiddet yoluyla gösterilmeye çalışılıyor.

Bu pederşahi zihniyetin siyasal alana da sirayet ettiğini görmekteyiz. Gençlerin sadece yüzde 8’inin demokrasinin işleyişinden memnun olduğu bir siyasal atmosferde, gençler kendilerini karar alma süreçlerinin dışına itilmiş hissediyorlar. Devletin ve siyasi aktörlerin gençlere yönelik paternalist ("ben senin için en iyisini bilirim") tavrı, onların özerk bireyler olarak taleplerini ve endişelerini yok sayarken, bu da siyasi yabancılaşmayı derinleştiriyor. Bu kuşatılmışlık hissi, gençlerin kendilerini hem ailevi hem de toplumsal bir cenderede sıkışmış hissetmeleriyle sonuçlanıyor.

Bu toplumsal kuşatılmışlık hissini, okul koridorlarından başlayarak dijital dünyaya yayılan bir şiddet kültürü tamamlıyor. Gençler, adaletsizliği ve güçlünün hukukunu ilk olarak akran zorbalığı (bullying) ile tecrübe ediyorlar. Okul yönetimlerinin ve hatta öğretmenlerin kayıtsızlığıyla beslenen bu zorbalık kültürü, gençlerin sorunların çözümünde meşru yolun kaba kuvvet olduğu düşüncesine kapılmalarına yol açıyor. Bu öğrenilmiş çaresizlik ve öfke, sosyal medyanın denetimsiz ortamında yeni bir boyut kazanıyor. Şiddet içerikli videolar, meydan okumalar ve "diss" kültürü, şiddeti estetize ederek onu bir eğlence ve statü kazanma aracına dönüştürüyor. Sürekli olarak şiddete maruz kalmak, gençlerin duyarsızlaşmasına ve şiddet eylemini normalleştirmesine hizmet ediyor. Dolayısıyla hem fiziki dünyada zorbalıkla hem de dijital dünyada şiddetin normalleşmesiyle donanan gençler için, biriken öfke ve çaresizlik anlarında şiddete başvurmak, öğrenilmiş ve meşrulaştırılmış bir tepki haline gelir.

AHLAKİ DEĞİL YAPISAL EROZYON

Bu günlerde gözlemlediğimiz Türkiye’de gençler arasında şiddet ve çeteleşme eğilimini, ahlaki bir erozyondan ziyade, ekonomik, adli ve sosyo-kültürel alanlarda yaşanan yapısal başarısızlıkların kesişim noktasında ortaya çıkan sistemik bir göstergesi olarak yorumlamamız gerekir. Ekonomik olarak geleceksizleştirilmiş, adalete olan inancını yitirmiş ve pederşahi normların baskısı altında bireyleşemeyen bir nesil, kendine alternatif varoluş alanları aramakta. Bu alanların, şiddetin bir güç, statü ve kimlik göstergesine dönüştüğü illegal yapılar olması, toplum olarak sunduğumuz meşru alternatiflerin yetersizliğinin en belirgin kanıtı olarak görülmeli...

Karşı karşıya olduğumuz bu çok boyutlu sorunun çözümü, palyatif güvenlikçi politikalardan veya salt cezai yaptırımlardan geçmez. Çözümü ararken, gençlerden esirgenen geleceklerini bütüncül bir yaklaşımla edebilmeyi düşünebilmeliyiz… Bu, onlara sadece istihdam değil, insana yakışır, güvenceli ve sosyal haklara sahip iş imkânları sunmayı; eğitimden kamuya atamalara kadar her alanda liyakati ve şeffaflığı tartışmasız bir ilke haline getirmeyi; gençlerin seslerini ve taleplerini etkin bir şekilde duyurabilecekleri demokratik katılım kanallarını inşa etmeyi ve onları birer birey olarak tanıyan, otonomilerine saygı duyan bir toplumsal kültürü yeşertmeyi gerektirir. Bu yönde adımlar atılmadığı takdirde, şiddet ve çeteleşme yaşamımızın ayrılmaz bir parçası haline dönüşür.