Gitmek kalanlar için bir boşluk yaratmak mıdır?
Gamze Efe’nin, çok sade, süsten, metaforlardan arındırılmış ve tam da bu nedenle zorlu bir anlatımı seçtiğini, dilinin daha ustalaştığını ve kendi kişisel dilini kurduğunu, günlük olanı genele, öznel olanı nesnele ve toplumsala, gerçeği oto kurmacaya çevirme becerisini gözlemliyoruz.

Dilek KARAASLAN
Sustuğum Yerden, Gamze Efe’nin Everest Yayınevi’nce yayımlanan ve Yunus Nadi Öykü Ödülü’ne değer görüldüğü gibi şu ana kadar üç basımı yapılan ilk kitabı Yine de Bir Şansımız Olmalı’dan sonra yine aynı yayınevinden çıkan ikinci öykü kitabı. On iki hacimli öyküden oluşan kitap, yas ve kayıp süreçlerinin, gidenlerin, gidenlerin ardından yalnız kalanların, imkânsız aşkların, Güney Doğu’da geçen mecburi hizmetlerin, bu nedenle yalnız ve erken büyümek zorunda kalan çocukların, çocuk masumiyeti sanılarak görmezden gelinen tehlikeli dürtülerin, parasızlığın, şehirli hayat ve kuralları arasına sıkışıp kalmış, coşkudan, cesaretten yoksun, sünepeleşmiş yaşamların ve yalnızlığın izini sürüyor. Başlıktaki soruysa yazarın, hemen bütün hikâyelerin gerisinde okurun zihninde döndürmeyi başardığı bir soru.
“Şimdi sen okusaydın bu kitabı,/ Bu kadar düşünme, yaşa derdin./ Bilmiyordun,/ Sen beğen diye yazıyordum./ Sesi sözcüklerimde yaşayan babam için”
Kitap bu epigraf ile açılıyor. Sözcüklerden anlaşılacağı üzere bir evladın babasının ölümünden sonra ağzından dökülen yas sözcükleri bunlar. Efe, ikinci kitabıyla hem kendi kişisel yasının izini sürüyor, hem kurmacanın yanı sıra belki ilk kez denediği oto kurmacanın da hakkını vererek başarıyla altından kalkıyor. Efe kendini, kendi kurmacası içine bir kahraman, hikâyenin bir unsuru gibi yerleştirip dönüştürüyor. Teorik tarafını bildiğimiz ama kendi yazarlarımızda pek okumadığımız, örneklemek gerekirse Carver, Cheever gibi yazarlarda bolca gördüğümüz bu tekniği başarıyla hayata geçiriyor. Okur, anlatıcının öznel yasının öykünün içinde dönüştüğünü kendi kayıplarına da ayna tuttuğunu duyumsuyor. Benim İşim Bitti Diyor Tanrı, Bitmeyen Oyunlarımız, Çünkü Aşk, Kimse Nasılsın Diye Soramazdı, öyküleri bir babanın gidişinin ardından söyleneni, söylenemeyeni, yarım kalanı, verilen giysileri, bir bardağın dibinde kalmış suyu, masanın üzerindeki bir ilacı, ezcümle bir gidişin geride kalanlarda bıraktığı ıssızlığı, kekre tadı, hesaplaşmayı, keşke’leri anlatan öyküler. Öykülerin başarısı, melodrama kaçmadan acının kendisini değil, yıkıp geçtiği duyguları bu denli net aktarabilmesinde. Kendi adıma, yasla ilgili öyküleri, duygusal olarak zor gelmesine rağmen iki kez okudum. Onların dışında Belki Yeni Bir Evin Olacak, Bıçak Kesene Kadar, erkek dilinde anlatılan ve ilk kitaba hoş bir gönderme yapan Balık Aklı benim Aklım, ters köşe sonuyla Neydi Beni Sana Bağlayan ve Sis Uzun Sürecek ise diğer favorilerim oldu.
Okur, Efe’nin, çok sade, süsten, metaforlardan arındırılmış ve tam da bu nedenle zorlu bir anlatımı seçtiğini, dilinin daha ustalaştığını ve kendi kişisel dilini kurduğunu, günlük olanı genele, öznel olanı nesnele ve toplumsala, gerçeği oto kurmacaya çevirme becerisini gözlemliyor kitap boyunca. Yazar, Bıçak Kesene Kadar ve Hafif İzi Kaldı, dışındaki öykülerin tamamında birinci tekil şahıs dilini tercih etmiş olmasına rağmen, bu yapı okurun zihninde gerçekliğin ya da kurgunun sorgulanmasına (otobiyografi etkisine) neden olmuyor. Kurgunun, mekânla, atmosferle, eşyayla, karakterle, mimik ve jestlerle kurduğu dengeli ilişki hikâyenin okurun zihninde sağlam bir temele oturmasını ve kendi içindeki gerçekliğe inanmasını sağlıyor.
Örneğin, Belki Yeni Bir evin Olacak öyküsü, kısaca annesi tarafından terk edilen ve otoriter anneannesi tarafından büyütülen bir genç kızın kendisine ait, kendi kurallarıyla yaşayabileceği, bütünüyle özgür olabileceği bir mekân/ bir ev arayışını anlatıyor. Bu süreç yalnızca nesnel bir mekân arayışını değil, genç bir kızın yetişkinliğe evrilişinin, kendi yolunu, kimliğini, kişiliğini aramasının, ekonomik bağımsızlığını kazanmasının, bir birey olmasının sancılı sürecidir elbette. Modern, özgür bir genç kız olan ve sevgilisiyle yaşayan İdil ile karşılaşan, mazbut ve geleneksel Ferda’nın ilk şaşkınlığını attıktan sonra kendi hayat amacını, beklentilerini sorguladığı o içsel çatışmadan söz eder hikâye. Efe, bu kısacık öyküyle toplum sosyolojisine incecik bir çatlaktan sızarak, farklı sosyal sınıfların, kamu otoritesinin kadına, özgürlüğe, eşitliğe bakış açısını, sistemin ve tüm sistem unsurlarının bu konudaki ikiyüzlülüğünü okura anlatmak yerine iyi yazarların yaptığı gibi göstermeyi ve düşündürmeyi başarıyor.
Kitabı henüz okumayanlar için daha fazla detaylandırmadan Gamze Efe’nin “sustuğu yerden” konuşmaya, yazmaya devam etmesini dileyelim.


