Geriye kalan
Santa Clara’da, Che’nin anıt mezarının etrafında yeri eşeleyip bir şeyler aldığımızı gören, tepemizdeki devasa Che heykeli gibi heybetli siyahi nöbetçi hışımla gelip dikildi başımıza. Dünyanın başka yerlerinde de Che’nin ayak izini takip edenler olduğunu biliyor olmalıydı.
Ortak bir dilimiz yoktu. Ama anlattık ve anladı: Türkiye’de Mahir diye bir devrimci vardı, Che ile aynı idealleri paylaşmış, 30 Mart’ta, dağ başı bir köyde Che gibi öldürülmüştü. Buradan alınan toprak onun mezarına konulacaktı.
Bir avuç da o koydu poşete!
Dün oradan getirdiğimiz toprağı Mahir’in mezarına koydu arkadaşlar. Yazık ki, ben aralarında olamadım.
Tam da bir gerillaya yakışan, mütevazılığın ihtişamını taşıyan bir anıt mezar Che’ninki. Ucu ormana açılan bir mağara. O anıt mezarı da, birlikte dövüşüp birlikte öldüğü arkadaşlarıyla paylaşıyor. Her şeyi paylaştığı gibi!
Che’den geriye kalan nedir ki?
Şu, dünya üzerindeki en meşhur fotoğraf mı? 5 Mart 1960’da La Coubre Patlaması kurbanları için yapılan anma töreni sırasında Alberto Korda’nın çektiği ve tam da o fotoğrafın ruhuna uygun bir şekilde telif falan almadan tüm dünyayla paylaştığı fotoğraf.
Ya da bahçesinden toprak alıp getirdiğimiz anıt mezar? Orada bakışlarını güneye dikmiş gerilla giysileri içindeki görkemli heykel?
Hepsi ya da hiçbiri…
Ama mutlaka Fidel’e yazdığı mektup, o anıt mezarın duvarına kazınmış; “Dünyanın başka ülkeleri benim mütevazı çabalarımın yardımını istiyor. … Ayrılmamızın zamanı geldi” geldi diye başlayan ve çocuklarıyla karısına maddi hiçbir şey bırakmadığını ilan ederek; “Ya Devrim Ya Ölüm!” diye bitirdiği mektup.
Che’den geriye kalan bu işte: Devrime/İnsanlığa adanmışlık, kendisi için hiçbir şey istemeden, almadan, her şeyini verebilme…
Bir devrimcinin dünyanın neresinde olursa olsun insanların kalbini ve desteğini kazanabilmesinin sırrı da orada gizli; “Külfet paylaşımında kendisini en başa, nimet paylaşımında en sona yazabilmesi”nde.
Geçen 6 Mayıs’ta; Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in idam edildikleri gün Mahirlerden söz etmiş, On’ları anmıştım. Onlarda ortak olan; Che’de, Mahirler’de, Denizler’de, İbolar’da, evrensel bir devrimcilik değeriydi: “Benim mütevazı çabalarımın yardımı” diyerek başkaları ve idealleri için canlarını bile sakınmadan verebilmek.
Mahirler, bir başka çizginin, bir başka örgütlenmenin önderi olan arkadaşlarını idamdan kurtarabilmek için çıktılar kendilerini ölüme götüren Kızıldere yolculuğuna.
Devrimi nasıl yapacaklardı, hangi yollardan geçecek kimlerle birlikte yürüyeceklerdi, Türkiye’yi ve dünyayı nasıl tahlil ediyorlardı, Sovyetler’e Çin’e ne diyorlardı? Bunları aylarca tartışıp farklılıklar üzerinden birbirlerine yumruk da sıkabilirlerdi.
Türkiye solunda az acı yoktur böyle; karşılıklı yaşanmış, yaşatılmış.
Oysa onlar, aynı Türkiye’nin ve dünyanın hayalini kuruyorlardı. Önemli olan da buydu. Bağımsız bir Türkiye’de, Kürdün Türkün, bilcümle insanımızın, karnı tok sırtı pek, eşit ve özgür vatandaşlar olarak yaşadıkları sömürüsüz bir hayattı amaçladıkları. Aynı sömürüsüz dünyanın hayalini kuran devrimciler olarak, örgüt şovenizmine, benmerkezciliğe itibar etmeden ölümüne bir “birlik” gerçekleştirdiler.
Geçen gün M. M. Uyan’ın “Kardeşim Hepsi Hikaye!”sini okurken, bir kez daha genç ölüler geçit töreni yaptı zihnimde. Ne çok ve ne kadar genç öldü bu ülkenin çocukları. Mahirleri, Denizleri, İboları...
Onlardan geriye kalan çokça cesaret, kararlılık, kendi için hiçbir şey istemeden verebilme erdemi ve ölümüne birlikte olabilmekti.
Bir 30 Mart’ı daha geride bırakırken şimdi, ölümüne birlikte olanların izinden gidenler ve onlarla aynı dünyanın düşünü kuranlar, yaşamda birlikte olabilmeyi becerebilseler keşke. Zafere kadar...
On’lar ölümlerine değil yaşamlarına öykünmeyi bırakmak isterlerdi geride. Geriye kalanın ölüm kutsaması değil de, aynı dünyayı düşleyenlerin “ben” demeden yaşaması olduğunu görseler, mutlaka el sallarlardı gülümseyerek; Karşıyaka’dan Santa Clara’ya!


